tumblr counter

Can Yalçınkaya Röportajı | Can Başkent

CAN YALÇINKAYA RÖPORTAJI

CAN BAŞKENT - CAN YALÇINKAYA

Çözümleme: ŞEYDA PAŞAOĞLU

Nisan 2008'de Mülksüzler Radyo'da yayımlanan röportajın dökümü.

CB Merhaba Can, bugün senle Beat Kuşağı ve özgür aşk, özgür cinsellik üzerine konuşmak istiyorum. Nasılsın?
CY İyiyim, teşekkür ederim Can. Davet ettiğin için teşekkür ederim.

CB Ne demek! Beat Kuşağı’ndan bahsetmişken, senin de daha önce değindiğin gibi üç tane temel figür var Beat Kuşağı’nda; Jack Kerouac, Allen Ginsberg ve William Burroughs. Bunlar aşağı yukarı bilindik, önemli figürler. İstersen bunlar üzerinde konuşmaya başlayabiliriz. Acaba Beat Kuşağı gerçekten özgür müydü? Ne dersin?
CY Beat Kuşağı, cinsellik alanında düşünürsek eğer, özgürlerdi. Ama bu, cinsel özgürlüğün, edebiyatta ve Amerika’da bir cinsel özgürlük hareketinin tabi ki onlarla başladığını göstermeyebilir. Geriye dönüp baktığımızda, örneğin 1920’lerde de Caz Kuşağı ya da Caz Çağı diye adlandırılan çağda da bir cinsel özgürlük ortamı hakimdi. Mesela F. Scott Fitzgerald gibi yazarların kitaplarında üstü örtülü bir şekilde de olsa bu tarz bir cinsellik vardı. Veya daha açık bir şekilde cinselliği anlatan Henry Miller gibi bir yazardan bahsedebiliriz. Örneğin Henry Miller’ ın 1930’larda yazdığı romanlar, Yengeç Dönencesi, Oğlak Dönencesi gibi kitaplar cinselliğe çok açık bir şekilde yaklaşıyor, cinselliği açık bir şekilde anlatıyordu.

CB Peki sence bu cinselliğe dair açık betimlemeler politik olarak özgür cinselliğe ya da politik olarak feminizme, herhangi bir katkı sağlamış mıdır? Yoksa sadece edebi bir betimleme midir bunlar?
CY Aslında edebi bir betimlemedir diyebiliriz. Çünkü kadınlar açısından çok da yaklaştığını söyleyemeyiz bu konuya. Özellikle de Henry Miller’ın. Daha çok, pornografik ve aslında erkek fantezilerini anlatan bir takım kitaplar olarak görüldü ve hatta yayınlanmadı uzun bir süre Amerika’da.

CB Yayınlanamadı mı? Yayınlanmadı mı?
CY Yayınlanamadı. Yani sansürden geçemedi aslında.

CB Anladım, evet.
CY Hatta 1962’ye kadar yayınlanmadı Amerika’da, 1930’larda yazdığı romanlar.

CB Sanırım bu ve buna benzer sansürler, Beat Kuşağı’nın birçok takipçisi ya da okuyucusu tarafından daha fazla popülerleşmesine neden oldu. Dolayısıyla Ginsberg, Burroughs, Kerouac gibi diğer insanlar da sanırım bunun itkisiyle biraz daha ünlendiler. Bu bağlamda düşünecek olursak acaba Beat Kuşağı’nın şu anda bizim gözümüzdeki ünü, acaba, bu görece otosansürden, bu üzerlerindeki saçma sapan baskıdan kaynaklanan yapay bir şişme balon gibi bir şey miydi, yoksa gerçekten bu ünü hak edecek kadar iyi bir edebiyat ya da sanat temelleri var mıydı? Yani saçma sapan bir Andy Warhol muydu hepsi?
CY Beat Kuşağı’nın bu kadar ünlü olmasının nedeni bence aslında, ilk karşı kültür olarak kabul edilmeleriydi. 20. yüzyılda Amerikan kültürü içersinde ilk karşı kültür, bir tepki olan grup olmalarıydı ve senin de bildiğin gibi karşı kültürlerde sloganlar, manifestovari şeyler ön plana çıkar. Bunlar çok etkileyici oluyor genç kuşaklar için özellikle.

CB Anladım. Peki sence bunun akıbeti Punk gibi oldu mu ya da Punk gibi olacak mı? Örneğin Punklar’ın bir moda ikonasına dönüşmesi ya da post Punk’ ın garip mecralara savrulması gibi sence Beat Kuşağı böyle bir dönem, geçirdi mi, geçirecek mi ya da geçiriyor mu?
CY Geçirdi. Hatta şöyle bir şey vardı yanlış hatırlamıyorsam William S. Burroughs; “Jack Kerouac sayesinde Levi’s kotları zengin oldu.” demiştir. Onun kitabında bahsettiği kot pantolon giyen, Amerika’yı bir uçtan bir uca dolaşan kişi portresi gençliği o kadar etkiliyor ki onlar da kendilerine birer Levi’s kot alıyorlar ve yollara düşüyorlar mesela. Tabi şu anda Punk hala farklı şekillerde kendini gösteriyor genç kuşaklar içinde ama Beat Kuşağı’nın artık böyle bir etkisi kalmadı. O geride kaldı artık.

CB Peki bunu neye bağlıyorsun? Bir sosyolojik dönemdi, yaşandı bitti mi? Yoksa zaten Beat Kuşağı’nın çok fazla söyleyecek sözü yoktu, sadece bir yaşam tarzından ibaretti ve insanlar sıkıldı?
CY Evet böyle de diyebiliriz. Çünkü bu, onların modalarıyla da biraz alakalı. Beat Kuşağı’nın takipçisi olarak Beatnikler’in giyim kuşam tarzına bakarsak; daha renksiz kıyafetler, bir keçi sakal, kafalarında bere görürüz. Yavaş yavaş Hippilerle beraber daha renkli kıyafetler giymeye başladılar. Bu onların moda anlayışıydı. Sonra punkların moda anlayışı daha farklı bir şey oldu. Onlar da daha göze hitap eden bir tarza büründüler vesaire.

CB Yani karşı kültürler arasında da bir karşı kültür mü? Diğer bir deyişle Punklar, Hippiler gibi karşı kültürlerin, ilk karşı kültür olan Beatniklere karşı, bir karşı duruşları var mıydı sence?
CY Hippiler aslında geçiş aşaması gibi oldu bence. Çünkü onlar doğrudan Beatnikler’e karşı bir tepki duymuyorlar, onların bir doğal gelişimi olarak ortaya çıktılar. Ama Punklar, onları doğuran Hippiler’e karşı bir tepki duyuyorlar.

CB Anladım. Karşı kültür deyince insanın aklına tonla soru geliyor. Kendi adıma konuşmak gerekirse örneğin; Beatnikler’in karşı kültür olarak kendilerini konumladıkları ekonomik ya da sosyolojik idealleri bilmiyorum veya cinsel hayat ideallerini ya da diğer bir deyişle yaşam tarzını aşan, daha sosyalleşen, biraz daha sosyolojik manada nasıl bir idealleri, nasıl bir hedefleri olduğunu bilmiyorum. Bunlardan biraz bahseder misin? Örneğin bu Beatnikler’i karşı kültür yapan neydi?
CY Onları karşı kültür yapan şey, 2. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan konformist topluma karşı duydukları tepkiydi. Mccarthy’ ci anti komünizm anlayışına karşı bir tepki duyuyorlardı. Savaş sonrası bir refah düzeyinde ortaya çıkan, daha burjuva sınıfı diyebileceğimiz orta sınıfa karşı bir tepkileri vardı ki bu da tüm hayat görüşlerine sirayet ediyordu. Uyuşturucu kullanımıyla, çeşitli küçük suçlar işleyerek, cinsellikte ve edebiyatta daha deneysel şeyler yapmaya çalışarak ifade ediyorlardı kendilerini.

CB Zaten Beatnikler’e önyargılı bir insan olarak konuşmak gerekirse, senin söylediklerinden çıkardığım; Beatnikler öyle ya da böyle bir, savaş sonrası, bir ‘post-war’ kültürden ibaretti. Yani sadece bir refleksti. O refleksi doğuran etki ortadan kalktıktan sonra Beatnikler de yavaş yavaş soldular. Keza, aslında benim bildiğim kadarıyla örneğin Punklar’da ya da Hippiler’de böyle net bir başlangıç noktası yoktu. Dediğin gibi belki Beatnikler’i savaşa kadar geri çekebiliyoruz ama Punklar ya da Hippiler için böyle bir somut, belirli bir çıkış noktası var mıydı?
CY Tabii bilemiyorum ben de. Herhangi bir şey için şu tarihte çıkmıştır demek çok kolay değil. Tabi şöyle bir şey de var, mesela bu üç beat kuşağı yazarının yakın arkadaşı olan Gregory Corso isimli bir şair var. O da, “Üç tane yazardan bir kuşak olmaz. Bunlar sadece üç kişi, bunları kuşak olarak adlandıramayız.” gibi bir şey diyor. Ama bunun devamında gelen şey önemli. Çünkü bu adamlar 1940’ larda bir araya gelip buluşuyorlar, edebiyatta farklı şeyler yapmaya başlıyorlar ama ancak 1950’ler sonunda genç kesim tarafından fark edilmeye başlıyorlar. Çünkü bunların kitapları 1950’ lerin sonuna kadar yayınlanamıyor sansür gibi nedenlerden dolayı. Bu arada Beatnikler ortaya çıkarken tam 1960’lara geliyoruz ve orda da bir geçiş dönemi ile Hippiler ortaya çıkmaya başlıyor.

CB Peki Can şunu da sormak istiyorum, bu kültürlerin çıkış noktasının Amerika olmasının özel bir nedeni var mıydı? Özellikle Avrupa’ da Beatler o kadar ünlü olmadılar ya da o kadar destek görmediler zannedersem.
CY Bunun Amerikan kültürüyle alakası var. Amerikalılar genel olarak daha gürültücü, daha sesleri çıkan insanlar oldukları için herhalde böyle bir şey var. Yoksa başka ülkelerde de aslında aynı dönemlere denk gelen çeşitli alt kültürler oluşuyor. Örneğin İngiltere’de rockerlar vardı, ondan sonra edebiyatta baktığımızda Angry Young Men diye kendilerini adlandıran Kingsley Amis, Philip Larkin gibi yazarların oluşturduğu bir grup vardı. Onlarda bir şekilde o dönem orta sınıf değerlerine karşı tepki duyarak ortaya çıkmışlardı aslında. Fransa’ da mesela daha öncesinde, Beat Kuşağı yazarlarını etkileyen yazarlar var. Avrupa kültürüne baktığımızda çok çok daha öncesinde Dadaizm, Sürrealizm gibi akımlar ortaya çıkıyor. Onlar da aslında bir çeşit alt kültür olarak adlandırılabilirler.

CB Muhakkak! Ama örneğin, malum Salvador Dali’de gördüğün o yaratıcı, o sanatkar deha aslında Ginsberg ya da Burroughs da pek yok. Açık söylemek gerekirse sanatsal kalite farkı çok fazla yok mu sence?
CY Aslında bu tartışmalı bir konu. Onların yaptıkları şey aslında Dadaistlerden çok da farklı değil, hemen hemen benzer şeyler. Mesela Burroughs un ‘cut-up’ tekniği direkt olarak Dadaistlerden gelen bir şey belki de. Ama aslında, Beat Kuşağı yazarlarının yaptığı şey doğrudan modernist edebiyat anlayışına bir tepki gibi. Modernizmin o her şeyi planlayan, ölçüp biçen “bir şiir mükemmelleştirilebilir?” diye düşünce kalıbına karşı bir tepki. Yani Beat Kuşağı yazarları daha spontane olmaya, yazdıkları şeyleri düzeltmemeye, geleneksel mantık zincirini kırmaya yönelik işler yapmaya calıştılar. Bunu her zaman yaptılar mı, orası tabi ki tartışılır. Örneğin Jack Kerouac’ ın ‘On The Roads’ adlı kitabını üç hafta içinde, rulo halinde sarılmış bir kağıda yazdığı anlatılır. Ama başka kaynaklar da, aslında böyle yapmadığını, kitabı yıllardır planladığını, çeşitli draftlarının olduğunu, kitabı tamamladıktan sonra da rulo kağıda yazdığını söylüyor. Yani aslında her zaman o spontaneliği yapmıyorlardı ama en azından böyle yapmaya çalıştıklarını söylüyorlardı.

CB Peki bu manada Beat Kuşağı kendinden sonra gelen sanatı etkiledi mi?
CY Etkiledi bence. Çünkü birazcık Amerika da en azından postmodern edebiyatın öncülüğünü yaptılar. Mesela onların yazımından etkilenen çok iyi, çok meşhur yazarlar var. Richard Brautigan bunlardan biri, bir çok kitabı da yayınlandı Türkiye’de, Thomas Pynchon mesela William Burroughs’ un romanlarından çok etkilenmiştir ki o da çok iyi bir postmodern yazardır.Aklıma gelenler bunlar şu anda.

CB Peki akademi ciddiye aldı mı Beat Kuşağı’nı? Yani Beat Kuşağı’nın üzerine yapılan akademik araştırmalar ne kadar derin, ne kadar yoğun, ne kadar başarılı sence?
CY Akademi, tabi Beat Kuşağı ilk çıktığı zaman pek ciddiye almadı. O dönem Amerika’da şiire ve edebiyata hakim olan tavır aslında daha formalist kalıyordu. Hatta yine o dönemde Amerikan şairleriyle ilgili bir antoloji oluşturuluyordu. 1950 ya da 60’ lar civarıydı sanırım. Ve bu antoloji formalist bir yazar tarafından edit ediliyordu. Bu antolojiye Allen Ginsberg kendi kuşağından, kendi arkadaşlarından pek çok kişinin şiirlerini de yolluyordu fakat onların yazdığı hiçbir şey kabul edilmiyordu. Çünkü o formalist anlayışa uymuyordu onların şiirleri. Bunun üzerine Allen Ginsberg de kendisi bir antoloji yapmaya karar veriyor ve onlar da kendi kuşakları içerisinde bir şey yapıyorlardı. Bu ilk çıkan antoloji aslında o dönemin edebiyatına akademik bir anlayışla bakan kişilerin çıkarttığı bir antolojiydi ve Beat Kuşağı yazarlarının yaptığı şeye çok da şiir diyemiyorlardı. Ama daha sonraki yıllarda örneğin 90’larda, Beat Kuşağı daha büyük bir önem kazanmaya başlıyor ve onlar hakkında yapılan akademik çalışmalarda da artış oluyor.

CB Beat kuşağı Türkiye’ ye nasıl geldi? Geldi mi ya da?
CY Beat Kuşağı Türkiye’ ye geldi. Aslında kendileri de geldiler. Bildiğim kadarıyla Allen Ginsberg’in gelip Ferit Edgü’yle İstanbul’da takılmışlığı vardır. Ondan sonra William S. Burroughs da geldi diye biliyorum ve çok komik bir şey daha var: Geçenlerde Ferhan Şensoy’un ‘İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You’ kitabını okuyordum. Orada Ferhan Şensoy, Amerika’ ya gidiyor ve William S. Burroughs’la tanışıyor tesadüfen. Kim olduğunu bilmiyor ama daha sonra yanındaki arkadaşları söylüyor, “William S. Burroughs, hippilerin babası” gibi şeyler diyorlar.

CB Türk entelektüellerin zaten coğrafi manada, dünya entelektüellerine entegre olması genelde şansa bağlı olarak gelişiyor bir şekilde. Peki soruyu tekrar sorayım, Beat Kuşağı Türkiye’ye kültür olarak nasıl geldi? Ya da geldi mi?
CY Beat Kuşağı’nın, Türkiye’ye birebir aynı dönemlerde yansıdığını düşünmüyorum. Daha çok 90’lı yıllarda geldi diyebiliriz. Altıkırkbeş yayınevinin Beat Kuşağı yazarlarının kitaplarını yayınlamasıyla, aynı zamanda Parantez yayınlarının Jack Keruoac kitaplarını yayınlamasıyla geldi. Ondan önce de tabi tek tük kitaplar var ama en çok herhalde Altıkırkbeş yayınları, Parantezden çıkan Jack Kerouac kitapları etkili olmuştur. İletişim William S. Burroughs’ un ‘Junkie’ kitabını basmıştı yanlış hatırlamıyorsam. Bu şekilde geldi ve aslında 90’larda tanıdık Beat Kuşağı’nı.

CB İşin içindesin diye o zaman sana sormakta beis görmüyorum. Bu kitaplar yayınlandıktan sonra nasıl tepkiler aldılar? Gerek eleştirmenlerden, akademiden, gerekse okurdan? Yani okur bunu sadece bir laboratuar olarak görüp “a işte bir zamanlar böyle bir şeyler olmuş 40’larda 50’ lerde Amerika’ da, bunu okuyayım öğreneyim” mi dedi yoksa ilginç bir heyecanla bu Beatniklerin eserlerine ilgi mi gösterdi?
CY Okur tepkisi tam nasıl oldu bilmiyorum. Akademide çok önemli bir ilgi gördüğünü düşünmüyorum açıkçası. Beat Kuşağı’yla ilgili ekstra bir çalışma yapılmadı ama mesela o dönemde bazı dergilerde ilgi gördü. Çalıntı dergisinin Beat Kuşağı özel sayısı vardı diye hatırlıyorum. Bunun dışında okur tarafından da ilgi gördüler sanırım. Çünkü örneğin William Burroughs’un ‘Çıplak Şölen’ kitabının ikinci baskısı falan yapıldı. Mesela Altıkırkbeş’den çıkan ‘İçerdeki Kedi’ adlı kitabı da ikinci kere basıldı. O yüzden, belli bir ilgi gördü ki bu ikinci baskıları yapıldı diye düşünüyorum.

CB Karşı kültürler ve Türkiye deyince hemen aklıma o meşhur soru geliyor aslında. Dikkat edersen, gerek Amerika’daki gerek Avrupa’daki 2. Dünya Savaşı sonrası bütün karşı kültürlerin ciddi bir yaşam tarzı farklılaşması var. Yani Beatniklerin, Hippilerin ya da Punkların, hayat tarzlarının bu akımlara girdikten sonra bayağı bir değiştiğini görüyorsun. Giyim kuşamdan tut da, davranışa kadar, yaşama şekillerinden tut da, komün hayatına benzer bir hayat sürdürme ideallerine kadar bir sürü şey. Fakat Türkiye’ye geldiğin zaman Türkiye’deki 50 sonrası hemen hemen bütün karşı kültür hareketlerinde, dini hareketleri saymıyorum elbette, neredeyse hiçbir yaşam tarzı değişikliği yok. Yani Türkiye’nin 68’ deki devrimcilerinden, ondan öncesindeki bütün politik hareketlerine kadar hepsi aşağı yukarı aynı tarzda yaşıyorlar ve aynı tarzda davranıyorlardı. Sence neden karşı kültürler Türkiye’de bir davranış ya da yaşam tarzı değişikliği, bir hayat algısı değişikliği yapamadı bu manada?
CY Buna verilecek doğru dürüst bir cevabım yok. Ama en klasik olarak her zaman söylenen şeylerden bir tanesi, Türkiye de doğru dürüst bir endüstri devriminin olmamış olması olabilir. Bununla beraber zaten düzgün bir kapitalist sistem yerleşmediği için batıdakine benzer karşı kültür hareketleri de pek yeşermedi. Zaten kültürden gelen bir bastırılmışlık da söz konusu. Bu da çok kolay aşılamadı herhalde. İslami bir kültür olması, yaşayan nüfusun çoğunun kendini Müslüman olarak adlandırması, daha tutucu bir kültür olmamız nedeniyle yaşam tarzları açısından çok değişiklik olmadığını düşünüyorum.

CB Evet aslında tarihe baktığın zaman Osmanlı’nın ortaçağdan beri hemen hemen bütün alt kültürlerin İslamla bir ilişkilenmeleri var. Haddimi aşıp ona alt kültür diyecek değilim ama Şeyh Bedrettin den tut da şu andaki bütün o heterodoks İslam tarikatlarının, bütün dinci İslam tarikatlarının aslında ciddi bir yaşam tarzı algısı, yaşam tarzı kurgusu var. Peki bu manada düşünürsek sence Beatnikler’in Hristiyanlık’la bağları nasıldı?
CY Beatnikler’in aslında din ile alakalı olarak, birleştirici bir tavırları vardı. Budizm, doğunun diğer ruhani dinleri, aynı zamanda Hristiyanlığın çeşitli yönlerini alıp bir potada eritmeye çalışıyorlardı gibi düşünebiliriz. Özellikle Jack Keruoac ve Allen Ginsberg bu konuda çok duyarlılardı. Beat’in kelime anlamı aslında ilk olarak; yorgunluk, bitkinlik. Ama daha sonra Jack Kerouac, “beat aslında beatnikten geliyor” gibi bir söz söyleyerek yönünü değiştiriyor.

CB Beat Kuşağı ve sanat deyince hemen aklıma Beat Kuşağı’nın plastik sanatlarla ilişkisi geliyor. Çünkü kendi adıma söyleyeyim Beat Kuşağı’na dair Beatnik bir resim, Beatnik bir heykel bilmiyorum. Böyle bir sanat var mıydı?
CY Böyle bir sanat aslında yoktu. Ama o dönem, Amerika’ da sanatın, özellikle Newyork gibi büyük şehirlerde geliştiği dönemlerdi diyebiliriz. Ve o dönemde örneğin New York’ta soyut dışavurumcular grubu; Jackson Pollock, Mark Rothko gibi isimler ortaya çıkmaya başladı. Onlar da Beat Kuşağı yazarlarıyla yakın arkadaşlardı aslında. Birbirleriyle çeşitli ortak işler yaptıkları oluyordu. Beat Kuşağı yazarları da aynı zamanda ‘sanatın her alanında bir şeyler yapalım’ tavrına sahip olduklarından resme, sinemaya, heykele bulaşıyorlardı kıyısından kösesinden.

CB Elbette sinema deyince bu soruyu sana sormam farz. Peki Beatnik sinema hakkında neler diyeceksin? Beatnik sinema gerçekten güzel bir çığır açtı mı? Gerek kurgusal bağlamda, gerekse kamera kullanımı bağlamında çok da orijinal değil miydi sence?
CY Beatnik sinema gibi bir şeyden bahsetmekne kadar mümkün, çok emin değilim. Tabi Beat Kuşağı yazarları, kendileri sinemanın yapım aşamasında öyle çok da bir şey yapmışlar diyemeyiz. Beat Kuşağı sineması olarak adlandırılan şey; genelde Beat Kuşağı yazarlarından bir şekilde etkilenmiş veya onlarla ortak işler yapmaya çalışan sinemacıların ortaya çıkarttığı bir şey ve bunun da ilk örneği sanırım 1959 tarihinde Robert Frank ve Alfred Leslie adli ikilinin yaptığı ‘Pull My Daisy’ adlı film. Bu filmin senaryosu Jack Kerouac’ ın yazdığı bir oyuna dayanıyor. Ve oyuncular, Gregory Corso, Allen Ginsberg gibi Beat Kuşağı’nın önemli isimleri. Daha sonra yapılan şeyler de aslında bir kısmını Beat Kuşağı yazarlarından bağımsız ama onların hayata bakışını, onların sanat anlayışını yansıtan şeyler. Bu da, daha spontane olmakla ilgili ve bu bağlamda aslında bir bakıma o dönemki ‘cinema verite’ diye adlandırılan gerçekçi sinema akımına öykünüyorlar. Kamera sadece gördüğünü çeker, bu kurgulanmamalıdır, aslında çok da rol olmamalıdır, daha çok doğaçlamaya dayanmalıdır sinemadaki oyunculuklar, gibi bir tarz.

CB Elbette bu anlattıkların bana Lars Von Trier’in ‘Dogma’sını hatırlattı. Sence 90’lar sonrası Avrupa sinemasında, bilhassa Dogma’da Beatnikler’e karşı bir yeniden yüceltme, onları tekrar onurlandırma gibi bir kaygı var mıydı? Yoksa sadece tesadüf müydü?
CY Bence yoktu. Dogma daha farklı bir şey. Sinemasal bir anlatım tarzı söz konusu burada. Orada ise abartılı setlerden, ışık kullanımından uzak durmak, daha çiğ bir gerçekçilik yansıtmaya çalışmak gibi bir şey söz konusu.

CB ‘Onlarda Dogma Manifestosu gibi bir manifesto yoktu’ demek doğru olur o zaman herhalde. Çünkü biliyorsun Dogma’nın bir manifestosu vardı. Bir manifesto olarak kendilerini ortaya koyudular, ‘biz buyuz’ dediler ve kaygılarını öyle ya da böyle açık ettiler. Bu tutarlılık, ya da bana kalırsa sağlamlık, bu kendinden emin olma hali Beatnik sinemada var mıydı?
CY Böyle kesin bir şey yoktu aslında. Yani bir kısım yönetmen, gerçek hayata dair işler yapmaya çalışırken, başka bir grup da daha saykedelik, daha sürrealist şeyler yapıyordu. O yüzden sadece ‘cinema verite’ ye yöneldiler diyemeyiz. Hippiler’in hoşlanacağı türden, daha renkli, daha uyuşturucu etkisi altında çekilmiş gibi filmler yapan yönetmenler de vardı. Mesela Harry Smith gibi bir yönetmenin çektiği filmler söz konusuydu.

CB Peki Beatnikler’in kaynağının Amerika olduğunu düşünürsek, günümüz Amerikası’nda Beatnikler’in herhangi bir etkisi, herhangi bir izi kaldı mı?
CY Bu yazarların belki o dönemde savundukları değerler farklı şekillerde devam ediyor. Örneğin senin programının da çerçevesinde düşünürsek; özgür cinsellik, özgür aşk belki de onlar sayesinde Amerika’da gündeme gelmeye başladı. Onlar bu anlamda sansürün ve baskının önüne geçtiler.

CB Ama bak bu konuyu sanırım detaylarıyla tartışabiliriz. Benim 60’ların karşı kültür hareketlerinin en az hazzettiğim noktası, bu özgür aşk, özgür cinselliğe dair olanlar. Çünkü garip bir şekilde, tuhaf hatta kötü bir özgürleşme imajı yarattılar. Hatta Lukas Moodysson’un ‘Birlikte’ filminde aslında ince ince değindiği ve eleştirdiği şeylerden biri de buydu. Halka baktığın zaman, insanların çoğunun bakışına baktığın zaman, “özgür cinselliği yaşamak istiyorsan uyuşturucu kullanmalısın, önüne gelenle yatmalısın, önüne geldiği gibi yaşamalısın, herhangi bir kural tanımamalısın” anlayışı görüyoruz. Daha doğrusu sanırım bütün bu karşı kültür hareketleri 30 yaş altının cinselliğinin özgürleşmesini sağladı ama üç çocuklu, kocası maden işçisi olan bir ev kadınının cinselliğini özgürleştiremedi. Neden?
CY Haklısın, zaten aslında bu cinsel özgürlük fenomeni belki 80’ li yıllara kadar çok yerleşti diyemeyiz. 60’ larda, belirli bir kesim tarafından benimsendi ama bunun daha geniş kesime yayılması biraz zaman aldı. Ve tam da yayılmaya başladığı zaman sona erdi bir yandan. Çünkü 80’ lere geldik, Ronald Reagan, Margaret Thatcher başa geldi. Tekrar bir tutuculuk yükseldi dünyada. Ve aids ortaya çıktı. İnsanların aslında yavaş yavaş özgür cinselliğe ısınacağı noktada yeniden bitti özgür cinsellik, diye düşünüyorum ben. Bir de mesela şöyle bir şey var, bir belgeselde seyrettiğim; Emmanuelle diye bir film vardır bizim kuşağın, belki de en azından iki üç kuşağın beğenerek izlediği, belgeselden öğrendiğim kadarıyla yaklaşık 34 tane devam filmi çekilmiş bu filme ve Emmanuelle filmi 1974’ te ilk yapıldığında cinsel özgürleşmeyle ilgili bir film olarak görülmüş. Cinsel anlamda özgürleşen bir kadının hikayesini anlatıyor aslında Emmanuelle filmi. Ama bir yandan, mesela feministlere göre bu cinsel özgürlük falan değil, aslında bir erkek fantezisinden öteye gitmiyor .Çünkü şöyle düşünürsek; biz erkekler zaten hiçbir zaman cinsel özgürlük anlamında bir sıkıntı çekmemişizdir. Yani bizler için cinselliği özgür bir biçimde yaşamak için herhangi bir engel yok. Çünkü bir bekaret söz konusu değil ayrıca hamile kalmak gibi bir durum da yok. Ve 60’ larda bu özgür cinsellik anlayışının tek olayı kadınların cinsel anlamda özgürleşmeye başlaması oldu. O da tabi yine senin bildiğin gibi belli bir kesim kadınlardı. Aslında, o dönemde doğum kontrol hapının ve diğer doğum kontrol yöntemlerinin gelişmeye başlaması da etkili oldu. Bunun düşünsel tarafının yanında bir de böyle bir tıbbi tarafı var.

CB İkinci dalga ve üçüncü dalga feministlerin malum bu Beatler’e özellikle Beatnikler’e aslında, bayağı saldırgan bir yaklaşımı var. Onları sahtekar, ikiyüzlü, “erkek”, maço ve cinsiyetçi buluyorlar. Sen Beatnikler’e nasıl yaklaşıyorsun feminizm manasında?
CY Ben de katılıyorum onların görüşlerine. Çünkü Beat Kuşağı eserlerine baktığımız zaman aslında kadınların çok da fazla temsil edilmediğini görüyoruz. Beatler’ in yazdığı eserlerde kadınlara çok fazla yer yok. Onlar daha erkek içine kapalı, erkek merkezliydi, erkek kardeşliği üzerine kuruluydu.

CB ’Brotherhood’ denen hikaye değil mi bu?
CY Evet brotherhood gibi bir şey. Bir yandan da tabi şöyle bir durum var; Beat Kuşağı yazarlarının büyük bir çoğunluğu ya eşcinsel ya da biseksüeldi. Mesela en merkezdeki beat yazarlarından biri olarak düşünürsek Allen Ginsberg, bir eşcinseldi. William S. Burroughs keza öyleydi. O yüzden çok da kadınlara yer yoktu aslında hayatlarında. Jack Kerouac bir tek heteroseksüeldi.

CB Bu konuda ısrar etmem gerekecek sanırım. Kadınları sanatlarında kullanmak, sanatlarında temsil etmek farklı, benim kasttetiğim anlamda kadınları kötülemek farklı. Sanırım Beat Kuşağı’nın kadınlara yaklaşımında bir negatif mana, bir negatif içerik vardı. Çok ciddi anlamda konuşmak gerekirse, Burroughs’ un kadınlardan nefret ettiğini falan bile düşündüğüm oluyor. Bu nefretin temelindeki sadece eşcinsellik değil. Yani garip bir cinsiyetçilik var hissettiğim kadarıyla. Elbette ben senin kadar aşina değilim bu Beatler’e, dolayısıyla sana soruyorum; Sence bu “kadın düşmanlığı”nın, bu misojininin temeli nedir? Eğer öyle bir şey varsa sence de.
CY Aslında, şimdi ondan bahsedecektim; mesela Jack Keruoac’ta daha ağırlıklı olarak böyle bir şey var. Yani o maço karakter, onda daha hakim. Tek bir kadına değer vermeyen, bir kadından diğerine koşan, belki de bir süre kullanıp onları atan bir tavır hakim onda. Ayrıca onun, eserlerinde çok yer verdiği, kendisi fazla yazmamış olmasına rağmen Beat Kuşağı kahramanı olarak kabul edilen Neal Cassady’ nin tavırlarında da bu maçoluk ziyadesiyle hakim. Ve tabi ki kötü davranıyorlar. Kendileri kabul etmese de Beatnik çerçevesi içerisinde bazı kadın yazarlar var. Diane Di Prima var, ve şu anda ismini hatırlamadığım pek çok şair var. Yani onlar da aslında bir yandan kendi eserlerini vermeye devam ettiler fakat her nedense bu merkezdeki erkek Beat Kuşağı yazarları kadar popüler olamadılar.

CB Yine feminizmden konuşmuşken, elbette değindiğimiz diğer iki karşı kültür hareketini; Punklar’ı ve Hippiler’i de göz ardı etmek doğru olmaz sanırım. Sence feminizm ya da kadın özgürleşmesi bağlamında değerlendirmek gerekirse -malum biraz önce beatnikler’den konuştuk- Punklar’a ve Hippiler’e sence nasıl yaklaşmak gerekiyor? Ya da sen nasıl yaklaşıyorsun?
CY Punklar’da biraz daha politik bilinç ağır bastığı için, buna feminizmi de katabiliriz diye düşünüyorum ben ve Punklar kendilerinden önce gelen alt kültürlere oranla daha feminist bir alt kültürdür diyebiliriz. Tabi buna Punk’ın ilk çıktığı yılları katmayı düşünmüyorum. Yani şu anki haline bakarsak Punk’ın, 80’ler, 90’lar, 2000’lerdeki haline bakarsak, bu çok göz önünde olan bir şeydir. Punk ilk çıktığında, belki de böyle bir kaygıları yoktu, daha sonra yavaş yavaş bu alt kültür geliştikçe ortaya çıkan bir tavır gibi geliyor bana. Bilmiyorum sen ne diyorsun?

CB Anladım! Malum Punk’ta da aslında Hippiler’de de çok istisnai durumlar var. Ve bu durumlarda ciddi bir cinsiyetçilik seziyorum. Cinsiyetçi Punk gruplardan tut da tek cinsiyet merkezli Hippi organizasyonlarına kadar bayağı bir istisna var. Ve kimi yerlerde bu kadar istisna ile karşılaştıktan sonra, hangisinin istisna olup olmadığını anlamakta güçlük çekiyorum. Kimi zaman Punk’ı, ne denk gelirse onu yapacak kadar rahat, serbest ve fikri anlamda sınırlamaya sahip olmayan bir akım olarak bile düşündüğüm oluyor. Dediğim gibi bu reseptiflik faktörü kimi zaman o kadar baskın çıkıyor ki, tepkisel anlamda hareketin gelişimini, evrilmesini anlayabiliyorsun, ama bu evrilmenin kimi zaman saçma sapan yerlere varabileceğini de öngörmek zor olmuyor. Punklar’ da bu o kadar oldu mu tam bilmiyorum ama sanırım bundan en az etkilenenler Hippiler olmuşlardı. Çünkü Hippiler’in, Punklar’a göre çok da politik motivasyonu olmadığı için fazla kaygıları yoktu zannedersem. Malum daha bireysel bir felsefeydi ve bu bireysellik zemininde sosyalleşmeye çalıştılar. Dolayısıyla bu bireysellik de pek tepkisel olamadı zira bir insanın tepkisel olabileceği çok da fazla şey yoktu ve bunların zemininde ortaklaştıkları vakit, benim gözlemleyebildiğim kadarıyla farklı farklı mecralara, diğer bir deyişle çok abidik gubidik mecralara savrulmadılar. Punklar’da sanırım böyle bir şey oldu. Bunu neden soruyorum? Çünkü hatırlıyorum geçen sene senle bu konu üzerine konuşurken sen, Punk’ın bir moda akımı olarak başladığından söz etmiştin. Malum şimdi, o moda akımını yaratan modacılar, ya da moda akımını başlatan insanlar tamamıyla Punk olmayan, beyinsizce, kapitalist bir hayat tarzı sürebiliyorlar. Punk’ ı ortaya koyan insanların bu kadar garip mecralara savrulmasını neye bağlıyorsun?
CY Sonuçta bu, şevk meselesi. Biraz büyümeyle de ilgili. Alt kültürler genelde gençlerin yapacağı bir şeydir. Eğer yaşı daha büyük insanlar böyle bir işe girişiyorlarsa bunun içinde daha çok para kaygısı veya başka bir kaygı vardır. Yani bir şekilde bundan bir fayda sağlama kaygısı vardır. Tabi ki İngiltere’deki Punk’ ı düşünürsek; aslında Malcolm Mclaren ve Vivienne Westwood tarafından inşa edilen, itilen, fabrike edilmiş bir şeydir. Sex Pistols grubu da bir şekilde ortaya çıkmıştır arkasından. Malcolm Mclaren’ın kafasında olan cevaplar, belli bir şekilde Sex Pistols grubuna ve daha sonra Punk olacak insanlara yansıtır yüzünü.

CB Vivienne Westwood bu anlamda çok ilginç bir örnek. Sonuçta bir modacı, bir tasarımcı ve benim tüm “manipulatif” eğilimime göre söylemek gerekirse zamanında bir punk modası bir punk akımı yaratmışken, 80’lerde, 90’larda tamamıyla kadının nesneleştirilmesi üzerine tasarımlar yapan sıradan bir modacı haline dönüşen biri. Bunları düşündüğümüz zaman, Punk’ın bu kadar burjuvaziye dahi hitap edebilmesinin altında yatan neden sence sadece görsel tasarım güzelliği miydi yoksa başka bir şey var mıydı? Yani Punk dürüst müydü?
CY Belki de dürüsttü. En azından Punk’ı takip eden dinleyiciler açısından dürüsttü, Punk’ı takip eden dinleyiciler değil sadece, Punk kültürünü takip eden kişiler açısından gayet dürüst bir şeydi ve büyük bir şeydi. Çünkü insanları kendi istedikleri şeyi yapmaya itiyordu bir yandan. Ama burda Vivienne Westwood’ a gelecek olursak; hani her sanatçı hayatında bir kere bir başyapıt yapar ya kendi alanında; Vivienne Westwood da bir modacı olarak, hayatında bir kere iyi bir şey yapmış belki, gerçekten öngörülü bir moda akımı ortaya çıkartmış. Fakat daha sonrasında buna eş koşabileceği bir şey yok. O yüzden kendi mesleğine devam etmek istiyorsa bir şekilde bu alanda daha farklı, belki para kazanabilmek için daha ticari şeyler yapacak, daha önceden yaptıklarının ekmeğinden faydalanacak.

CB Ben senin yaklaşımını aşırı iyimser buluyorum. Çünkü para kazanmaktan bahsettiğimiz şey; ciddi anlamda büyük paralar elde etmek. Yani insanların derdi burda karınlarını doyurma, orta karar bir orta sınıf hayatı sürmek değil. Westwood’ un yaptığında, ciddi anlamda bir üst tabakaya geçme, bir burjuvalaşma hevesi görüyorum. Burada bu, bana garip geliyor. Yani kimse onları hayatlarını idame ettirecekleri kadar parayı kazanmaya çalıştıkları için suçlamıyor, tersine bunun çivisini çıkartıp, bir burjuvazi ikonası olmaya çalışmakla suçluyor. Bana ilginç gelen kısmı bu . Dediğim gibi, olay sadece para kazanmak değil sanırım. Parayı bir sürü şekilde kazanabilirsin. Westwood’un, Londra’ nın o hangi mahallesinde olduğunu unuttuğum butiğini çok çok genişletip, uluslararası bir moda ikonu haline gelmeye çalışması bence biraz sorunlu ve kimse ona ‘niye o kıyafeti satıyorsun?’ demiyor da, ‘bunu neden evrenselleştirip bu kadar pahalıya satıyorsun?’ diyor aslına bakarsan.
CY Tabi bu haklı bir şey. Sonuçta bu, insandan insana göre değişir. Kimine göre Vivienne Westwood o kadar da Punk davasına bağlı bir kişi değilmiş ki böyle bir şey yapıyor.

CB Sürekli altını çiziyorsun bunun, sanırım dinleyicilerimiz de merak etmiş olacaktır şu “do it yourself”, “kendin yap ekolü” nü. Çok önyargılı, karamsar, belki de sütten ağzı yanmış biri olarak konuşmak gerekirse, bu; garip bir şekilde “do it yourself” tekeli yarattı mı sence? Çünkü bir yerden sonra insanlar tembelleştiler ve kapitalizmin verdiği o malum bitkinlikten dolayı “kendin yap” anlayışına pek fazla sahip çıkmadılar. Bir yerden sonra sadece bu tekele sahip bir grup insan oldu ve sadece bu bir grup insan “kendin yap” ekolüne sahip çıkıp, kendileri yaptılar. Dolayısıyla kendileri yaptıklarını diğerlerine sunup, onların da sanki kendileri yapmışçasına bu işleri sahiplenmelerine yolaçtılar. Bu şekilde garip bir kendin yap tekeli oluştuğunu görmek zor değil. Herkes “kendin yap” diyor, kimse aslında bunu yapmıyor. Yapanlar da, hiyerarşik bir zeminde konuşmak gerekirse diğerlerinin üstüne çıkıyor. Bu sence çok mu karamsar bir yaklaşım?
CY Bence şu anda farklı bir “kendin yap” çağı içerisindeyiz. Özellikle Web 2.0 fenomeninin ortaya çıkmasıyla beraber aslında herkes yine kendisi yapmaya başladı gibi. Youtube, Wikipedia, Facebook gibi yeni çıkan mecralara bakarsak bir şekilde kullanıcılar tarafından üretilmiş içerikle karşılaşırız. Ama tabi ‘bunlar ne kadar sanatsaldır?’ dersek; bir çoğu tabi ki sanatsal şeyler değil. Ne kadar faydalıdır burası da tartışılır ama yine de “kendin yap” ın zirvede olduğu bir dönemdeyiz bence şu anda.

CB Ama işin garibi sanırın emek-yoğunluk parametresi epey düştü. Eskiden kes yapıştır fanzinlerde bile harcanan emeğin en azından yüzde birini bile harcamıyor insanlar web sitesi yaparken. Çünkü hazır sablonlar var, sonra üç beş tane de saçma sapan yazı koyuyorsun ve sana bir web sitesi oluyor. Dolayısla sanırım, emek ve yoğunluk kriterinin bu kadar düşük olması üretilen işlerin kalitesini de bu denli düşürdü. ‘Her önüne gelen, her şeyi yapıyor’ anlamında söylemiyorum. Yalnızca üzerinde çok düşünmeye gerek yok artık. Çok düşünmediğinde de, sonuç da çok verimli olmuyor sanki.
CY Tabi biçim için çok endişelenmek gerekmiyor. Ama yine de içerik için en azından uğraşılıyor. Bunun en basit örneği mesela bloglar. Bloglar, hazır bir tamplate sunuyor ve bunun üstüne istedikleri şeyi yazıyorlar insanlar. Burda önemli olan şey, artık içerik oluyor, orda ne yazdığın, ne yapmaya çalıştığın oluyor.

CB Ama şunu da söylemek lazım; eskiden biçim zordu, sonuçta biçimin yani o derginin her sayfası maliyetti ve mümkün olduğu kadar özet konulmak zorundaydı. “Önüne gelen” yazamıyordu çünkü bu pahalıya patlayabilirdi. Dolayısıyla garip bir sansürden, garip bir özeleştiriden geçirdikten sonra o işleri ortaya koyabiliyorlardı. Dediğim gibi yeterli maddi kaynak yok, hem kağıt yok, hem fotokopi makinesi yok hem o kadar dergiyi postalayacak bütçe yok; o kadar para yok eninde sonunda. Şimdi ben herhangi bir ‘blogger’a üye olsam, 3000 sayfa yazı yazabilirim her günde. Bu biçimsel rahatlık içeriği de çok rahat bir biçimde etkiliyor. Çünkü artık bir süzgeçten geçirmiyorum, artık editörsüz yazıyorum. Eskiden teknik imkanlar bir editörlük görevi yüklüyordu. İstesen de istemesen de bir editör vardı. Şimdi ise, hiyerarşik olarak konuşuyorum farkındayım ama, bir editör mefhumu kavramsal olarak olmadığı için sanırım bu blogların üretkenliği kötü oldu. Düşünsene, milyonlarca blog var bunların hakkaten yüzde doksan beşi tamamıyla saçmalık. Sence bu gerçek “kendin yap” mı?
CY Bence gerçekten kendin yap. Fakat vasat bir” kendin yap”! Vasatlaştırılan bir “kendin yap” anlayışı!

CB Bu benim aklıma şunu getiriyor; geçen sene yine her zamanki gibi feminizm vesaire hakkında bir yazım için araştırma yaparken, politik olarak feminist liderlik sultasına erişmemiş insanların, feminist kaygılara nasıl yaklaştığını merak ettim. O yazı için benim arştırdığım; feminizm ve etoburluktu. Çünkü malum, Amerika’ da bunun üzerine yayınlanmış birkaç tane başarılı kitap var. Bunlardan biri ‘Etin Pornografisi’ adında, ‘Pornography Of Meat’ adında bir kitap. Orda “erkek” kültürünün kadına ve ete nasıl yaklaştığı anlatılıyor ve bunlar arasında bir benzerlik kuruluyor. Bu benzerliği kuran üç beş akademisyen, üç beş üniversite insanı dışında insanların, buna nasıl yaklaştığını araştırıyordum ve şaşırılacak bir şekilde en iyi kaynağın bloglar olduğunu gördüm. Yani yedi, sekiz tane çok iyi bir şekilde yazılmış, düzenlenmiş, düşünce akışının çok iyi bir şekile ifade edildiği blog vardı. Ve bu bloglarda, kadınlar da feminizmi günlük hayatlarına, spesifik sorunlar çerçevesinde nasıl adapte ettiklerini, nasıl işlediklerini anlatıyorlardı. Dolayısıyla senin dediklerine elbette çoğu anlamda katılıyorum. Sonuçta ciddi bir serbestlik tanıdı insanlara bu 2.0. Ama sanırım, bilgiden de bizi bir o kadar uzaklaştırdı. Artık o kadar kolay bir şekilde erişemiyoruz, bir alternatif kitapçıya ya da müzik dükkanına gidip üç beş tane fanzin seçmek gibi bir lüksüm yok artık. Saatler sürüyor o bilgiye ulaşmak. Çünkü çok fazlalar.
CY Mesela İran gibi bir ülkede blogların önemi bayağı bir artıyor. Çünkü ellerindeki tek özgürlük. O bir ülkenin insanları ancak bloglar sayesinde, internet sayesinde kendilerini ifade edebiliyorlar. Ben de geçen sene İranlı kadınların yazdıkları bloglara bakıyordum ve orda hakkaten çok özene bözene yazılmış, ordaki günlük hayatı ve politik durumu anlatan, aslında orda yaşayan insanların hayatına bir iç bakış yapan gayet güzel bloglar okudum. Aslında belli bir mecra var ve herkes de istediği şekilde kullanabilir bu mecrayı. Nasıl kullanıldığı önemli. Eğer sen işine gelen birkaç blog bulursan ne ala. Ama milyonlarca blogun içinde bulamayabilirsin de.

CB Beatnikler’den başladık ve internete geldik. Malum asıl odağımızın cinsel özgürleşme olduğunu düşünürsek; elbette bir medya ve görsel sanatlar uzmanı olarak sana sormakta beis görmüyorum, sence internet pornosu insanları özgürleştiriyor mu ya da özgürleştirecek mi?
CY Tabi zor bir soru bu!

CB Evet ama bunu sormak zorundaydım yani. Kusura bakma!
CY Tabi, bir kehanette bulunamayacağım ama.

CB Yok canım, sosyal bilimler kehanet yapmak değil midir? Yapacaksın kehanetini!
CY Cinsel anlamda mı özgürleşecek diye soruyorsun? Yoksa daha geniş bir anlamıyla özgürlüğü mü kastediyorsun?

CB Nasıl istiyorsan öyle yanıtla. O zaman biraz daha açayım ben de. İnternet pornosu deyince insanın aklına iki tane imaj geliyor; biri sürekli internet başında ekrana bakarak mastürbasyon yapan erkekler, bir tanesi de erotik sanattan faydalanarak cinsel hayatını genişleten çiftler ya da bireyler. Dolayısıyla internetin aslında böyle iki büyük kitlesi var. Bu kitleyi de karşılaştırarak ya da birbiriyle çarpıştırarak düşünmek gerekirse; internet, insanlara belki de kadınlara ya da gençlere ve hatta çocuklara cinselliğe dair nasıl bir özgürleşme sunabilir? İnternet pornosu, -hangi insan grubundan, hangi sınıftan olursa olsun- insanlara sence nasıl bir özgürleşme sunabilir?
CY İnternet pornosu sayesinde mesela, filmlerin yapım maliyetleri son derece düştü. Dijital kamerayla çekilip, masrafsız, hatta bunların dağıtım masrafı bile olmaksızın birtakım sitelere, dosya paylaşım programlarına koyarak paylaşılmaya başlandı. Dolayısıyla hem 35 mm’ ye artık film harcanmadığı, için hem dağıtım maliyetleri bu kadar azaldığı için….

CB Editing de olmadığı için muhtemelen.
CY Daha çok film yapma imkanı doğdu. “Daha geniş bir kitleye ulaşalım, çünkü bu yaptığımız masrafın bize geri dönmesi lazım” şeklinde bir kaygı da kalmadı ve daha çok film yapılmaya başlandıkça çeşit de arttı. Artık insanların her türlü fantezisi, bir şekilde internetteki pornografi üzerinde yer almaya başladı. Bir yandan böyle bir özgürleşme oldu.

CB Ama yine aynı soruyu sordu insanlar. Feministlerin sorduğu şu jenerik sorudur; peki insanlar fantezilerini neden ekranda görmek istesin ki?
CY Çünkü her zaman kendileri bu fantezileri gerçekleştirmede başarılı olamıyorlar. Bu yüzden olabilir.

CB Sence bu, insanları yabancılaştırmıyor mu? “Yapma, sadece seyret!”.
CY İnsanları tabi ki yabancılaştırıyor. Direkt olarak bir röntgenci kültür oluşuyor. Burada da dualizm ortaya çıkıyor. Mutlu bir cinsellik için hakikaten bir dereceye kadar gerekli olsa da pornografi, sadece bu konumdaki insanları tabi ki de hiçbir şekilde özgürleştirmeyecektir.

CB Bir de pornografinin Amerika’da multi milyarder bir endüstri olduğunu düşünürsek, hatta hatta internete para kazandıran sektörün bir tek, pornografi olduğunu düşünürsek, azıcık dahi politik kaygısı olan insanların pornografiye önyargıyla yaklaşması gerekiyor gibi görünüyor. Ama yine biraz eşelersek, Sonic Splendour’ ın gelecek sayısında yayınlayacağımız Furry Girl röportajını da göz önünde bulundurursak, öyle ya da böyle amatör bir porno devrimi olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Yine bu, “do it yourself” gibi geliyor. Cinsellik sahasında “do it yourself” “kendin yap”çılığı çok net bir şekilde pornografi alanında, internette sunabiliyorlar. Bunun hakkında ne düşünüyorsun?
CY Bu, sonuçta insanların ne yapmak istedikleriyle alakalı bir şey. Eğer partnerleriyle olan cinsel yaşantılarını bir şekilde insanlarla paylaşmak istiyorlarsa ve bundan bir tatmin sağlıyorlarsa gerçekten şu an, internetteki “do it yourself” inanılmaz güzel bir mecra sağlıyor. İnsanların kendilerini temsil etme ihtiyacı aslında en eski çağlara kadar gider. Walter Benjamin’ in, ‘The Work Of Art In Age Of Mechanical Reproduction’ adlı eserinde sinemanın; daha demokratik bir sanat formu olduğundan, artık alt sınıf, orta sınıf insanların, halkın aslında kendini temsil edebilceği bir sanat formunun ortaya çıktığından bahseder. Fakat tabi ki sinema tarihine şöyle bir baktığımızda, bu, çok da gerçekleşmez. İnternette de 2.0 ile birlikte bu, aslında yavaş yavaş gerçekleşmeye başladı. Gereken teknik tehcizata sahip olan herkes bunu gerçekleştirebilir ve bu insanların sayısı gün geçtikçe artıyor.

CB Peki yine özgür cinsellik bağlamında, bunu, konuşmanın başlarında değindiğimiz noktalara çekmek gerekirse; bu röportaj hakkında düşünürken aklıma gelen en aptal soru şuydu; -yine de soracağım- sence Ginsbergler, Burroughlar internet çağında yaşasalardı nasıl baş ederlerdi bunla?
CY Buna cevap vermek için birçok şeyi göz önünde bulundurmak lazım. Bu adamlar, bu çağda yaşıyor olsalardı, o zamanki tavırları içinde olmayacaklardı muhtemelen. Çünkü zaten bir şekilde bir cinsel devrim ya da uyuşturucu kullanımıyla ilgili bir devrim gerçekleştirilmiş olacaktı ve o zamanki kadar aykırı kabul edilmeyeceklerdi şimdi. Ve ne yapmaya çalışırlarsa çalışsınlar, internete karşı bir tepki geliştirmeyeceklerdi. Diğer yandan şöyle de düşünebiliriz; özellikle William S. Buroughs, her dönem ortaya çıkan teknolojik yenilikleri bir şekilde kendi ürettiği eserlere dahil etmiştir. Sinema olsun, ses kayıt teknolojileri olsun her şeyi kullanan bir adam. İnterneti de bir şekilde kendi sanatı için kullanacağını düşünüyorum ben aslında, ki kullanmıştır belki de çok bilmiyorum sonuçta 97’ de öldü William S. Burroughs. Belki internetin ilk dönemlerinde birazcık kullanmış olabilir.

CB Bu soruyu sorarken tabi ki bir karamsar tutum vardı. Teknolojinin bu kadar gelişmesi, iletişim yöntemlerinin bu kadar kolaylaşması, sanatsal anlamda kendini ifade etme ihtiyacını azaltıp, sanatsal üretimi de düşürüp, Beatler, Hippiler, Punklar gibi kitlesel, alt kültürsel muhalif hareketlerin çıkmasını zorlaştırır mı sence?
CY Evet bence zorlaştırır. Zaten artık Hippiler, Beatler, Punklar gibi alt kültürlerin çıkması artık pek mümkün değil gibi geliyor bana. Çeşitli akımlar sürekli olarak ortaya çıkıyor. Son dönemlerde Emo’lardan bahsediliyor ve Gothic’lerden .Bir Emo alt kültürü, Goth alt kültürü varmış gibi gözükse, bir karşı kültür veya politik taraflı olan bir şey gibi durmuyor. Daha çok, sadece giyim kuşam tarzıyla, müzikle alakalı kültürler olarak görüyorum ben onları.

CB Adaş çok teşekkürler değerli zamanını bize ayırdığın için.
CY Teşekkür ediyorum ben de.

Bu site, Can Başkent'in 1999 yılından beri yazdığı politik, felsefi ve akademik çalışmaların (neredeyse) eksiksiz bir derlemesidir. Bu yazılar veganizmden, beden politikalarına, dijital kültürden ahlak kuramına dek birçok konuyu kapsamaktadır.

Can Başkent'e e-posta ve twitter ile ulaşabilirsiniz.

This website collects all written output of Can Başkent since 1999. It includes his political and academical articles as well as his opinion pieces on a broad variety of issues ranging from veganism to digital culture.

You can reach Can by e-mail and twitter.