tumblr counter
Güzeli Sevmemek - Bir Sheila Jeffreys Okuması | Can Başkent

Can Başkent

logic and the rest...

GÜZELİ SEVMEMEK - BİR SHEILA JEFFREYS OKUMASI

CAN BAŞKENT

0. Giriş

Feminizm tartışmalarının, belki de en rahatsız edici yanlarından biri, radikal feminizme dair yanlış kanılardır. Bu yazıda, bu kanılara neden olduğu iddia edilen önemli radikal feminist düşünür/politik bilimcilerden Sheile Jeffreys'in 2005'te yayınlanan "Beauty and Misogyny" (Güzellik ve Misojeni) adlı son kitabına değineceğiz.

Adının da açık ettiği şekilde, sözü edilen kitap, güzellik ve misojeni arasındaki örtülü bağı araştırıyor. Jeffreys'in belirttiğine göre, kitabın ana konusu, erkekler tarafından kullanılan cinsellik vasıtasıyla, kadınların sömürülmesidir [0]. Radikal feminist düşünce ve eylemlilik okullarında, sıklıkla uçlara giden ve aşırıya kaçan bir figür olarak adlandırılan Sheila Jeffreys'in politik lezbiyenliğine ya da 1979'da yayınladığı "Düşmanını Sevmek mi?" başlıklı kitapçığın içerdiği ayrıkçı tınılara burada değinmeyeceğiz. Fakat, Jeffreys'in değindiği konunun politik önemi üzerinde kısaca duracağız. Dolayısıyla, bu yazıda, Jeffreys'in kitabının eleştirisi üzerinden, radikal feminizme dair kimi tınıları anımsayacağız. Öncelikle, Jeffreys'in izinden giderek sahte-feminist yaklaşımları eşeleyeceğiz. Ardından, güzellik pratikleri zemininde kadın sömürüsüne dair kimi analizleri aktaracağız.

1. Sahte Radikal Feminizm

Bir çok siyaset bilimi/sosyoloji kitabında olduğu gibi, elimizdeki eser de, konuya başlamadan önce kapsamlı bir derleme sunmakta. Böylece kimi son dönem feminist düşünürlerin ve eylemcilerin, güzellik pratikleri üzerine, hakikaten şaşırtıcı ve beklenmedik önermelerini hatırlatarak, Jeffreys hem kendi radikal pozisyonunu gerekçelendirmekte, hem de, sözü edilen önermelerin geçersizliğini göstermektedir.

Sözü edilen "yeni feministlerin" (vurgu Jeffreys'in), Britanya'daki örneği Natasha Walters, feminizmin kişisel alana fazla müdahale ettiğini, "giyinme ve pornografinin, feminizm eleştirisinden hariç tutulması gereken kişisel alana dahil olduğunu" ifade etmektedir. Muhakkak ki, radikal feminist bir perspektiften bakıldığında, tümelci olmayan ya da olamayan bir feminizm kurgusu, kah kişisel kah toplumsal alanda inandırıcı da olmayacaktır - ancak Walters, en basitinden bunun dahi farkında görünmemektedir. Zira, radikal feminizmin ciddi bir cephe savaşı güttüğü "tercih" söylemi, Walters'da da vücut bulabilmektedir. Walters'a göre zira, kadınlar artık "ne giyebileceklerini, kimle nasıl yaşayacaklarını seçebilmektedir". Walters'ın ABD'li denklerinden, Karen Lehrman da, radikal çevrelerde "lipstick feminist" (ruj feministi) olarak adlandırılmasını gerekçelendirircesine, makyaj yapmanın feminizmle tamamen uyumlu olduğunu iddia etmektedir. Çünkü feministler, Lehrman'a göre, artık, "bir zamanlar erkek baskısının objeleri olarak görülen provokatif kıyafetleri giyebilmekte, yüzlerini ve tırnaklarını boyayabilmektedir". Benzer kanallardan ilerleyen, Nancy Etcoff da, güzellik isteğinin kaçınılmaz ve evrensel bir "temel içgüdü" olduğunu öne sürmektedir (s. 12-3). Bu noktada, önemle altını çizmek isteriz ki, sözü edilen liberal ve kapitalist ve hatta sosyal darwinci araştırmacılar, sözü edilen ideolojilerin neredeyse kalesi olarak düşünülebilecek araştırma kurumlarında istihadam edilmektedir. Örneğin, Harvard Üniversitesi'nde çalışan Etcoff'un, kadınların matematiksel ve formel disiplinlerde daha zayıf olduğunu iddia eden eski Harvard rektörüne nasıl tepki verebileceğini düşünmeden edemiyorum.

Bütün bu eleştirilerin temelinde, neredeyse bir sidik yarışına dönen, güç politikalarının olduğunu görmek güç değil. Bir zamanlar ezilen kadınların, kapitalizmin onlara da sunduğu para, güzellik ve kariyer silahlarını kullanarak ve dahi benzer araç ve gereçlerle erkekler üzerinde güç ve iktidar kurmaya çalıştıklarını görmek zor değil. Şüphesiz, güzellik, bu zeminde, düşülmesi en kolay tuzaklardan biridir. "Fahişe görünümlü kadın" ile "hanımefendi görünümlü bayan" arasında, türlü türlü güzellik anlayışı dayatan cinsiyetçilik, benzer kategorilerle, punk/hippi modasından tutun da, Chanel/Gucci kreasyonlarına dek türlü türlü zeminlerde kendini ivedilikle yenileyebilmekte artık. Sorun, bu yazının çerçevesinde, bu yeniden-yapımın varlığı değil, tüm bu güzellik ve güzelleşme kurgulanımların cinsiyetçilikle benzer bir motivasyon ve yöntem kullanmasıdır. Bu yazıda, Jeffreys okumalarını yaparken, aklımızde bu şiar olacak: cinsiyetçiliğin silahını kullanma! Bu motto, Jeffreys'in ifadesiyle, şu şekilde somutlaştırılabilir: "Popüler kültür tarafından dolaşıma sokulanlar dahil, güzellik ve moda ideolojileri, kadınlar, bu ideolojilere ne kadar tutkuyla bağlı olsa bile, kadınları ezmektedir." (s. 15).

Fakat elbette, güzellik pratikleri sadece güç ilişkileri üzerinden değil, duygulanımlar üzerinden de okunabilmektedir. Gündelik hayattan, kaçınılmaz bir şekilde aşina olduğumuz, "kendimi iyi hissetme" argümanı, Jeffreys tarafından yerden yere vurulmadan önce, kimi örneklerle berraklaştırılmaktadır. Çünkü, hala kozmetik göğüs cerrahilerini, güzel görünmek için makyaj yapılabileceğini savunan feminizan araştırmacılar bulunmaktadır. Zira, örneğin, Liz Frost'a göre, feministler, eleştirel yaklaşımlarıyla kadınları makyaj gibi güzellik pratiklerinden uzaklaştırmakta ve kadınların kendilerini suçlu hissetmelerine neden olmaktadır. Hatta ve hatta, makyaj, aynı yazara göre, bir karşı çıkış olarak, hem kadınların kendilerini iyi hissetmelerini sağlamakta hem de kadınların, sessizliklerini aktif bir şekilde sona erdirmektedir. Böylece, Frost'a göre, "güzel görünmek, kadınlar için merkezi bir kimlikleşme süreci" olmaktadır (s. 20).

Jeffreys'in ruj feministlerine eleştirel yaklaşımı, genelde ismi radikal cenahta geçen, Judith Butler'a dek uzanmaktadır. Zira, Butler'ın "performatiflik" fikri, kadınların moda/makyaj gibi aktiviteleri eğlenceli ve teatrel performanslar olarak görmesinin altında yatan kimi postmodern nedenlerden biri olarak adlandırılabilmektedir.

Aslında tüm öykü, postmodern felsefenin ahlaki relativizmine dahi bağlanabilmektedir. Kavram ve oluşları, yeni zeminlerde zıtları üzerinden okuyabilme irrasyonalitisine sahip bir moral oluş, elbette bu metin zemininde, akılcı ve Kantçı bir ahlak diskuru dahilinde dışlanacaktır. Zira, postmodernizmin "everything goes" mottosu, bir ahlak felsefesi oluşturabilmek için yeterli ve gerekli rasyonel zemini sağlayamamaktadır. Dolayısıyla, Kant'ın moral emperatiflerine burada bağlı kalacağız. Ahlaki bir ilke evrenselleştirilemiyorsa, ahlaki değildir diyeceğiz. Güzellik ve güzelleşme, bu diskurda, evrenselleştirilemez. Zira kimi kadınlar, doğuştan çirkindir, kimi kadınlar fakirdir, kimi kadınların zamanı yoktur; dolayısıyla, güzel olmak evrensel olamamaktadır. Dolayısıyla, evrenselleştirilemediği için ayrımcı, eşitlik karşıtı ve adaletsizdir. Diğer bir deyişle ahlaksızlıktır [3, 4].

Bu konuyu daha derinlemesine özümsemek için, güzelliği, kimi diğer tesadüfi insan nitelikleriyle karşılaştırmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Örneğin, zeka, benzer şekilde, toplumda insanlar arasında ayrıma neden olan, nispeten doğuştan gelen ve bilhassa ekonomik güçle orantılı geliştirlebilen bir özelliktir. Bu zeminde, güzellikle aklın benzer bir kökeni olduğunu düşünebiliriz. Genetik miras, bu iki boyutta da önemli bir faktördür ve bu iki etken insana hayatta "öne geçme" imkanı tanır. Ancak, akıl söz konusu olduğunda, (özellikle yükselen fikri telif hakları karşıtı hareketler de göz önüne alındığında), söz konusu gayrıahlaki avantajın diyetini ödemek kolaydır aslında. Dahası, bu avantajı toplumsal faydaya dönüştürmek de mümkündür. Pamuk'un roman yazmadığı, Sheila'nın matematik yapmadığı, van Gogh'un resim yapmadığı bir dünya düşünmek istemiyorum. Peki, güzellik, toplumsam bir fayda getirebilecek şekilde, Pamuk ve van Gogh'un sanatlarını paylaşmasına benzer şekilde paylaşılabilir mi? Bu konuda, giriş niteliğinde bir analizi, önceki bir yazımda sunmuştum [5]. Meraklı okuru, sözü edilen yazıya yönlendirmekle yetinelim şimdilik.

2. Tezler

Jeffreys'in argümanlarını tartışmazdan önce, akılda tutulması gereken önemli noktalardan biri, kadın ile erkek arasındaki biyolojik cinsiyet farkının, kadınların ezilmesinde mazeret/gerekçe olarak umarsızca kullanılması olmalıdır. Kadın - erkek dikotomisi üzerinden işleyen batı medeniyetleri, benzer bir uslamlamayla görülecektir ki, bu farklılığın görünür ve hissediler olmasını sağlamakta ve yeniden üretmektedir. Kadınların giyim gereçleri, renklerinden seslerine, görsel ve işitsel zeminlerde dahi, "farklı" olmakta, böylece feminenliğin teşhiri de, sözü edilen cinsiyet farklılığına dayandırılabilmektedir. Aslında, 20. yüzyılın başından beri, Jeffreys'in değindiği gibi, bu hususun ince ince işlendiğini görmek zor değil. Jeffreys'in de alıntıladığı gibi, 1930'da yayımlanan Flugel'in "Kıyafetlerin Psikolojisi" kitabına göre, kadınla erkeğin ayırdedici şekilde giyinmesinin nedeni "cinsel içgüdüleri uyarmaktır". Benzer diskurla, ancak daha iyi kurgulanmış bir analizle, Reynaud ise, kadınların "erkeklerin cinsel tatminine hizmet edecek şekilde giyinmesinin" analizin yaparken değinmektedir: "kadın, [etek giyip] bacaklarını göstererek, vajinasının erişilebilir olduğunu göstermelidir. Ancak, bir erkek, baldırlarını göstermek ya da penisine kolay erişimin olduğunu ortaya koymak zorunda değildir". Bu ve benzer örneklerde somutlanan işte bu nokta, Jeffreys'in de hemfikir olduğu şekliyle, radikal feminist analizin önemli çıkış noktalarından biridir. Jeffreys'in de altını net bir şekilde çizdiği gibi, kadınlar, "etekler, vücut hatlarını gösteren kıyafetler, makyaj, saç şekilleri, epilasyon, ikincil cinsel karakterlerin sergilenmesi ya da bunları cerrahi aracılığıyla yaratılması ve feminen vücut diliyle", cinsel farklılık yaratma amacıyla, neredeyse zorunlu bir feminenlik etosu oluşturmaktadırlar bilinçli ya da bilinçsiz olarak. Jeffreys'e göre bu feminenlik, kadınların, kendilerinin ezilen sınıf olduğunu göstermeleri olarak okunmalıdır (s. 24). Dahası, Jeffreys'in de alıntıladığı gibi, tüm bu trajik tablo, Graham'a göre, "toplumsal bir Stockholm sendromu" olarak dahi düşünülebilir. Dahası, Stockholm sendromunun ötesine de geçen bir şekilde, bu güzellik pratiklerine iştirak etmeyen kadınlar alaya alınmakta ve bu kadınlara "sütyen yakan, çirkin, tüylü bacaklı, erkek bulamayan" kadınlar olarak atıfta bulunulmaktadır (s. 32)

3. Moda ve Güzellik

Güzellik imgeleminin en pratik ve en yırtıcı zemini elbette kozmetik ve moda sektörüdür. Modanın, burjuva aleti olması ya da cinsiyetçi olması nedeniyle, sömürünün araçlarından olduğuna türlü türlü yerlerde defalarca dikkat çekildi. Ancak, bu analizlere değinme gereği duymadan, malzemesi beden olan bir zanaat olarak görülen moda/kıyafet tasarımı üzerine düşüncelerimizi, Jeffreys'e de sıklıkla atıfta bulunarak anlatmaya gayret edelim.

Jeffreys'inde açıkça dikkat çektiği gibi, moda vasıtasıyla, cinsiyetler arasındaki ayrımın altı kalın kalın çizilir. Bu farklılıklardan akla ilk gelenler, tenin teşhir düzeyi ve oranı, pantalon ve etek ayrımı, canlı ve mat renkler kullanımı, kadın kıyafetlerinde işlevsel cep noksanlığına dayanarak ekstra bir aksesuar olarak el çantasının var edilmesi ve bilhassa fahişe imgeleminin özellikle haute-coutre'da dahi özenle kullanılması ve işlenmesidir (s. 87). Sözü edilen bu farklılıklar zemininde, Jeffreys'in üzerinde durduğu en dikkat çekici kıyafet tikellerinden biri erkek takım elbisesidir. Zira, "Takım elbise, vücudu rahat bir şekilde örtme, makul düzeyde harekete izin verme ve bedenin kusurlarını örtme görevini yerine getirmektedir. Dolayısıyla, takım elbise, insan saygınlığına izin veren bir kıyafet şeklidir ve dolayısıyla kadınlar bundan yoksun bırakılmıştır. 1980'lerde takım elbise, çalışan kadınlara uyarlanınca, elbise kısıtlayıcı olmaya meyletmiş, kısa etek, vatkadan oluşan dar bir kıyafet şeklini almıştır" (s. 89).

Kıyafetlerin sosyolojik tarihine bakılınca, ki çoğumuza 17. ve 18. yüzyılda geçen sinema filmlerinden aşina olmalıdır, erkek kıyafetlerinin 18. yüzyıldan sonra ciddi bir sadeleşmeye gittiğini görüyoruz. Fransız Devrimi öncesi, en az kadınlarınki kadar şaşalı olan erkek kıyafetleri, devrimin getirdiği eşitlikçi tınılarla, ayrımcılık vesilesi olmaktan çıkmıştır. Ancak, kadın kıyafetleri, Jeffreys'in de dikkat çektiği üzere böyle bir süreçten geçmemiştir. Zira, Jeffreys'in de alıntıladığı üzere "kadınlara farklı kıyafetler sunulması, açık olarak erkeklerin cinsel heyecanlarına hizmet etmekle tanımlanmıştır" (s. 90).

Bütün bunlarla beraber, gündelik "kadın" güzelleşme ritüelleri (makyaj, tüylerden arınma, saç boyama ve şekillendirme) de benzer diskur dahilinde, Jeffreys'in analitik yaklaşımı kapsamındadır. Jeffreys'in aktardığı kimi şaşırtıcı tespit ve bulgulara burada değinelim kısaca.

Tüketim toplumlarına kısaca göz atıldığında, en sık uygulanan stratejinin, ürünlerin, farklı algılar yaratılarak tekrar tekrar farklı farklı pazarlara sunulmasıdır. 1910'larda sadece fahişelerin kullandığı ve toplumsal kabul görmeyen ve sıradan bir şekilde yüz "boyası" olarak adlandırılan "ruj", 1930'lara geldiğinde, kadınların kendilerini ifade etme şekline dönüşmüştür. Jeffreys'in alıntıladığı şekliyle "ruj, ağzı, vulvaya benzetme amacındaydı ve ilk olarak penisi oral olarak uyarmada uzmanlaşan kadınlar tarafından kullanılıyordu".

Makyaj ve benzeri diğer güzellik pratiklerinin modern batılı kadın üzerinde, Çin'deki meşhur ayak küçültme edimi ve kadın sünnetinin sözü edilen coğrafyalardaki kadınlar üzerinde yarattığı algıya benzer bir algı yarattığı hususu da Jeffreys'ini altını çizdiği diğer bir hassasiyet noktası [2].

Özellikle post-kapitalist batıda ve pre-kapitalist doğuda, sözü edilen güzellik mefhumunun genç kadınlar ve geç ergenler üzerinde ciddi bir baskı unsuru olduğunu görmek için dikkatli bir gözleme dahi gerek yoktur. Ailelerinden "bakımlı" olmaları gerektiğine dair sert uyarılar alan taşralı genç kadınlardan, dar kıyafet giyen ve ağır makyaj yapan türbanlı müslüman kadınlar da benzer sosyoseksolojik çelişkilerin, bir nebze kurbanı ve maktülü, bir nebze de öznesidir. Özellikle iş hayatında, kadınların "bakımlı" görünmeleri gerektiğine dair yazılı olmayan kurallar, elbette erkeğe denk bir şekilde yöneltilmez, hatta bu akıldan bile geçirilmez. Sakal tıraşı "zorunluluğunu" yok sayan bir erkeğe anormal gözle bakılmazken, "soluk ve renksiz bir cilt, taranmamış saçlar ve hanım olmayan bir kıyafetle" işe giden kadından ya (iyimser bir yaklaşımla) endişe duyulur ya da (kötümser bir yaklaşımla) bu kadının tutumu yadırganır. Elbette, cinsiyetçi stratejinin en önemli adımlarından biri negativist baskı yerine, pozitivist baskı uygular olmasıdır. Kadınsı görünümün cesaretlendirilmesi, öte yandan, kadınsı olmayan görünümün cezalandırılmaması ya da yasaklanmaması, konjonktürün bu iki zıt ucunun analizine vakıf olamayan psödo-feministler tarafından, bir kadın güçlenmesi (empowerment) hareketi olarak görülür. Yarı alaycı şekilde, sözünü ettiğim bu psödo-feminist yaklaşım, "ruj feminizmi" (lipstick feminism) olarak adlandırılır radikal feminist çevrelerde. Bu minvalde, elbette ki sorulan ilk ve belki de en sıradan soru kadınların makyajla nasıl kendilerini güçlü hissettiğidir. Ancak, daha da önemli ve çok daha politik olan soru ise, kadınların makyajsız neden kendilerini zayıf ve güvensiz hissetiğidir. Jeffreys, bu zeminde, türlü türlü araştırmaların iç burucu sonuçlarını aktarmaktadır (s. 115). Lezbiyen kadınların, iş güvenliklerini sağlama amacıyla heteroseksüel görünme gerekliliği örtülü baskısı nedeniyle; siyahi kadınların, ırkçılık baskısını daha az hissedip, daha "normal" görünme amacıyla; uzun boylu ya da iri kadınların da benzer şekilde daha az alay konusu olmaları nedeniyle makyaj yaptıklarına dair kimi anket sonuçları, sadece sağladıkları sosyolojik bulgularla değil, toplumsal eşitsizliğin boyutlarını bir kere daha hatırlatması nedeniyle dikkate değerdir.

Zira, artık düzeysiz gündelik gazetelerde bile neredeyse periyodik olarak alıntılanan "iş yeri ve kadın" temalı anket araştırmalarında, defalarca yüzülerimize çarpılır acı gerçek: "bakımlı" olmayan kadınlar, kariyer basamaklarını daha geç tırmanır ve bu kadınların işten çıkarılma riskleri yüksektir. İşin tuhafı, kadınların, sıradan bir rasyonel zekayı takip ederek, bunu protesto etmeleri beklenirken, ince bir cinsiyetçi ve maço manevrayla kadınlar, "bakımlı görünme" yarışına sürülmüştür. Örneğin, Jeffreys'in alıntıladığına göre kadınların çoğu, hazırlanmak için alışverişe çıkmadan önce 21 dakika, kadın arkadaşlarıyla buluşmazdan önce 54 dakika, "romantik bir akşam" geçirmeden önce de 59 dakika harcamaktadır. Benzer şekilde, araştırmalara göre, 13 yaşın altındaki kız çocukların dörtte biri makyaj yapmayı denemiştir. Sıradan, oyuncak süpermarketlerinde (örneğin Toys'R Us) artık 6-10 yaş arası çocukları hedefleyen makyaj oyuncakları satılmakta ve daha da kötüsü yoğun bir şekilde talep edilmektedir. Bunun sonucu olarak, sadece ABD'de kozmetik endüstrisi çocuklara yaptıkları satışlardan yılda 1 milyar dolar kazanmaktadır (s. 118).

Uzun uzun sıraladığımız benzer motivasyonlar, kadınların tüysüzleşmesi mücadelelerinde de geçerli olmaktadır. Yazıyı tekrarlara boğmayıp, yazının okunurluğunu koruyabilmek amacıyla, sözü edilen pratiklerin analizine burada değinmeyeceğiz. Ancak, gene de dikkat edilmelidir ki, vücut tüyleri kadın ve erkek biyolojik cinsiyeti arasında oldukça benzerlik taşıyan neredeyse tek noktadır. Dolayısıyla, kadın sömürüsünün de en aşikar olduğu noktalardandır. Eş fizyolojik ya da horomonal nedenlere dayalı olmasa da, her iki cinsin bacaklarında tüyler olmasına rağmen, sadece kadınlar bu tüylerden kurtulma mücadelesine girmektedir. Kuzey Amerika ve Avrupa kentleri, kalıcı epilasyonla, bu tüylerden ebedi olarak kurtarma "hizmeti" veren ticari işletmelerde doludur. Bu işletmeler, ayrıca Brezilya ağdası da yaparak, kadınları "cillop gibi güzel" hale getirmektedir. Fakat, bu hizmetler, teknik olarak aynı hizmetin kapsamına girse de, erkeklere yöneltilmemektedir; en azından şimdilik.

Dikkat edilirse, sözü edilen edimlerin insan sağlığı ile ilişkisine değinmedik. Jeffreys, özellikle sağlık zemininde de, bu pratiklerin, insan sağlığına ve psikolojisine olan zararlarına, aslında çoğumuza zaten tanıdık olan argümanlarla değinmektedir. Sağlıklı olmaktansa, sağlıklı görünmenin altını çizip tıbbi ve materyal mantıksızlıklar taşımasına rağmen, yukarıda da değindiğimiz sosyolojik motivasyon ve hevesler, anlaşılan o ki, bu mantıksızlıkları geçerli kılmakta başarılı olabilmiştir.

Jeffreys, tahmin edilecektir, kitabında, kozmetik cerrahiye, bilhassa bunun artan toplumsal kabulüne de kapsamlıca değinmektedir (s.155). Heteroseksüel erkeklerin cinsel iştahına hitap etme alt okuması dahilinde, meme cerrahisi geçiren genç kadınların oranının dikkat çekici rakamlara yükselmesi, kozmetik cerrahinin insan sağlığına ve kişiliğine ciddi bir saldırı olduğu gerçeğini sert bir şekilde yansıtmaktadır. İşin garibi porno sektörünün insanların dimağına işlediği labiaplasti (vajinal dudakların küçültülmesi) ve anal bleaching (anüs derisinin renginin açılması) de artık çok ciddi oranlarda kabul görmesidir.

Tüm bu okumalar ve belki de ilk etapta yüzeysel görülen gerçekçi tespitleri Jeffreys, beklenmedik bir noktaya bağlayacaktır.

4. Jeffreys'in Amacı

Birleşmiş Milletler, özellikle kadın sünneti ve benzeri kimi geleneksel pratikleri, üye ülkelerin çoğunun imzaladığı bir bildirgeyle, "zararlı geleneksel pratikler" olarak adlandırmıştır. Sadece cinsiyetçi olmaları değil, maddi ve tıbbi nedenlerle de kusurlu olmaları, dahası toplumsal baskıyla (sadece) kadınlara dayatılıyor olması, sözü edilen pratiklerin, bir BM genelgesiyle dışlanmaya ve önlenmeye çalışılmasına vesile olmıştur. Sözü edilen zararlı kültürel pratikler, Birleşmiş Milletler tarafından "kadınların ve kızların sağlığına zarar veren, cinsiyetler arasındaki maddesel güç farkından kaynaklanan, erkeklere fayda sağlayan, kadınların ve kızların olanaklarına zarar veren stereotip maskülenite ve feminenite yaratan ve gelenekler tarafından olumlanan pratikler" olarak tanımlanmaktadır (s. 29).

Sheila Jeffreys'in şaşırtıcı tezi, yazımızda değindiğimiz (ve değinmeye fırsat bulamadığımız diğer) güzellik pratiklerinin Birleşmiş Milletler'in, zararlı kültürel pratikler kapsamına alınmasını talep etmektir. Her ne kadar, şiddetleri ve ciddiyetleri değişiklik gösterse de, bir yanda makyaj, diğer yanda da labiaplasti dahil olmak üzere kozmetik estetik cerrahiye dek, batılı güzellik pratikleri, kadın sünneti gibi artık nihayet, kültürel kodların dışına çıkarak da, "zararlı" olarak adlandırılabilecek bir mertebeye erebilmiştir. Dahası, Jeffreys'e göre, zararlı kültürel pratikler söz konusu olduğunda, "tercih" söylemi, bir savunma olamaz.

5. Homofobi Eleştirisi

Jeffreys, genel geçer kadın güzellik pratiklerini eleştirirken, bu güzellik pratiklerini sahiplenen özellikle travesti/transseksüel bireyleri de, bu analizin kapsamı dahiline almaktadır. Jeffreys'in de değindiği gibi "süslü" transseksüeller ya da gay moda tasarımcıları da, yukarıda alıntıladığımız yollarla erkek egemenliği ve cinsiyetçiliği yeniden inşa etmektedir.

Kimi eşcinsel özgürleşmesi eylemcileri ve kuramcıları, Jeffreys'i dikkatle okumadan, bir politik lezbiyen olan Jeffreys'in homofobik olduğunu iddia edebilme cürreti göstermektedir. Maddi bir hata olmasının yanında, bu yaklaşım politik olarak da kusurludur. Zira, eşcinsellerin bir sosyal cinsiyet olarak kapitalist kadınlığı üretemeyeceklerini düşünmek naif bir önermedir. Dolayısıyla, cinsel yönelimlerinden bağımsız olarak, Jeffreys'in cinsiyetçi kadın imgesine destek çıkan bireyleri eleştirmesi de beklenen bir hamledir.

6. Sonuç

Radikal feminizmin muzdarip olduğu kimi eleştirileri ve özellikle radikal feminizmle, alışıldık feminizm arasındaki önemli nirengi noktalarından biri olan güzellik mefhumunu incelemek açısından, "Beauty and Misogyny" eşsiz bir kitap olarak görünmekte. Kitabın kapsamlılığı yanında, dile getirdiği sıradan önermeleri gerekçelendirmekteki başarısı, bu kitabı önemli bir başucu kitabı yapıyor.

Jeffreys'in saldırdığı argümanların, gündelik yaşamın bir çok alanına kendini sinmiş olmasını bertaraf etmek de, Jeffreys'in kitabının verdiği enerji, umut ve rasyonalizm ile mümkün olabilecektir.

Kaynaklar
0. Guardian Gazetesi; www.guardian.co.uk/world/2005/jul/02/gender.politicsphilosophyandsociety
1. Sheila Jeffreys, Beauty and Misogyny, Routledge: 2005.
2. Hill Gates, "Bound Feet: how sexy they were?", History of Family, cilt 13, 2008, s. 58-70.
3. Can Başkent, "Yedi Anarşist Günah 2 - Gula".
4. Can Başkent, "Ortak Bilgi ve Anarşist Ahlak".
5. Can Başkent, "Yedi Anarşist Günah 3 - Avaritia".

Hamiş Tüm alıntıların çevirileri, C.B. tarafından gerçekleştirilmiştir. Anlam kaymalarını engellemek için, kimi ekler yapılmıştır. Verilen sayfa numaraları S.J.'nin kitabının 2005 baskısına hitap etmektedir.