tumblr counter
Anarşistin Yatağı | Can Başkent

Can Başkent

logic and the rest...

ANARŞİSTİN YATAĞI

CAN BAŞKENT

Bu konuşmada, anarşizmin saadet ve refah vaadettiği, ama ciddi ve detaylı olarak ele almadığı konuların en önemlilerinden birine değineceğim: cinsellik. Ahlakçı olmama rağmen, ahlaka değinmeyeceğim elimden geldiği kadar.

Paris 1968

Paris Üniversitesi’nin banliyödeki yeni kampüslerinin birinde, Paris Üniversitesi 10 Nanterre’de, 1968 Mayıs’ında oldukça ilginç olaylar meydana geliyordu. Nanterre Anarşist Grubu üyelerinden, şimdinin Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu eşbaşkanı, Daniel Cohn-Bendit, ya da Kızıl-Dany’nin (saçları kızıldı), öne çıktığı olaylar, her şeyden önce "özgür cinsellik" talepleriyle ortaya çıkmıştı. Erkek öğrenciler, kız öğrenci yurtlarına girişin serbest bırakılmasını istiyorlardı. 22 Mart 1968’de üniversitenin yönetim birimleri işgal edildi ve sonrasında olaylar Paris Üniversitesi’nin kent merkezindeki kampüsüne, Sorbonne’a da sıçradı ve nihayetinde işler çığırından çıktı. Bu olaylar sırasında, öğrenciler taleplerini nispeten kabul ettirebildiler, iyimser bir bakış açısıyla.

Anarşistlerin, aynı dönemde, özellikle feminist tartışmalara oldukça sarsıcı katkıları oldu. Bunlara burada değinmeyeceğim. Özellikle, lolitacılık ve tecavüz konusunda, gerek Foucault, Sartre, de Beauvoir, Deleuze ve Guattari dahil olmak üzere düşünürler; gerekse anarşist eylemciler ve düşünürler, oldukça keskin ve radikal düşüncelerini, günlük gazetelerde tartıştılar. Sekter solcuları elbette en çok şaşırtan, bu düşünürlerin sözünü ettiğim edimlerin dekriminalize edilmesini önermeleri olmuştu. “Düşmanın yöntemini kullanma!” şeklinde özetlenebilir tüm bu çabalar.

Bugünler...

Anarşizmin, ‘68 sonrası döneme adapte olması çok kolay olmadı. Özgürleştirici ve özgür cinsellik, liberal ya da artık umursanmayan, ciddiye alınmayan, ilgiye mazhar olamayan cinselliğe dönüştü.

Liberterizmle anarşizm en önemli farklarından biri bana kalırsa, anarşizmin aktif bir öz ile özgürlüğü yaratmaya gayret etmesi; liberterizmin ise, pasif ve umursamaz bir şekilde, bu özgürlüğe ulaşmaya çalışmasıdır.

Bu tahlili yeri geldiğinde tekrar tekrar hatırlamalıyız. Zira, çoğu zaman, anarşist özgürlük, liberter özgürlük idesiyle karıştırılıyor. Hatta, günümüzün anarşist geçinen cinsellik politikalarının çoğu, bana kalırsa anarşist değil, liberterdir.

Bir Kaç Kırpıntı

Bu konularda şimdiye dek yayınladığım bir kaç yazıyı anlatmak istiyorum. Zira, bıkmadan usanmadan, yalancı özgürlüğün ne olduğunu analiz etmeye ve bu özgürlüğün anarşizm için bir “tehlike” olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Bencillik ve Anarşist Cinsellik

Ben Stirner’i, bencil değil de bir bireyci olarak okuyorum. Anarşizm ve bencillik deyince, ilk öne sürülen isim olan Stirner’i de bu minvalde, dışlıyorum. Anarşist bencil değildir. Ama konu aşka gelince, anarşistler de neden bencilleşiyor, bilmiyorum. Bu bencilliği mübah kılan sosyal sözleşmelerden belki de en önemlisi “mahremiyet”tir. Mahremiyet, insanların duygularını kendilerine saklamalarına, bu duyguların hasta emirlerini de kimi zaman, meşru bir şekilde uygulamalarına sebep olur. Benzer şekilde, mahremiyet, insanlar arasındaki hissi paylaşımları azaltır. İnsanı sosyal sahada yalnızlaştırır. GLBT hareketinin, “ortaya çıkma” politikaları da zaten, böyle bir mahremiyeti reddetmelerinden kaynaklanır. Liberterizm ve liberalizm ise insanların “özel hayatlarına” karışmaz. Ama zaten, "özel hayat" değil mi sorunlu olan?

Bencil olmayan, paylaşımcı bir anarşist aşk politikası dediğimde herkesin aklına benzer şeyler geliyor. Ama benim niyetim daha duygusal. Duygulanımların çoğalması ve benzer şekilde de, duyguların özgürce yaşanabilmesine dair aklımdakiler. Zira, mahremiyet, insanda kendinden utanma psikolojisi yaratır, “özel hayatın gizliliğiyle” de birleşince bu, hissi izolasyonlar ortaya çıkar. Aşkı paylaşmak ne demek, bilmiyorum. Ama umuyorum, satır aralarındaki detaylar yeterli ilhamı sağlayacaktır.

Pornografi ve Anarşist Cinsellik

Feminizmin, yıllarca savaştığı bir sahaydı fuhuş ve pornografi. Ama anarşistler bu sahalarda ciddi bir varlık gösteremediler. Benim tezimin bir iki dayanak noktası var. Biri linguistik dayanak, diğeri de fenomenolojik dayanak.

Linguistik tezim, neredeyse sadece “orospu” kavramına yoğunlaşıyor. Bir beden hizmeti olan orospuluğun, başka bir beden hizmeti olan, örneğin, tellaklık ile arasındaki farka; sonrasında da orospu sözünün sahip olduğu dilsel çağırışımlara değiniyor bu yaklaşımım. Bunları bir kaç yıl önce yayınlamıştım.

Bugün değinmek istediğim nokta ise, fenomenolojik yaklaşımım. Bu yaklaşımın arkasında yatan itki, pornografi ve fuhuşun bir yanılasama olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesidir. Orospu zevk almaz, pornografi oyuncuları da rol yapar. Nasıl bir vahşet filminde, katil aslında gerçek hayatta katil değilse ve (umuyorum ki) filmdeki rolünden sadistik bir zevk almıyorsa, pornografi oyuncuları da benzer deneyimleri yaşar.

Bu nokta, sorunları çözmüyor. Ancak, ben burda, kapitalizmi ve devletleri ortadan kaldırdığımızda cinsiyetçi olmayan bir pornografinin nasıl olacağını tarif ediyorum daha ziyade. Zira, malum olduğu üzere, günümüzde pornografiye yapılan en sert eleştiri, onun kadın sömürüsü girdabını yaratmasıdır. Benim merak ettiğimse, kadın sömürüsü elementini ortadan kaldırdığımızda, pornografi sorununun çözülebilip çözülemeyeceği.

Pornografinin sömüreceği en önemli saha, zevktir; bu saha cinsiyetçi olsun ya da olmasın, pornografide baki kalacaktır. Şimdi sormamız gereken şu: “insanların canını çektirmek mübah mıdır?” Sorunu, aynı noktaya indirip duruyorum: anarşist eşitlikçilik.

Güzellik ve Anarşist Cinsellik

Belki de hiç birimizin eşit olamayacağı sahalardan ilki, güzelliktir. Kimimiz çok güzeliz, kimimiz çirkiniz. Peki bu adaletsizliği nasıl çözeceğiz, bu eşitsizlikten nasıl kurtulacağız?

Anarşizmin eşitlik idesini, sosyalist/Marksist fikriyatınkinden ayıran bir kaç malum kıstas var. Bana kalırsa, bunlardan en önemlisi, anarşist eşitliğin, sol tandanslı eşitlik idelerinin aksine, kural olarak "ilerlemeci" (progressive) olmamasıdır. Kapitalizmden, sosyalizme bir çok ideoloji ilerleyerek/gelişerek, iktisadi eşitliğin yaratılacağını varsayar. Zira, bu ideolojiler muğallak nedenlerle, şu andaki eşitsizliğin başat faktörlerinden biri olarak gelişmemişliği görürler. Anarşist eşitlikçilik, bu minvalde, fedakarlık temelli bir pratik üzerinden de kimi zaman ilerler. Anarşist refah, sadece sefada değil, cefada da eşitlik ön görür. Dolayısıyla, anarşist eşitlikçilik paylaşır. Benzer şekilde, anarşist eşitlikçilik paylaşılamayacak olanı dışlar.

Bunu, güzellik kavramına nasıl indireceğiz peki? Bu konuşmada, odağım güzellik kavramından ziyade, güzeller. Bu adil olmayan sistemin ezenleri olan, güzel yüzlü, güzel bedenli, güzel huylu insanlar.

Tezim tek: güzelliğin zekatı verilmelidir. Zira, güzellik, ne kadar kısmen rastlantısal olsa da, çoğunlukla toplumsal normlara itaatle gelişir. Moda bu normların en vahşilerinden biridir. Yukarıda da söyledim, “insanların canını çektirmek mübah mıdır?”.

Kimi liberal feministler bundan hoşlanmıyorlar. Örneğin, Natasha Walters, feminizmin kişisel alana fazla müdahale ettiğini, "giyinme ve pornografinin, feminizm eleştirisinden hariç tutulması gereken kişisel alana dahil olduğunu" söylemektedir. Karen Lehrman’a göreyse, feministler, artık, "bir zamanlar erkek baskısının objeleri olarak görülen provokatif kıyafetleri giyebilmekte, yüzlerini ve tırnaklarını boyayabilmektedir". Benzer kanallardan ilerleyen, Nancy Etcoff da, güzellik isteğinin kaçınılmaz ve evrensel bir "temel içgüdü" olduğunu öne sürmektedir. Liz Frost'a göre, öte yandan, feministler, eleştirel yaklaşımlarıyla kadınları makyaj gibi güzellik pratiklerinden uzaklaştırmakta ve kadınların kendilerini suçlu hissetmelerine neden olmaktadır. Hatta ve hatta, makyaj, aynı yazara göre, bir karşı çıkış olarak, hem kadınların kendilerini iyi hissetmelerini sağlamakta, hem de kadınların, sessizliklerini aktif bir şekilde sona erdirmektedir. Böylece, Frost'a göre, "güzel görünmek, kadınlar için merkezi bir kimlikleşme süreci" olmaktadır. Neden bir temel içgüdü, neden bir kimlikleşme süreci olmasın sürekli bu oyunu kazanacaksanız, değil mi? Ama es geçilen bir nokta var. Sheila Jeffreys’in dediği gibi "Popüler kültür tarafından dolaşıma sokulanlar dahil, güzellik ve moda ideolojileri, kadınlar, bu ideolojilere ne kadar tutkuyla bağlı olsa bile, kadınları ezmektedir." Zira, feminenlik, Jeffreys’in de değindiği gibi, kadınların kendilerini ezilen sınıf olarak tescillemeleri olarak okunmalıdır.

Bütün bu "güzellik savaşlarının" altında, kapitalizmin yarattığı rekabetçi iktidar mücadelesi yatıyor. Ezilen kadınların, kapitalizmin onlara sunduğu para, güzellik ve kariyer silahlarıyla, erkekler üzerinde intikamvari bir iktidar mücadelesine girişmeleri, toplumcu feminist mücadelenin özenle sakındığı ve kapsamlıca çözümlediği bir vakadır. Seksi mini etekleri ve ıslanınca çıkmayan rujlarıyla erkekleri parmaklarında oynatan kadınlar (??!!), değindiğim intikamvari duygulanımın bir tecellisi olarak okunabilir rahatlıkla.

Ön-kapitalist dönemde düşük ücrete isyan eden işçi sınıfı, artık asgari ücretle işe alınmak için sıraya giriyor. Benzer şekilde de cinsiyetçilik artık zora başvurma gereği duymuyor. Zira, artık kadınlar bu ideolojilere tutkuyla bağlı görünüyor. Kapitalizmin yarattığı ilk algı yanılsamalarından biri olan ezen - ezilen ilişkilerinin flulaşması ve içiçe girmesi cinsiyetçilikte de, değindiğimiz gibi kendini sıklıkla gösteriyor.

Bu meseleye dair en isabetli analizlerden birini Nancy Kipnis'in yaptığını düşünüyorum: "Eğer dişilik durumu şu anda özellikle kafa karışıtırıcı görünüyorsa, bunun nedeni, (...) kadınların birbiriyle hiç uzlaşamaz iki zıt konum arasında bırakılmış olunmasıdır. Feminizm ("Bana tatlım deme çük kafa") ve feminenlik ("İşte dünyanın en iyi kaldırmalı sütyenini buldum") büyük bir it dalaşında, bu it dalaşı da hiç bir yerde bireysel dişi ruhunun içinde olduğu kadar fazla değildir. (...) Feminizm ve feminenliğin uzlaşabilir olmamasının ana nedenini, feminenliğin kirli küçük bir sırrının olmasıdır. Bu sır, feminenliğin, en azından şimdiki formunda, altta yatan bir dişi yetersizliğine dayanmasıdır. (...) [D]iğer bir ifadeyle, feminenliğin kusuru (...) asla başarılı bir şekilde gerçekleştirlemeyecek olmasıdır."

Eşitlik, Adalet ve Anarşist Cinsellik

Dolayısıyla, eşitlikçi bir cinsellik felsefesine ihtiyacımız var. Zira, kapitalizm başarıyla tesis edildiği toplumlarda, hakkını verelim, cinsel serbestliği gayet iyi sağladı. Bu elbette, cinsel özgürlük anlamına gelmiyor. Zira eksik olan, eşitliktir.

Bu konuşmamda, eşitlik ilkesini ihlal eden, yani paylaşılamayacak olan, edimlerin anarşist olmadığına değindim örtülü olarak. Güzellik bunlardan biri ve bence en önemlilerindendi.

Anarşizmin çirkin çocuklarının, ezilen olmaması için, güzellik kavramını başaşağı etmemiz gerekiyor. Adaleti yaratmak için, ne olursa olsun, liberter güzellik kavramlarından faydalanmamız gerekiyor. Paris ‘68 ruhunu hatırlamalı ve özgürlüğün, eşitlikten geçtiğini unutmamalıyız. Anarşistin yatağı da adil olmalıdır.