tumblr counter
Süpermen'in Belden Bağlamalı Dildosu | Can Başkent

Can Başkent

logic and the rest...

SÜPERMEN'İN BELDEN BAĞLAMALI DİLDOSU

CAN BAŞKENT

Temkinli araştırmacılar, kapitalizme saldırırken bazan ağırdan alırlar. Çünkü kapitalizm, insan doğasında olan kimi huylara (bencillik, örneğin) dayanarak kendini inşa eder. Bencilliğin bir tür faydacılığa dönüşmesi veya bireyin kendi emeğinin hakkını koruma içgüdüsünün mülkiyet kavramını yaratması ve nefsi müdafaanın hukuk halini alması bunların belki de en meşhur örnekleri.

Bu örnekler ve akla gelebilecek diğerlerinin yaratabileceği ilk tartışma, değindiğim insani huyların ne derece 'doğru' olduğudur. Hıristiyanlık, örneğin, bencilliği ve nefsi müdafaayı bilindik argümanlarla eleştirmiştir. Benzer şekilde, bencillik de anarşist, komünist ve komünalist ideolojilerin hedefi olmuştur. Dolayısıyla, her ne kadar anlaşılabilir ve 'doğal' zemine dayansa da, kimi insan özelliklerinin ve biyolojik itkilerinin sosyopolitik yansımaları nahoş sonuçlar doğurabilmektedir.

Bu yazıda, cinsel itkilerin toplumsal kabul gören açılımlarını eşeleyeceğim. Malum, kimi cinsellik edimleri, toplumsal kabul görmedikleri halde makul ve anlaşılırdır (oto-asfiksiyofili: kendini nefessiz bırakmak suretiyle cinsel doyuma ulaşmak), kimi edimler de (çoğumuzun katılacağı bir şekilde) toplumsal kabül görmemektedir (tecavüz/taciz). Ben bu yazıda, toplumsal kabül gören kimi cinsel edimlerin aslında politik olarak yanlış olduğunu iddia edeceğim.

Muhakkak ki toplumsal kabul gören kimi yanlış cinsel edimler kategorisini düşününce akla onlarca vahim vaka geliyor. Berdelden tutun da, kadın sünnetine kadar bir çok geleneksel uygulama, bu kategoride incelenegelmiştir. Ancak, dikkat ediniz, bu vahşi edimlerin toplumsal kabül oranı oldukça düşüktür ve çoğu vakada kadınlar bu eylemlere gönüllü olarak iştirak etmemektedir. Dolayısıyla, benim amacım, toplumsal kabül gören, kadınların (en azından görünürde) gönüllü olarak iştirak ettiği, ancak gene de politik ve ahlaki olarak doğru olmayan bir edime yoğunlaşmak.

Odaklanacağım meseleyi baştan açık edeyim. Ben bu yazıda, 1960'ların cinsel devriminden sonra kabul gördüğü varsayılan cinsel edimlerden birine ve sadece birine eğileceğim. Öncelikle, ele aldığım meselenin neden bir cinsellik meselesi olduğunu anlatacak ve sonrasında da kısaca bu meselenin kapitalizmden nasıl beslendiğini ve dahası kapitalizmin bu meseleyi besleyen dallarının 'insani' ve 'doğal' kökenini ele alacak ve bu doğallığın, eylemi gerekçelendirmekte yetersiz kaldığını, umuyorum ki, işbu cümleden daha da kısa cümlelerle anlatabileceğim.

İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında doğan kuşağın vesile olduğu 1960'ların cinsel devrimini yakından incelediğinizde tuhaf bir gözlemi defalarca ve defalarca okursunuz. Bu gözlem, kadınların 1960'ların sonunda feminen kıyafetlerle 'özgürleştiğidir'. Zira kadınlar, geleneksel kadınlık rollerinden kurtulmuş ve kendilerini yeni giyim tarzlarıyla özgürleştirmiştir. Kabaca değindiğim bu husus, punk modasında bilhassa kendin varedegelmiş ve sonrasında da zaten burjuva 'Haute Couture'un bir parçası olmuştur.

Kadın kıyafetlerinin, erkek kıyafetlerinin aksine, cinsel bir meta olması feminist kuramda önemli bir konudur. Kıyafetlerin cinsellikle nasıl ilişkilendiği önemli bir husus. Bu konuya eğilen 'klasikler', kadın ve erkek kıyafetleri arasındaki gelişigüzel farkın nedeninin eşeyler arası heteroseksüel çekim yaratma ihtiyacı olduğunu anlatır. Dolayısıyla, hemen her kültürde kadınlarla erkekler farklı giyinir ve farklı görünür. Bu görsel kimlik arasında geçiş yapmak da oldukça zordur. Doğaldır ki, bu cinselliğin temsiliyeti sorunuyla ilgili bir sorunsaldır.

Sanırım benim yapıbozumculuktan, öyle ya da böyle, öğrendiğim en önemli husus, temsilleştirmenin, İkinci Dünya Savaşı sonrası döneminde artık temsil edilenin önüne geçmesi olmuştur. Svastikanın, neredeyse faşizmden daha tehlikeli olması muhtemelen bunun en başat örneği. Zira ırkçı faşizmi bile politik manada savunmak ve desteklemek pek sorun yaratmazken, Svastikayı bir sembol olarak bulundurmak bir çok Avrupa ülkesinde ciddi bir suçtur. Cinsellik de bir istisna oluşturmuyor. Kamusal alanda sevişmek yasakken (buna benim bildiğim tek istisna, Amsterdam'daki Vondelpark'tır), örneğin, pornografik dergiler her köşe başında bulunmaktadır. Semboller ve temsil ettikleri arasındaki politik ayrım, muhakkak ki dikkatle yaklaşmamız gereken bir husus.

Biraz önce değindiğim, kadın kıyafetlerinin özgürleştirici olduğunu iddia etme basiretsizliği de benzer bir insani motivasyona dayanıyor. İster buna heteroseksist olarak, 'çiftleşmek için karşı cinsi seçme ritüeli' deyin, isterseniz 'insanların, toplumsal kodlarla inşa edilmiş cinselliğin ötesine geçememesi' deyin, tüm bu gerekçeler ve benzerleri hapşırmak kadar insanidir. Ancak, biraz önce altını çizdiğim gibi, ne kadar insani de olsalar, bu, sözü edilen nitelikleri 'doğru', 'adil' ya da 'eşitlikçi' kılmıyor.

İşin tuhafı, Atkinson ve Dworkin gibi feministlerin bu konuda ciddi bir yenilgiye uğraması ve ardından da refah devletinin gamsız ve ufuksuz feministlerinin, politik mücadeleyi 'keyfince yaşama' yaşam-tarzcılığına indirgemesinin hemencecik kabul görmüş olmasıdır. Nasıl sürekli çikolatalı dondurma yemek pek de faydalı bir şey değilse, kadınsı kıyafetlerin getirdiği 'özgürlük' de aslında, ihtiyaç duyulan özgürlük değil, uğruna mücadele edilen özgürlük yerine egemenlerin verdiği yalancı memedir. Egemenlerin, çikolatalı keki, ekmek olarak dayatması hem iktisadi manada pahalı hem de diyetetik manada zararlıdır. Hem cüzdanınız erir, hem de sağlığınız bozulur.

Şimdiye kadar pek de örneklendirmediğim feminenliği sanırım artık biraz daha berraklaştırabilirim. Örneğin genelgeçer kadın kültürlerinin şu edimlerinin, bırakın feminizmi, adalet ve eşitlik gibi en basit ahlaki ilkeleri dahi ihlal ettiğini düşünüyorum: saç boyama, makyaj, etek, kadın çorabı, kadın ayakkabısı, kadın çantası, zayıflık, sütyen, tanga, kadın sünneti, epilasyon, çocuk bakımı angaryası. Listeyi benzer şekilde uzatmak mümkün, ancak burada duralım şimdilik.

İşin daha da tuhafı, insanları kadınların kaldırmalı sütyenle özgürleşebileceğine inandırmanın, kapitalizmin en büyük ve belki de en sinsi 'başarılarından' biri olduğunun görülemiyor olması. Batılı kadının, saçlarını istediği zaman maviye boyayabilmesinin, bilhassa doğulu kadın üzerinden bir 'özgürleşme' edimi olarak kodlanması da bu 'başarının' diğer yansımalarından biridir. Benzer bir şekilde, düşük bel pantalonundan tangasını gösteren kadının da, tesettürlü kadın üzerinden, 'özgür' olarak tanımlanması da yine bu yaklaşımın bir sonucudur. Benzer bir kodlama, sıraladığım edimlerin 'kadınlık hali' olarak ötekileştirilmesi ve bireylerin sanki kadın olduklarını ispatlamaları gerekiyormuş gibi bu edimlere dolaylı baskılarla itilegelmesinde görülmektedir: 'Kadın dediğin suratına azıcık renk verir ve memelerini biraz büyük gösterir'.

Büyük düşünür Emre Yılmaz'ın eski bir vecizesini buraya uyarlamak mümkün. Eskiden egemenler, zorla işçi toplar ve onları şiddet uygulayarak karın tokluğuna çalıştırırlardı. Kapitalizmin başarısı, artık işçilerin gönüllü olarak, karın tokluğuna çalışmak için işverenlere tıpış tıpış gitmesidir. Emre Yılmaz'ın bu gözlemini, sahte-feminizmin kadınları hapsettiği boyalı saçlara da uygulamak mümkün. Viktoryen döneme kadar, kadınları tuhaf ve vahşi yöntemlerle tehdit ederek ya da korkutarak 'feminenleştirmeye' çalışan 'erkeklerin', artık uğraşmasına gerek yok. Zira, kadınlar artık neredeyse tüm boş zamanlarını ve bununla birlikte insan üstü bir emeği ve çabayı kendilerini 'güzelleştirmeye' harcıyorlar. Erkekler de arkalarına dayanıp, gönüllü kölelerinin güzelleşmek ve zayıflamak için çırpınışlarını seyrederek biralarını tokuşturuyor.

Fakat, dikkat edelim, bu edimlerin bazılar içkin olarak zararlıyken bazıları 'o kadar da' zararlı değildir. Örneğin, ne kadar organik ve vegan olsa da, makyaj kimyasal kirlilik yaratmakta, saç boyası da biyokimyasal zararlarının yanında, tuhaf bir gençlik ikonası yaratarak kadınları genç görünmeye mahkum etmeye gayret etmektedir. Kimi radikal feminist düşünürler, benim verdiğim listeyi çokça genişletmekte ve tüm bu edimlerin kadınlara az ya da çok, fiziksel ya da biyolojik, düşünsel ya da ruhi zararlar verdiğini net bir şekilde tanıtlamaktadırlar, ki bu yazarların bir kaçına önceki yazılarımda detaylıca değinmiştim.

Ancak, tıpkı içki içmek gibi, insanlar bazen zararlı şeylerden zevk alabilmektedir. Benim bununla ilgili bir derdim yok. Asıl sorun, zarar verici edimlerin, toplumsal kabül görerek doğallaştırılıp içkinleştirilmesi ve buna bağlı olarak bir tarafın (genelde kadınların) her zaman kaybeden veya zararlı çıkan olmasıdır. Bu adaletsizlik ve eşitsizlik, kadınlar her ne kadar gönüllü bir şekilde bu edimlere iştirak ediyo da olsa, politik bir sorundur. Kaldı ki, bir çok feminist düşünür, bunun gönüllü görünen ancak zoraki bir iştirak etme hali olduğunu, zira düşünme kabiliyeti olan bir kadın bireyin, dışarı çıkmadan önce, her seferinde (istatistiklere göre) 30 ila 50 dakikayı ayna karşısında geçirecek kadar müsrif olamayacağını ima etmektedirler.

Bu konuyu daha önce bir çok yazımda eşelemiştim. Bu yazıda değinmeye çalıştığım diğer bir nokta, toplumsal kabülün yarattığı konformizmin aslında, cinsel devrimi ileri götürmede topluma ket vurması meselesidir. Örneğin, pornografik yayınlarda akla hayale gelen her tür cinsellik edimine dair numuneler bulmak mümkümken, kamusal alanda sevişmek hala toplumsal manada deneyimlenememektir. Büyük şehirlerde gördüğümüz 'seksi' kadınlar, inşa edilen kodlarla cinsel aktiflik mesajı vermeye çalışsalar da kendilerince, bu insanların çoğunun seksten anladığı dört dakikalık bir misyoner debelenmesidir. Bununla birlikte, sevişmeyi çağrıştıran hemen her şey birer sembol olarak kabul görmekte ve sevişmenin kendisinin yerini almaktadır - zira bu hem karlı, hem ucuz, hem de kolaydır. Örneğin, şehirli burjuva kadınlar, Jimmy Choo ile orgazm olmayı, cinsel partnerle emek sarfederek doyuma ulaşmaya tercih etmektedir (Batı memleketlerindeki yaygın bir kadın ayakkabı mağazasının adı 'Shoegasm'dır: ayakkabı manasına gelen İngilizce 'shoe' sözcüğüyle orgazm sözcüğünü birleştirerek elde edilen bir neologizm). Toplumun her sınıfında, cinsellik sembollerinin cinsel doyum yaratma aşamasına ulaşabilecek kadar derin bir şekilde cinselliğin kendisiyle yer değiştirmesi, sadece feminizmin değil, anarşizmin de doğrudan müdahale etmesi gereken hususlardandır. Zira, bu en hafif tabirle, muhafazakar ideolojinin kendini, bu sefer akıllıca bir şekilde, yeniden inşa etmesidir.

Ket vurulan yaratıcı cinsellik türlü türlü şekilde dile getirilebilir. Dolayısıyla, sormadan edemiyorum. Donumu pantalonumun üstüne giyebilmek için illa ki Süpermen mi olmalıyım? Benzer şekilde, bence cinsel bir oyuncak olan tangasını düşük bel pantalonundan sergileyerek sokakta rahatça gezebilen sevgilimin, örneğin, başka bir cinsel oyuncak olan belden bağlamalı dildosunu da pantalonunun üstüne takarak sokakta yürüyebileceği günleri görmek için ne kadar beklemem gerekecek acaba?

Bu noktada, sahte feministlerin eleştirilerini merak ediyorum. Neye hizmet ettiği anlaşılamayan bir şekilde, kendilerini seksapellikle özgürleştirmeye çalışan bu feministler, acaba ne zaman cinsiyetçi heteroseksizme hizmet ettiklerini anlayacaklar? Benzer eleştiriler, bilhassa travesti/transseksüel altkültürlere de yöneltilmiştir. Zira, öyle ya da böyle, TT bireyler, kadınlığı aslında kozmetik cerrahiyle yeniden inşa etmektedir. Dolayısıyla, fenomenolojik olarak, kadınlık ince ses ve bir çift memedir bu durumda. Neticede, kuramsal manada, kadınlığın ve erkekliğin ne olduğu, transseksüelizm zemininde oldukça mühim bir sorudur. Bir erkeğin, kadına dönüşmesi, kadının ne olduğu sorusunu yanıtlamada elzem bir vakadır. Benzer şekilde, bir kadının erkeğe dönüşmesi de, erkeğin ne olduğu sorusunu yanıtlamada önemli olacaktır.

Sahte feminizmin bana getirdiği ilk ezbere eleştiri, (yukarıda sıraladığım feminen edimleri takip eden) kadınların hayatını zorlaştırdığımdır. Bu iddia, gülünçtür; zira öncelikle ben hiç bir zaman 'kolay bir hayat vaadetmedim'. Kaldı ki, örneğin, bir çok toplumda otobur bir diyet sürdürmek de oldukça zordur hem sosyal hem pratik manada. Ancak, bu, etobur olmanın politik ve ahlaki yanlışlarını örtmemektedir. Dolayısıyla, aslında o zorlukları yaratan ben değilim - mücadelenin kendisi zor.

Aldığım diğer bir eleştiri de, 'toplumu kutuplaştırdığım' ve kategorik olarak yaklaştığım için, makyaj yapan feministleri dışladığımdır. Bu eleştiriye sonuna kadar katılıyorum. Nasıl, iskender kebap yiyip, hayvan hakları eylemine gelen zavallıları politikadan dışlıyorsam, gönüllü ya da iradi de olsa, cinsiyetçi kadınlık yaratımına katkıda bulunan sahte feministlerin feminizmi, bir yaşam tarzı lümpenliğine indirgediğini düşünüyorum. Bu bilhassa, 80'lerde, feminizmin hemen tüm legal ve hukuki taleplerini batı memleketlerinde almasının ardından düştüğü politik bocalamanın bir ürünüdür. Kadın özgürlüğü mücadelesinin erkekleri de özgürleştireceğini düşünürsek Kaos GL'nin sloganına benzer şekilde, tutarlı bir özgürlük hareketinin aslında tüm toplumsal sınıflar için gerekli olduğunu görebiliriz.

Sonuç olarak, cinsellik ve bilhassa genelgeçer kadın kıyafetlerinin ve edimlerinin kapitalizm tarafından yeniden kurgulanmasının ve dahası, ya sabır, bu kurgunun evrensel bir özgürleşme olarak idrak edilmesinin yarattığı sosyopolitik sorunları kısa bir yazıda anlatabilmem imkansız. Elbette atladığım ve kısaca geçiştirdiğim onlarca husus var, kabul. Sabırla, adım adım tüm bu ihlalleri sıralayabilmeyi umuyorum zaman içerisinde.

Peki, bu sorunu nasıl çözebiliriz? Benim bu konudaki müdahalem sadece bir boykot çağrısı değil elbette. Zira, nasıl askerliği boykot etme, militarizmi ve savaş aygıtını yok edemeyecekse, korkakça bir geri çekilme stratejisinin bu alanda işe yaramayacağını düşünüyorum. Örneğin, hayvan özgürleşmesi eylemcileri nasıl kürk giyenlere bakıp, 'ben kürk giymiyorum ya, bu bana yeter, başkasına karışamam' demiyorsa ve eylemliliğe kalkışıyorlarsa, radikal feminist eylemciler de, bir sınıf olarak kadınları ezen 'süslü' kadınlara karşı benzer bir mücadeleye girişmelidir. Zira, kadın olmak feminizmin bir önkoşulu değildir ve olmayacaktır.dın olmak feminizmin bir önkoşulu değildir.