tumblr counter
Feminizmin Spermle İmtihanı | Can Başkent

Can Başkent

logic and the rest...

FEMİNİZMİN SPERMLE İMTİHANI

CAN BAŞKENT

Geçtiğimiz günlerde (2011 Nisan ortası) Amerikan basınında çıkan oldukça önemli bir haber gözden kaçtı (http://well.blogs.nytimes.com/2011/04/15/sexism-charges-divide-surgeons-group/?scp=1&sq=college%20of%20surgeons&st=cse). Amerikan Cerrahlar Odası’nın başkanı Lazar Greenfield, 14 Şubat Sevgililer Günü’ne denk gelen Oda bülteninde bir editoryal yazar. Bu yazıda, Greenfield, spermin (dölün) kadınlar üzerinde ruh sağlığını iyileştirici etkilerinden söz eder tıbbi araştırmalara atıfta bulunarak. Ardından, yer yerinden oynar. Greenfield editörlükten istifa eder, tartışmalar gene sona ermez.

Meselenin detaylarına değinmeden önce, Amerika’daki tıp organizasyonlarının yapısına kısaca değinelim. Amerikan Cerrahlar Odası (American College of Surgeons), ülkedeki cerrahları en büyük bilimsel örgütü. Uzmanlıklarını bitirmiş cerrahları, bünyesine sınavla kabul ederek onlara ilave ünvanlar vermekte, cerrahların belirli aralıklarla bilimsel muayene ve sınavlarını yapmakta, bilimsel ve tıbbi manada cerrahların mesleki başarı ve saygınlıklarını devam ettirmekle mükellef, oldukça geniş bir örgüt Cerrahlar Odası. Dolayısıyla, Oda’nın seçilmiş başkanının yazdıkları da epey önem taşıyor.

Öyküyü biraz baştan alalım. 2002 yılında, New York Eyalet Üniversitesi’nden (State University of New York, Albany) bir grup araştırmacı, dölün antidepresan etkileri üzerine saygın bir akademik tıp dergisinde makale yayınlar. Makalenin özetini (abstract) aynen alıntılayım ( http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/12049024 ):

Cinsel olarak aktif üniversite öğrencisi kadın deneklerde, prezervatif kullanımı, üreme kanalındaki sprem varlığının dolaylı bir ölçütü olarak, Beck depresyon ölçeğiyle ilintilendirilmiştir. Prezervatif kullanmadan seks yapan kadınlar daha az depresif olmakla kalmamış, prezervatifle seks yapan kadınlarda depresyon belirtileri ve intihar girişimleri prezervatif kullanımı tutarlılığıyla doğru orantılı olmuştur. Prezervatif kullanmayan kadınlarda, depresyon derecesi, en son seks yaptıkları süre arttıkça artmıştır. Bu veriler, dölün depresyon belirtilerini engelleyeceğine dair ihtimalle ve bulgularla tutarlılık göstermektedir. Bu bulgular, vajinanın dölün yapısındaki bir iki maddeyi emdiğine ve bu maddelerin döle maruz kaldıktan bir kaç saat içinde kanda tespite edilebileceğin göstermektedir.’

Greenfield, sevgililer gününe denk gelen Oda Bülteni’nde bu makaleyi alıntılayarak, yorumlar yapar ve der ki ‘Bu makale kadınla erkek arasında Aziz Valentin’in tahmin ettiğinden daha fazla bağ olduğunu göstermektedir’. Akabinde, yer yerinden oynar, Greenfield, değindiğimiz gibi, editörlükten istifa etmek zorunda kalır ve yine de çalkantı bitmek bilmez. Oda’nın Yönetim Kurulu’ndaki kadınlar bir bildiriyle, Greenfield’in istifasını talep etmekteydiler bu yazı kaleme alındığında.

Sözü edilen istifa taleplerini destekleyen yazılar, cerrah kadınların azlığından, bu sayıca noksanlığın ardındaki erkek egemen sistemden, bu erkek egemen sistemde ezilen kadınlardan söz etmekte. İşin tuhafı, kimse, örneğin, Greenfield’in atıfta bulunduğu makaleyi yazan araştırmacılara sataşmamakta. Tek suçu bu makaleyi alıntılamak olan Greenfield’in kabahati nedir peki?

Elbette, ilk akla gelen kabahat, Greenfield’in yorumunun heteroseksist ve cinsiyetçi olduğudur. Zira, kadın-erkek arasındaki cinsel bağın faydalarından söz etmiştir. Gelin, biz de bu faydalara bir ikisini ekleyelim. Örneğin, kadın-erkek çiftler, doğal olarak çocuk sahibi olabilir. Bununla beraber, cinsel salgıları, Greenfield’in de değindiği gibi kimi faydalar sağlamaktadır. Kadın orgazmının, cinsel birleşmeyi körükleyen, döllenmeyi kolaylaştıran faydaları üzerine onlarca araştırma vardır.

Burada atlanan önemli bir nokta var. Her ne kadar bilimsel araştırmalar, bu biyolojik ‘uyumu’ doğruluyor olsa da, bu araştırmaların hiç biri ne ‘kanun hükmünde kararnamedir’, ne de mantıksal bir zorunluluk ya da bağ gerektirmektedir. Örneğin, benzer şekilde, aslanın ceylanı katlederek yemesi, nasıl İsrail’in Filistin’i ezmesine gerekçe gösterilemezse, heteroseksüel çiftler arasındaki ilişkinin biyolojik boyutları, aslında, eşcinsel ya da trans çiftlere yönelik bir tehdit de oluşturmaz.

Peki bu alınganlık niye? Elbette, bir çok neden öne sürülebilir. Toplumsal baskıdan tutun da, insanların çoğunun heteroseksüelliği bir norm olarak algılamasına kadar bir çok gerekçe sıralanabilir haklı olarak.

Ama yine de, unutulmamalıdır ki, bu gerekçelerin hiç biri bilimsel bir araştırmanın sonucu yanlışlamaz. İstediğiniz kadar bilim karşıtı olun, istediğiniz kadar Feyerabend’i okuyup kendi boş felsefenize yorun, ya da istediğiniz kadar, bilimin ve tıbbın boş olduğunu iddia edin, gene bu araştırmayı yanlışlamış olmuyorsunuz. Diğer bir deyişle, bilim hakkında spekülasyonlar yapmak ya da bilim hakkında politikalar yapmak, bilimsel araştırmaların değerini azaltmaz. Nasıl, matematikçilerden nefret etmeniz, onların yaptıkları matematiğin önemini ve değerini azaltmıyorsa...

Önceki, tepki çeken ve anlamsız argümanlarla saldırılan yazılarımdan birinde, bu sendroma karşı ne yapacağımızı sormuştum: ‘Acaba, feminist biyologlar yetiştirip, harıl harıl karşı atak için hazırlanmalı, kadınların “üstün” olduğunu gösteren deneyler keşfetmeye mi çalışmalıyız?’ Bu tezime akli bir cevap alamadığım gibi, tartışma düzeysiz bir şekilde kişilik saldırısına ve ego savaşına döndü (http://goo.gl/eRvUW). Her şey bir yana, bu topraklarda güncel feminist literatürü takip etmenin bir lüks olduğunu, dahası dayanaksız argümanların yüksek sesle söylenmesinin bir tartışmada haklı çıkmak için yeterli olduğunu da öğrenmiş oldum.

Konuya dönelim. Neden bilimsel araştırmaların, bizi haklı çıkarmasını bekliyoruz bu kadar çaresizce? Aynı sendrom, örneğin, haklı çıkmak isteyen vegan’larda (ben de bir veganım), zencilerle beyazların denkliğini savunanlarda da netlikle görülür.

Eh, bu alınganlık ve güvensizliğin ardında aslında, bilime dayanan tuhaf bir metafizik inanç yatıyor, bunu görmek zor değil. Diğer bir deyişle, yukarıda değindiğim araştırmalara saldıranlar, aslında bilime, bu araştırmaları yapanlardan daha fazla inanıyor ve güveniyorlar. Öyle ki, bu güvenlerinin sarsılmasından, bilimin hemen her argümanının politik doğruluğu sağlamasını arzuluyorlar.

Dolayısıyla, eğer döle maruz kalmak, cinsel olarak aktif kadınların depresyondan uzak kalmasını sağlıyorsa ve buna değin tutarlı kanıtlar varsa bile, gene de bu verilerden mantıksal olarak çıkarılamayacak sonuçlar da elbette vardır. Örneğin,

  1. Bu kanıtlar, kimseyi heteroseksüel olmaya zorlamamaktadır.
  2. Bu kanıtlar, hiç bir kadını cinsel olarak aktif olmaya zorlamamaktadır.
  3. Benzer şekilde bu kanıtlar hiç bir erkeği de cinsel olarak aktif olmaya zorlamamaktadır.
  4. Bu kanıtlar, hiç bir kadının döle maruz kalması ‘gerektiğini’ de savunmamaktadır.
  5. Betimleyici bir veriden, gereklilik sonucunu çıkarmak, aşina olanlar bilecektir, Hume’un uzun yıllar önce dikkati çektiği tümevarım sorunudur.

Çok uzatmadan, kısaca bağlayalım. Tüm bu argümanlar bir yana, politik sorun şudur. Değindiğim araştırmalara saldıran zayıf ve biçare argümanlar feminizmin yanlış okunmasına ve anlaşılmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla, bu dayanaksız argümanların feminizimin temsili meselesinde yol açacağı sorunlardan, feminizmin kitleselleşememesinden, yanlış anlaşılmasından ve hatta düşmanlar edinmesinden, bu düşüncesiz argümanları türetenler ve üretenler sorumludur.

Yapılması gereken, karşı-saldırıdan ziyade, feminist düşüncenin fikri açmazlarını işaret etmek, biyolojik bilimleri tu-kaka dışlamamak, nihayetinde de daha empatik ve sakin bir politika belirleme gerekliliğine değinmektir.