tumblr counter
Canım Sıkılıyor! | <a href="http://canbaskent.net">Can Başkent</a>

Can Başkent

logic and the rest...

CANIM SIKILIYOR!

CAN BAŞKENT

0.

Kendimi bildim bileli benim canım çok çabuk sıkılır. Bu yetmezmiş gibi canım sıkıldığı için sürekli suçlanagelmişimdir. Can sıkıntısı tek başına yetmezmiş gibi bir de bunun üstüne suçluluk duygusu tuhaf bir ikili oluştururdu. Bu yazıda hen bu suçluluk duygusundan kurtulmak hem de can sıkıntımı gidermek için seçtiğim iki kitap üzerinden can sıkıntısını anlamaya çalışacağım. Seçtiğim iki kitap, Svendsen’in Philosophy of Boredom (Türkçesi: Sıkıntının Felsefesi, Bağlam Yayınları) ve Radden’in derlediği Nature of Melancholy (Melankolinin Doğası), can sıkıntısının arkeolojisi ve felsefesi üzerine yoğun ve derin okumalar sunmakta. Kitapların başlığına yansıyan bu iki konu her ne kadar ilk bakışta çok da benzer görünmese de, yazıda irdeleyeceğim, can sıkıntısı ve melankoli üzerine düşünmek, felsefenin (ve dolayısıyla edebiyatın ve siyasetin) ilgi çekici sahalarına değinmemezi sağlayacak. Bu kısa yazıdaki amacım, elbette ki bu muazzam sahanın bütüncül bir panoramasını sunmak olamaz. Can sıkıntısının, gerek politika gerekse de felsefe üzerindeki yansımalarını anımsatıp meseleye dair yeni bir okuma yaratmanın ilk çabası olarak görülmelidir bu yazı.

1.

Can sıkıntısının, felsefenin ciddiye aldığı bir konu haline gelmesi, değineceğiz, oldukça yenidir. Ancak, can sıkıntısı dolayımlarındaki kimi kavramları düşünce tarihinde bin yıllardır görmek mümkün. Melankoli ve tembellik, belki de can sıkıntısı kadar spesifik olmasa da, insanın içindeki o sıkıntıya dair analizlerin odaklaştığı meşhur kavramlardan. Örneğin, tembellik Orta Çağda yedi Hıristiyan günahtan biri olarak irdelenegelmiştir, malum. Onüçüncü yüzyılın ünlü keşişlerinden Thomas Aquinas başyapıtı Summa Theologica’da buna değinir. Thomas, tembelliği ‘dünyadaki azap’ ile özdeşleştirir. Zira, bu ruhani azap, Thomas’a göre, bireyi tanrısal ruhtan uzaklaştırır ve böylelikle tembellik yedi büyük günahtan biri olur konumlandırılır. Tembellik sadece tanrıdan değil, aynı zamanda dünyadan da kaçıştır. Böylelikle tembel, umursamaz olur. En nihayetinde de, en uç şekliyle, tembellik intiharla son bulur.

Melankoli ise, bilim tarihinden hatırlanacaktır, Eski Yunan’ın ünlü hekimlerinden Bergamalı Galen dahil olmak üzere bir çok düşünürün çözüm ve tedavi önerdiği bir “hastalık” olarak kavramsallaştırılmıştır. Anımsayalım, Eski Yunan ontolojisinde dört meşhur element vardır: hava, su, toprak, ateş (genç arkadaşlar yanılmasın, tahta bu elementlerden biri değil). O devrin fizyolojisi ve tıbbı da, Hipokrat’tan beri, bu dört elementi yansıtır. Eski Yunan tıbbında, sağlıklı olma insan vücudundaki dört tür sıvının dengeli bir ilişkisi olarak tanımlanır: kan, balgam, sarı safra ve kara safra. Kara safra’nın Antik Yunancası ise melas (siyah) ve khole (safra) sözcükleridir ve görüldüğü gibi, bu da melankoli sözcüğünün kökenidir. Dolayısıyla, melankoli hali, Eski Yunan ve nispeten Orta Çağ tıbbında, özellikle Galen ve İbn Sina’da, kara safranın fazlalığından veya dengesizliğinden kaynaklanan bir tıbbı durum olarak tanımlanır. İlginçtir, bu yaklaşım neredeyse ondokuzuncu yüzyıla dek egemenliğini sürdürür. Gerek gotik edebiyatta, gerekse melankolik hüznü güzel ve asık suratlı genç bir kadınla özdeşleştiren egemen kültür nedeniyle, melankoli çağlar boyunca sosyal bilimlerin çoğu sahasında ilgi çekici bir araştırma alanı olarak var olmuştur.

Batı dillerinde melankoli ya da depresyon veya bunlara benzer sözcüklere ifade edilen bu ruh halini ifade etmek için doğu dillerinde hepimize aşina olan başka bir sözcük var: hüzün. Arabesk bir tanrısalcılıktan tutun da sufizme dek kökenlerini takip edebileceğimiz hüzün, modern edebiyatımızda da türlü türlü şekilde, hatta Pamuk’un burjuva İstanbul’unda bilhassa, kendini gösterir. Doğulu hüznün, tembellikle, edilgenlikle, vazgeçmişlikle ve dolayısıyla melankoliyle olan bağını görmek için aynaya bakmamız yetecek. Seattle grunge’ını bu topraklarda en iyi yansıtan Müslüm Gürses şarkılarına; zam isteyen sendikal eylemlerde bile, asi ve asabi bir ruh halini dahi aşan bir gözyaşı haline vesile olan bu hüzün, belki de melankolinin türevlerinden biri olarak okunabilir.

Melankolinin diğer bir popüler kültür okumasını da Japon anime çizgi filmlerinde görmek mümkün. Kimi ga Nozomu Eien (Arzuladığın Sonsuzluk) belki de bu hüznün Japon animelerindeki en etkileyici yansımalarından biri. Sürreel büyüklükteki abnormal göz grafiklerine rağmen, anime karakterlerinin gözlerinin dolu dolu oluvermesi, bu hüznü hemencecik hangimize aksettirmez?

2.

Melankoliye dair o ünlü soru, benim bildiğim kadarıyla ilk defa, şaşırtıcı olmayacak elbette, Aristo tarafından dillendirilmiştir: “Neden felsefede, devlet adamlığında, şiirde veya sanatta öne çıkan adamlar kara safradan kaynaklanan hastalıktan muzdariptir?”. Meşhur örnekler ise, Aristo değinir, Empedokles, Eflatun ve Sokrat’tır. İkinci yüzyılda yaşayan Galen ise, bir tıpçı olarak kara safra hastalığına eğilir. Melankolikleri tedavi etmek için evvela onları dengeli beslemeli, fiziksel egzersiz yaptırmalı (şaşılacak şey, ama gerçekten ikinci yüzyılda da fiziksel egzersizin sağlığın temel bir koşulu olduğuna değinilmiş), uykusuz bırakılmamalı ve asabiyetten muzdarip olmadığından emin olunmalıdır.

İbn Sina ise, başyapıtı Kanun’da, melankolinin belirtileri olarak kötü muhakeme, nedensiz korkular, asabiyet, yalnızlıktan hoşlanma, titreme, baş dönmesi ve karın bölgesinde karıncılanmayı anar ve hastalığın sebebi olarak, yine, kara safradan söz eder.

Melankolinin edebiyattaki yansıması düşünülünce akla ilke gelen eserlerden biri Goethe’nin yirmi beş yaşında yayınladığı opusu “Genç Werther’in Acıları”dır. Eserde, aşık, melankoliktir ve sevdiceği Charlotte uğruna intihar eder: “ Adieu, Charlotte, adieu, sonsuza dek!”. Melankolik diğer bir anime olan Vampire Hunter D’de de, kahramanımız vampir, gündüz vakti kendi hayatı pahasına da olsa sevdiceği Charlotte uğruna hayatını riske atmaktan çekinmez.

Onsekizinci yüzyıla gelelim. Kant’ın, yaşadığı çağ itibariyle, düşünce tarihinde değinmediği pek az konu vardır. Melankoli, bakınız, bunlardan biri değildir. Kant, ruhun bilişsel kabiliyetinin iki hastalığı olduğunu belirtir: melankoli ve mania. Melankolik insan, Kant’a göre, düşünce şeklinin düzgün olmadığının farkındadır, ancak bunu kontrol edememektedir.

3.

Can sıkıntısının felsefesi ise, Aristo’dan beri öyle ya da böyle gündemde olan melankoliye nazaran, çok daha sonraları tartışılmaya başlanmıştır. Can sıkıntısı, bu minvalde modernizmin bir problemi olarak oluşmuş ve varoluşçulukla beraber değinilen meselelerden biri olmuştur, zira Norveçli filozof Hellesnes’in de sorduğu gibi “Varoluşsal olarak can sıkıntısından daha rahatsız edici ne olabilir?”.

Svendsen, bu minvalde sürdürdüğü araştırmalarda, kadınlara kıyasla daha fazla sayıda erkeğin canının sıkıldığını ve erkeklerin kadınlara nazaran can sıkıntısından daha fazla şikayet ettiğini apolitik olarak gözlerken, bu gözlemleri Nietzsche’nin kendi gözlemleriyle ilişkilendirmiştir. Benzer mukayeseleri, gençler ve yaşlılar; sanatçılar ve işçiler arasında da yaparak konuya dair ilk temel gözlemleri, yine apolitik olarak, yaparak, meseleye dair ilk adımları atmaya gayret eder Svendson.

Ben bu yazıda, can sıkıntısının kökenlerine değinirken, bu okumayı Svendsen üzerinden yapıp, konuyu Kierkegaard’a dek götüreceğim. Kierkegaard, o alışıldık Hıristiyan felsefesiyle, can sıkıntısının bütün kötülüklerin kaynağı olduğunu söylemiştir. Svendsen ise burada tartışmayı aksi bir istikamate çekerek, sosyolog Nisbet’in can sıkıntısının aynı zamanda bir çok kötülüğün nihayetlendiricisi olarak gördüğüne de değinir. Kierkegaard nasıl, insanların can sıkıntısı nedeniyle katil dahi olduklarını iddia ediyorsa, can sıkıntısını verdiği bunalım insanları cinayete sevk eder; Nisbet de katillikten canları sıkıldıkları için katillerin daha fazla insan öldürmediklerine değinmektedir. Bu, ilginç bir noktadır. Zira, bir çok psikolojik araştırma cinayetlerin çoğunun bir tutkuya ilişkin işlendiği fikrini gösterirken, can sıkıntısının soyut bir kavramsallaştırma olarak, kötülüklerin kaynağı olduğunu düşünmek, ilave kanıtlar isteyen bir düşünce deneyidir. Dikkat edelim, cinayetin felsefesi hala çok işlenmemiş bir etik sahasıdır ve bu konuda bildiklerimiz inanın çok az. Evrimsel olarak, çiftleşme ve beslenme gibi bilindik psikozoolojik nedenler dışında kendi türünü öldürmekten zevk alabilen tek tür biz değil miyiz? Dolayısıyla, can sıkıntısının bizlerin kendi türümüzü yok etmesine dek varabilecek bir ahlaksızlığın kökeni olduğunu iddia etmek, zannedildiği gibi vahim bir çıkarsama değildir.

Zira Svendsen’e göre, can sıkıntısı; melankolinin yaratıcılıkla, bilgelikle ve güzellikle ilişkilendirilmesi gibi sevimli bir ilişkiye sahip değildir sanatsallıkla. Ayrıca, depresyon kadar da ciddi bir durum olmaması nedeniyle, can sıkıntısının felsefe gündemine gelmesi, yazara göre, oldukça gecikmiştir. Buna rağmen, düşünce tarihinde can sıkıntısının önemli rol oynaması insanlık tarihi kadar eskidir yine de. Jenesis mitolojilerinin çoğunda Adem’in canının sıkıldığı anlatılır. Üç büyük Fırat - Nil mitolojisi de bu konuda tanrılarının yeri altı günde yarattığına ve yedinci günde dinlendiğine ve belki de canının sıkıldığına değinir. Bir çok yaklaşıma göre, Adem’in cennetten kovulmasının nedeni canının sıkılmasıdır. Kimileri, dünyanın ve evrenin yaratılışının nedeninin tanrının veya tanrıların canının sıkılması ve bu nedenle sınayacak ve oynayacak minyonlar yaratması olarak görür. Tüm bu yaklaşımlar, dikkatli olalım, tutarlı ve mitolojik olarak anlamlıdır. Fakat, can sıkıntısı, tüm bu kavramsallaştırmalarda gene de varoluşçuluğun, Kierkegaard’dan sonra filizlenen sarsıcı felsefesinde oynadığı kadar büyük bir rol oynayamamıştır. Aquinas’tan da hatırlanacaktır, zaten sonrasında da tüm bu mitolojilerde ve dinlerde can sıkıntısı lanetlenmiştir.

Can sıkıntısına dair en sarsıcı analizlerden biri, Svendsen değinmiş, Walter Benjamin tarafından sunulmuştur. Modernizmin moda ilkesi, yani ‘yeni’nin bengi dönüşsel bir şekilde tekrar tekrar doğması, görülecektir ki can sıkıntısı yaratır. Yeni’den sıkılırız ve yeni bir yeni isteriz, ta ki yeni yeniden de sıkılana dek. Bu mekanizma, can sıkıntısı olmadan işlemez. Modernizmin ilerleyici ve gelişmeci zihniyeti bir nevi, demek ki, bize can sıkıntısı dayatır. Bizler can sıkılan yaratıklarızdır, bizler can sıkıntısı kapasitesine sahip yaratıklarızdır. Nisbet’in de değindiği gibi sadece insanların canı sıkılabilir. Schopenhauer da bizi bu noktada yalnız bırakmaz: “her insan yaşamı acı ve can sıkıntısı arasında gidip gelir”. Tüm bu varoluşçu tınıların nereye gittigini gormek zor değil. Kapitalizm ve tüketim kültürlerine en kaba çözümlemeyle dahi bağlanabilecek hissiyattan benim çıkardığım iki temel ders var. Birincisi, kapitalizm ve “cennetten kovulmamız” gibi tüm diğer şeytanlıkların sömürdüğü insan duygulanımlarından biri can sıkıntısıdır. Canı sıkılan insan kimi zaman kendini cennetten artırabilir, canı sıkılan insan başkalarını öldürür, kimi zaman da süründürür. Çıkardığım ikinci ders, ilerleme kültürlerinin primitivist eleştirilerinin de aslında modernizm kaynaklı olmasıdır.

Heidegger can sıkıntısı üzerine, konuya odaklı ilk çalışmayı üreten düşünürdür. Heidegger işe bireyin bir şeyle canının sıkılması ve bireyin başka birinin canını bir şeyle sıkması arasında ayrım yapmakla başlar ve ikinci seçeneğin daha derin bir can sıkıntısı yarattığına değinir.

4.

Freud’ün bu tartışmalara en büyük katkısı, 1917 yılında yayımladığı makalesinde melankoli ve yas arasında kurduğu bağdır. Freud makalesine, rüyalar nasıl narsistik kişilik bozukluklarına ışık tutuyorsa, yas duygusunun da melankoli haline ışık tutacağına değinerek başlar. Svendsen’in de altını çizdiği gibi, Freud’a göre, yas esnasında dış dünya boş ve noksan olur, melankoli esnasında ego boş ve noksan olur. Can sıkıntısı halinde ise, Adam Phillips’e göre, hem dış dünya hem de ego boş ve noksandır. İşte bu nokta, can sıkıntısının öneminin altını kalın kalın çizer. Freud’u takip edeceksek, melankolik boşluk halinin sanatla kendini ifade etmesi zordur, bir yaratıcı itki ister. Bu yaratıcı itkinin de yansıtabileceği dolu bir dünyanın varlığını da varsayar. Can sıkıntısının melankoliden ayrıldığı nokta da budur. Can sıkıntısı, yaratıcı ya da sanatsal bir itkinin varlığına rağmen, bunu yansıtabileceği, değer verebileceği bir dünya öngörmediği için, kabaca anlatayım, üretime dönüşmez. Melankoli, bireydeki boşluğu dolu dünyayla ilişkilendirebiliyorken, can sıkıntısı ise dış dünya ve birey arasındaki diyalektik gerilim nedeniyle bir üretkenlik yaratamaz. Bir çok düşünüre göre, sol düşüncelerin, yazının başında andığım Hıristiyan felsefelere benzer bir şekilde, can sıkıntısını kötülemesinin nedeni de bu Freudyen ayrımda yatmaktadır.

5.

Bu yazıda can sıkıntısının politikasına pek değinmedim. Benzer şekilde, edebiyattan, hepimizin kısa bir süre düşünerek anımsayabileceği kimi alıntılarla, can sıkıntısını betimlemeye kalkışmadım. Tek kaygım, seçtiğim kimi başat örnekle, can sıkıntısı ve melankoliye dair kimi çağrışımları kısaca yad etmek ve bu iki kavramın felsefedeki ötelemelerinin muazzam olduğuna işaret etmekti.