tumblr counter
Bir Ahdnamenin Peşinde | <a href="http://canbaskent.net">Can Başkent</a>

Can Başkent

logic and the rest...

BİR AHDNAMENİN PEŞİNDE

Su Kentleri - 2

CAN BAŞKENT

0.

Bir kaç yıl önce, doğumgünümde, Venedik’e adımımı yüzlerce kitlesel turistle beraber Santa Lucia istasyonunda attım. Aklıma, o tatlı arya geldi. Büyücek istasyonun içinden kente doğru yöneldim. Neyle karşılaşacığımı bilmeden, çıkış kapısına yöneldim.

Apaydınlık bir gün ve masalsı bir manzara karşıladı beni. Aydınlığın bu kadar kuvvetli olması tuhaf bir ironi hissi verdi bana. Azize Lucia’nın adı, Latince’den ışık sözcüğüyle (lux) aynı kökenden geliyor, azizenin adının verildiği istasyondan çıkınca güçlü Akdeniz güneşine tekrar rastlamak beni, ne yalan söyleyeyim, şaşırttı.

Manzara, büyüleyiciydi. Canal Grande (Büyük Kanal), önümdeydi.

1.

Trenle Venedik’e gelirken, anakarayı adaya bağlayan uzunca bir yapay yoldan geçiliyor. Her iki tarafı da deniz olan bu yolda trenle geçerken, beklenmedik bir masalsı coğrafyaya doğru yol aldığınızın hissini yavaş yavaş almaya başlıyorsunuz.

Yolda, pek sevdiğim metal grubu Cradle of Filth’i dinlediğimi dün gibi anımsıyorum. Hatta, defalarca üstüste dinlediğim şarkı da aklımda:

Fleeing grief for foreign maps
I still played vampire aristocrat
Unloading my gun in hot, promiscous laps
Then shooting swans in a gondola
I tripped my foot on a fallen star
And there's nothing like a mouthful of Venetian tar
To let you know just who you fucking are

Venedik’e kendimi hazırlamam sadece Cradle of Filth şarkılarıyla olmadı tabii. Tamam tamam, Şekspir’in malum eserinden falan söz edecek değilim. Daha eskilere, epey eskilere gideceğim.

Osmanlı, malumunuzdur aslında, ilk ahdname’sini 1403’te Venedik’e vermiştir. Ahdname, adı üstünde, Osmanlı’nın Venediklilere verdiği vaatlerin belgesiydi, ya da hepimizin aşina olduğu tabiriyle, ilk kapitülasyondu bu. Belki bu nedenle, belki de kentim lüks ve ihtişamla özdeşleşmesinden, Venedik benim için de ahdetme kabesi olagelmiştir. Her ayak bastığımda Venedik’e, ya bir ahdımı yerine getirmenin gururu ya da yeni bir ahda adım atmanın ürkekliğini ve korkusunu yaşadım.

Kentin görkemli ve kısa tarihi aslında, felaketlerle örülmüş. İstanbul’un Osmanlıların eline geçmesi, Amerika’nın keşfi, Baharat Yolu’na alternatif olarak Afrika etrafından Hindistan’a ulaşmanın becerilebilmesi ve belki de daha da vahimi vebanın kenti bir kaç kere daha vurması, Venedik’in çöküşünü başlatan nedenler olmuş. Haliyle, tren kente yaklaşırken, bu zenginliğin yarattığı kültüre tanıklık etmenin tuhaf heyacanını hissediyordum an be an. Venedik’in cam sanatını, artık klişe haline gelmiş gondola’larını, kentin araç trafiğine kapalı olduğunu biliyordum.

Heyecanım artarken, kente ulaşmanın en romantik (ve belki de en züppece) yolunun aslında, havaalanından kente giden deniz-taksi’ler olduğunu fark ettim. İlk ahdimi suya yazdım: bir gün ben de sevdiceğimle, bunu yapacağım.

Venedik’e ulaşan tüm araçlar ve trenler, kentin girişine kadar girebiliyor. Geren Santa Lucia tren istasyonu, gerekse otopark’lar kentin nispeten girişinde. Bundan sonrası için tek yöntem ya yürümek ya da kanal araçları.

2.

Kenta adım atar atmaz, kanal otobüsü (vaporetti - vapurcuk) diyebileceğim araca yönelmekti. Kanal otobüsü, Venedik’in Büyük Kanalı’nı görmenin en ucuz ve eğlenceli yolu. Gondol ya da kanal taksisi tutmanın yüksek maliyetiyle karşılaştırılınca, kanal otobüsü, bu pahalı kentte epey yardımcınız olacak.

Kanal otobüs hatlarından sadece bir tanesi, İstanbul’un dilenci vapuru misali, kanaldaki her durakta dura dura, yavaş yavaş ilerleyerek size heyecan verici bir hoşgeldin gezisi sunacaktır.

Köprülerin altından, müzelerin berisinden, turist lokantalarının ötesinden geçerken bu vaporetti’yle, kentin dokusunu hissedeceksiniz.

3.

Venedik’in turistik kiliseleri, müzeleri, köprüleri, meydanları ve kanalları hakkında ansiklopedik bilgileri aktarmaya gerek yok burada. 117 kanalı ve 455 köprüsünü ezberlercesine, küçük sokaklarda kaybolmanın, kanallara yansıyan ay ışığını, kimi zaman tek başına kimi zaman belki de sevdiceğinizle izlemenin romantizmi ise, elbette bahsetmeye değer.

Venedik’i romantik kentlerin zirvesine konduran özelliklerden belki de en önemlisi bir su kenti olması. Suyla iç içe olmasının getirdiği sakinlik ve durgunluk, kanallardaki suyun çırpınmasına, rüzgarlı havalarda yüzünüze çarpasına rağmen, oldukça etkileyici olacaktır. Kenti bir su masalı yapan diğer bir özellik de suyu ve kanalları her takip ettiğinizde, neredeyse istisnasız aynı meydanlara ve köprülere çıkmanız olacaktır.

Venedik’in içiçe kanallar ve köprülerle örülü olmasının hemen her ziyaretçide bıraktığı izlenim, postacı sendromu diyebileceğim durum. İçiçe sokaklar ve kanalların gösterildiği haritaları kullanarak adres bulmanın neredeyse imkansız olması. Kaybolmanın, ama aslında küçücük bir adacığın üzerinde olmaktan dolayı, aslında kaybolmamak, yaşanan bu tuhaf çelişkiler ve heyacanların, aşkta da yaşanan tuhar çelişki ve heyecanlarla neredeyse birebir örtüşmesi, bana kalırsa kenti romantik yapan onlarca nedenden biri. Bu da kendi ahdnameler için mükemmel bir adres yapıyor. Sokaklarda kaybolup köşeyi dönüverince gene Büyük Kanal’a rastlamak, sanki zor günlerinizde, sevdiceğinizin koşup yetişmesi gibi bir sıcaklık veriyor insana. Bilinmeyenden, aniden bilinene adım atabilmenin heyacanını, Venedik’te her on dakikada bir yaşadım.

4.

Kentik şaşasına hayran olmamak mümkün değil. Zamanında, en kudretli ticaret imparatorluklarından biri olan kent-devlet, doğunun zenginliklerini, Marko Polo’yu yaratmakla kalmamış, bunları bir güzel pazarlamayı da bilmiş. Su kentlerinin belki de ortak özelliklerinden bu. Amsterdam’ın Osmanlı’dan çaldığı laleler ve çiniler de benzer bir kırgın milliyetçiliği sık sık körükler kimilerinde. Sadece Amsterdam sokaklarında değil, Venedik sokaklarında da beyaz yakalı turcu turistlerden gülümseyerek duyarsınız: Bizim Kapalıçarşı’da bunların allahı var be!

5.

Venedik bir müze kenti değil. Diğer meşhur turist kentlerinde bulabileceğiniz kudrette bir müze yok Venedik’te. Ama bir kaç büyük kentten aşina olduğumuz bir müze, Büyük Kanal’ın kıyısındaki romantik bir villaya yerleşmiş. Peggy Gugenheim müzesi, ilk kapitalist ultra-zenginlerden olan Gugenheim sülalesinin, Venedik’e yerleşmiş bir ferdinin bir zamanlar kullandığı evinde yer alan bir müze. Etkileyici eserler pek olmamasına rağmen, yine de ziyarete değer. Malumdur, etkileyici eserler olmamasına rağmen ziyaret edilmek, Gugenheim müzelerinin beynelmilel özelliklerindendir. Unutmadan belirtmeli, Gugenheim müzesine giderken, muhtemelen, Goethe’nin bir zamanlar yaşadığı evi de görebilirsiniz.

Kent, bir müze kenti olmamasına rağmen, kentin kendisi bir açık hava müzesi. Sadece köprüler ve kanala nazır yalı villalar, kudretli kilise ve meydanlar değil kentin dokusu. Kaldırımları, yolları, dar ve karışık sokakları, çıkmaz sokakları, çeşmeleri, duvarlara çakılmış eski tabelaları, artık hoşgörmeyi öğrendik ne de olsa, turist güruhları, Venedik’in olmazsa olmazları haline gelmiş.

6.

Venedik’i ilk ziyaret ettiğim yaz günlerinde, ahdlerimden biri, kentin gece manzarısını romantizmini paylaşmaktı bir gün.

Venedik gecelerinin bir kaç tuhaf özelliği var bana kalırsa. Bunlardan ilki, kentin geceleri ıssızlaşması. Bir müze-kent olan, tamamı koruma altında olan, neredeyse hiç süpermarketi olmayan kentin, modern hayat için aslında elverişli olmadığını görmek zor değil. Bir de bu kentte yaşamanın pahalılığıyla ve turistler için gerekli olan otel ihtiyacıyla birleşince kent yerleşik hayat için elverişsiz hale geliyor. Gece, kentte çalışanlar anakaradaki evlerine, turistler yataklarına çekilince, gece kulübü ve çılgın bir gece hayatı olmayan kent, erkenden uykuya yatıyor. İşte o saatler, kenti geşfetmek, yapay olarak aydınlanan kenti, Lucia’ya inat keşfedebilmek için muazzam bir fırsat.

Meydanların ışıl ışıl ve boş hali, o meydanları işgal eden lüks kafe ve lokantaların canlı pop-caz orkestralarının keyfi, sakin ve boş sokakların sizi karanlıkta daha da korkutucu bir şekilde kaybetmesi, dahası kaybolurken Venedik Bienalinden aşina olan o korkunç maskeleri takmış birilerinin sanki köşebaşından çıkabileceği hissi, Venedik’i masalsı yapan yüzlerce ayrıntıdan sadece bir kaçı bence.

Dolunayın Büyük Kanal’daki yakamozunu, meşhur meydan ya da köprülerden izlerken, muhakkak size eşlik eden onlarca turist olacak. Ama yine de bu, ahdnamenizi çıkarıp bir madde eklemeniz için neden değil: bir yaz gecesi rüyasında, sevdiceğinizle Büyük Kanal’a bakan bir sokakta, ayaklarınızı kanala sokarak iki üç dakika sessizce oturmak...

7.

Venedik, küçük olması nedeniyle belki, kısa sürede tüketilebilecek bir kent. Belki bu nedenle, kente bir kaç kere gitmem, bende kalıcı bir etki yarattı. Her seferinde Venedik’i bir açıdan bıraktığım gibi, bir açıdan da yepyeni buldum. Her şey yerli yerindeydi, ama her şey sanki değişmişti.

Kentin, durağan dinamizmi, bu romantizmi yaratan nedenlerden biri işte. Ahdnamenin son maddesi de bu olsun: aşk bir durağan dinamizmdir.

8.

Dönüş yolunda, trenle Venedik’ten ayrılırken, ahdnamem ve çektiğim resimler, kenti unutulmaz kıldı. Ama yine de elbette, Venedik’in arkasından el sallamam, ahdnamemin arkasından el sallamak olarak düşünülmesin sakın!