tumblr counter
Nerden Başlasam... | <a href="http://canbaskent.net">Can Başkent</a>

Can Başkent

logic and the rest...

NERDEN BAŞLASAM..

Su Kentleri - 3

CAN BAŞKENT

Bence Bodrum dünyanın en güzel kentidir.

Türkiye’den uzak kaldığımda, İstanbul’u, Boğaz’ı, tabiatı değil, sadece Bodrum’u özlüyorum. Bodrum’a inerken, kalenin görünüşünü, tatlı beyaz evleri seyretmeyi, Bodrum sıcağını, Bodrum çarşısını, Bodrum sokaklarını, Bodrum romantizmini özlüyorum.

Bodrum’un arabalarla dolup taşmasını, yerin ve göğün yapılaşmanın esiri olmasını, sıcakla mücadele etmek için çalışan klimaların atık suyunun her köşe başında tepenize damlamasını, sırf serinlemek için bakkala girip laf olsun diye su almak zorunda kalmayı, daracık sokaklarda gündüz yürürken neredeyse serap görüp sıcaktan buharlaştığınızı sanmayı, elele yürüyen çiftlerin aslında romantik bir masumiyetten ziyade sorumsuz bir şehveti temsil ettiğini hiç ama hiç umursamıyorum.

Uzun yıllar boyunca, her sene en az bir kere Bodrum’u, kısa ya da uzun süreler için, ziyaret ettim. Yazın sıcakta, orda burda pansiyonlarda kaldım. Kışın ortasında, fırtınalı kış gecelerinde rıhtımı seyrettim. Kah meşhur Tansaş’ından aldığım en ucuz şeylerle karnımı doyurdum, kah daha da meşhur pazarında aldığım otlu gözlemeyi beş altı saniyede mideme indirdim. Kah marinada nar şuruplu votka içtim cepte kalan azıcık paramla, kah ev yapımı kaçak şarapla buğuladım kafamı. Kah aquapark’ta çocuklar gibi eğlendim, kah sahilde ‘amele yanığı’ oldum.

Bodrum, benim küçük dünyamda, ‘keyif’ sözcüğünün karşılığı neredeyse. Küçük bir mopetle yarımadayı gezmenin keyfinden tutun da, serseri bir züppe gibi camları açık arabayla Tarkan dinleyerek Bodrum’un küçük beldelerinde sürtmenin zevki; ya da hadi biraz daha ehl-i keyif olalım, saçma sapan Bodrum partilerinde, Olimpos’un genç zibidilerden müteşekkil kalabalığına oh olsun diyerek, eğlenmeye çalışmak, gece Kale’nin yakamozunu seyretmek öte yandan, keyiflerin en büyüğüdür.

Bodrum’u anlatmaya nerden başlasam, kenti nasıl anlatsam bilmiyorum üstad Alanson’un da yıllar önce bestelediği gibi... Bodrum’un gezginlerde, bohem ziyeretçilerde, çulsuz öğrencilerde, zengin turistlerde hemen hemen aynı etkiyi yaratması, inanın, çok hoşuma gidiyor.

Farkındayım, Bodrum hiç bir zaman proleteryanın ya da proleterya özentilerinin tatil kabelerinden biri olmadı. Cevat Şakir’ci olmadığım için Cevat, Azra, Sabahattin üçlüsünün naturalizmi de bana hiç çekici gelmemişti.

Bodrum’da ‘herkes için yapılacak bir şey olması’ palavralarını bir kenara bırakırsak, bence Bodrum’un hala gizli köşeleri olması beni mutlu ediyor. O gizli köşeler keşfedildikçe, Bodrum’un yeni gizler yaratması beni mutlu ediyor. Yeni gizlerin, bilinmeyenden bilinene dönüşmesi, o sırada, kimi bilinenlerin bilinmeyene dönüşmesi beni mutlu ediyor. Bodrum’un kendini yenilemesi beni mutlu ediyor.

Bodrum’da ilk ziyaret ettiğim ‘Kabe’lerden biri, büyük üstad Zeki Müren’in evi olmuştur. Şimdi kendi adını taşıyan caddedeki ev, üstadın acılarını ve o acılarla nasıl mücadele ettiğini pek belli etmeden sezdiriyor hassas yüreklere. Tabii ki, tüm bu duygulanımlar süresince, üstadın evinin bahçesine dikilen berbat heykeli görmezden gelmeniz gerekecek.

Bodrum’un şatafatı ve lüksü, tıpkı İstanbul’unki gibi, önceleri insanları biraz soğutuyor, kabul. Ama, ben hala bunun Bodrum’dan soğumak için yeterli olduğunu düşünemiyorum.

Bu yazıda, heyecanlara kapılmadan, nereden başlayacağımı bilemeden Bodrum’u anlatmaya çalıştım safça. Başlayamadım, anlatamadım meramımı.. Koyları betimleyemedim, denizinin tuzunun kokusunu koklatamadım size satırlarımda.. Ama belki heyecanımı çalakalemimle hissettirebilmişimdir.