tumblr counter
Bir Peri Masalının Peşinde | <a href="http://canbaskent.net">Can Başkent</a>

Can Başkent

logic and the rest...

BİR PERİ MASALININ PEŞİNDE

CAN BAŞKENT

St. Andrews’a adım attığımda bir peri masalına daldığımı hissettim. Kasabaya yaklaşırken, ufukta görünen ortaçağ binalarıyla, artık harabeye dönüşmüş kalenin burçlarının, güneşin yer yer kendini gösterdiği puslu havada sise karışarak yarattığı masalsı etki, kasabanın girişindeki yüzlerce yıllık golf sahasının sürreelliğiyle birleşiyordu.

St. Andrews dünyanın nadir Ortaçağ kentlerinden biri. Kent merkezini saran eski taş binaları, incecik kumlu, upuzun sahili, kentin hemen her sokağında kendini gösteren altı yüz yıllık üniversitesi, yüzyıllardır kullanılan golf sahasıyla birlikte dünyanın en eski golf klüplerinden birine sahip olması insana kendini bir film setinde hissettiriyor. Öyle bir film seti ki, von Trier’in dogmasının tam aksine, hayaller, rüyalar ve umutlarla dolu...

Kentin masalsılığı tuhaf bir romantizm meltemi estiriyor insanın yüreğinde. İster bir balayı kenti deyin St. Andrews’a, ister kendinizi bir şövalye olarak hissedin yüzyıllarca yıllık taş binalar arasında yürürken, kentin insan ruhunda kalıcı etki bırakmaması zor görünüyor.

Anaakım medyayı takip edenler bilir, Britanya tahtının varisi Prens William ile Catherine de St. Andrews’ta tanışmışlardı. Tüm politik arızaları bir kenara bıraktığınızda, kapitalist anaakım medyanın son zamanlardaki en popüler peri masalı bu kentte başlamıştı.

Peri masalı, tanım itibariyle, uzlaşması mümkün olmayan iki sosyal sınıftan gelen insanların aşkını sembolize eder. Bu sosyal sınıflar arasındaki uçurum, kah Yeşilçam melodramlarındaki gibi bilhassa ekonomik ve çokça sosyal, belki de günümüzün peri masalları gibi asilzadelerle köylüler arasındadır. Ama, her iki koşulda da, peri masalının romantizmi, sosyal sınıflar çatışmasının gülümseyen, bir yandan da sahte umut pompalayan nadir yönlerinden biridir. St. Andrews sokaklarında yürürken, sanıyorsunuz köşe başında prensesiniz/prensiniz beliriverecek, tutacak sizi elinizden ve götürüverecek kumsala.

Eşitler toplumu yaratmanın mucizeleri ortadan kaldıracağı eleştirisini ciddiye almamı yanlış anlamayın. Bazan, elbette, umuyorum, belki de eşitler toplumu kendi yeni sürprizlerini, mucizelerini yaratır diye. Ama kuşkusuz, uçurumun günümüzdeki sosyal kastlar arasında olduğu kadar derin olmadığı bir toplumda, mucizelerin yaratacağı şaşkınlık, sürprizlerin yayacağı mutluluk da az olacaktır.

Masalların gerçekleşmesinin sosyal bedelinin yüksek olmasının, buna bağlı olarak kimi tahayyül edilebilir mutluluk hallerinin politik olarak doğru olmayabileceğinin imasını bastıra bastıra yapmam yetmez bu yazıda. Hasbel kader her yirmi yılda bir ölümlüye nasip olan prenseslik tacının mutluluğunu yaratmak için, kast sistemini baki kılmaya çalışmak kabul edilir değil elbette.

Ama, hepimizin yaşamında, prens ya da prenses olmak değil belki de, bir çok mutluluk mucizesi var olmuştur ve umuyorum var olmaya devam edecektir. Bu mucizelerin mutluluğunu ve şaşkınlığını bir kenara bırakıp, mucizeleri yaratan bir sosyal düzeneğin hissi çarkları olduğumuzu hissetmek epey yaralıyıcı bir duygusal girdap bana kalırsa.

St. Andrews’ta prensesimi görme mucizesini, sahili seyrederek beklerken aklımdan geçirmedim değil: eğer böyle bir mucize olabilseydi, içimden de geçirmez değildim sanırım bunun ontolojik imkansızlığını yarattığı rahatsızlığı.

Parçalı bulutlu gökyüzünden sıyrılıp gelen güneş ışınlarının yarattığı kontrastın büyüleyici manzarası, St. Andrews’in yüzlerce yıllık taş binalarına çarpıyor. William’la Kate’in bir kaç ay önce yürüdüğü sokaklarda yürürken mucizenin, tüm o romantizmiyle, her köşebaşında gerçekleşebileceğini hissediyorum.

Umut fakirin ekmeği...