tumblr counter

Alim Qasımov’lu Bir Cenaze | Can Başkent

ALİM QASIMOV'LU BİR CENAZE

CAN BAŞKENT

0.

Anlatmakla bitiremiyorum Qasımov şarkılarını. Bu yazıda, Qasımov’un sezdirdiklerini, hissettirdiklerini paylaşmadan önce, onu anlamak ve hissetmek için nasıl bir yol izlediğimi paylaşmak isterim.

1.

Yıllardır, uzun uzun yıllardır müzik kritikleri yazıyorum. Yorumladığım, eleştirdiğim şarkıları ve melodileri dinlerken, alışkanlıktan ve eski kafalılıktan olsa gerek, klişeleşmiş bir rutinim vardır. Genelde hemen hemen aynı koşullar altında, bilgisayar karşısında, elim klavyede, kulağım apolloda dinlerdim müziği: aynı masada, aynı bilgisayarla, aynı postürde. Kendimce, şarkıları özümsemek için en az iki kez dinlemem gerektiğini düşünür, yazacağım eleştiri yazısında kullanmak için grubun ya da şarkının ve belki de albümün adının ve tarihinin çağrıştırdıklarını araştırır, bunlar arasında cinaslar bulmaya, tuhaf kişisel istiarelerle beni yakinen tanıyanlara satır aralarında mesajlar verirdim. Bu oyunun, değişmeyen tek kriteri, yazar ve yazı masası arasındaki sabitlikti. Hep aynı şekilde yazardım kritikleri.

Yaklaşık 6 yıl önce portatif müzik çalar edindim. Bir kaç sene önce de bir dizüstü bilgisayarım oldu. Ama yine de, bir kaç ay öncesine dek, seyyar olarak müzik kritiği yazmayı düşünmedim. Ta ki, bir peri masalının peşinde koşarak kendi hayallerimi gerçekleştirebildiğimden beri.

2.

Qasımov’u seyyar bir halde, kucağımda bilgisayar, kulağımda kocaman bir kulaklıkla bir trende, mezarlıkların yanından geçe geçe dinleyince, önceki yazımda (Alim Qasımov’lu Bir Düğün) bıraktığım yerden devam etmek, sıradan olaylarda arka tatlı bir fon müziği eşliğinde derin felsefeler ve sezgiler aramaya çalışmayı sürdürmek istedim.

Qasımov’un en sevdiğim yorumlarından biri, hep anlatırım, ‘Getme Getme’dir. Bunun Kronos Quartet yaylı dörtlüyüsyle yapılan kaydında, şarkı, usulca, adım adım, sezdire sezdire, heyacanla, coşkuyla bir aşk haykırışı şarkısına bağlanır. ‘Aman avcı’, bilhassa Kronos Quartet düzenlemesinde polifonik coşkuyu, kadın/erkek vokaliyle yoğurarak titretir dinleyicinin içini. Tar ve def’in, biraz da ite kaka kazandıkları mistik manaları, kemanı, o kemanı ağlatan Stratavarius’un ruhundan damıtarak dinlersiniz: telvesi de tüm bu sürecin Qasımovlar’ın nefesidir.

3.

John Bilezikjian (bizim dilde Can Bilezikçiyan), bu üslubun en sevimli yorumcularındandır. İki şarkıyı birbirine usulca harmanlayarak potpori yapmak, bilhassa iki şarkı arasındaki geçişle ve o köprüde sanatkarın sunduğu yorumculuk kabiliyetiyle kendini belli eder. John Bilezikjian (Can Bilezikçiyan), bunu Amerikan aksanlı seslendirdiği Türkçe şarkılarda yapar. ‘Bekledim de gelmedim’ ile açar şarkıyı ve tatlı tatlı meltemlere sürükler melodileri.

Qasımovlar’ın yorumunda ise, ‘Getme getme’ ve ‘Aman avcı’ oldukça tanıdık bir üslupla birbirlerine kaynaştırılır. Elinde defiyle uzun havaya başlayan Alim’e hemen ardından Fargana’nın eşlik etmesi, ikinci şarkının yaratacağı hissi girdaba hazırlar dinleyiciyi. Kronos Quartet de gıcırtılı yaylılarıyla, müziğin kudretini artırır. Bu bir duo ile kuartetin düetidir. Karışım iç büyüleyici, tını nefes kesicidir.

4.

Trenle sessiz bir şekilde mezarlıkların yanından geçerken, ziyaret ettiğim ilk mezarı anımsıyorum. Yıllar ve yıllar önce, Jim Morrison’un ölmeden önce kaldığı otelden, Hotel Medicis, gömüldüğü mezarlığa doğru giderken, inanın epey zorlanmıştım.

Şimdi de, içinde bulunduğum tren beni Sartre ve de Beauvoir’un mezarlarıyla, Teo ve Vincent van Gogh’un mezarını ziyaret edeceğim üzüntü girdabına yaklaştırırken, ‘Aman avcı’nın görkemli gazellerini dinlemek, karmakarışık bir duygulanım yaratıyor.

Mezar taşlarına bakarken, belki de kaderdaşlar arıyor gözlerim - başka dillerde ‘Ah Min el-Aşk’ nasıl yazılır diye düşünüyorum. Bilhassa hattatların, bu sözü kaligrafe ederken kullandıkları imgeler aklıma geliyor: göz yaşı, bir harf ve iki göz.

5.

Türkiye’de hat sanatının gaddar Atatürk’ün tekke ve zaviyeler kanunu nedeniyle tuhaf bir darbe alması, bunun ardından, tepkisel olarak belki de, sanatın neredeyse sadece dindarlar tarafından sahiplenilmesi oldukça acıdır. Atatürk’ün sadece imanların nefesini değil, neyin içindeki nefesi de kurutmuş, hattatların mürekkebinden bile anlamsız bir intikam almıştır (artık bunu, ben bile söyleme gereği hissediyorsam, düşünün artık). Bu nedenle, örneğin, Ah Min el-Aşk’ın kaligrafileri genelde sadece cülüs üslubuyla yazılır, zira hat sanatçıları, alınmaca yok, sınırları kıran bir sanatsal anlayıştan uzak görünmektedirler.

Hat ve hurufilik, bu toprakların sembollerle olan ilişkisini en veciz şekilde özetleyen iki akımdır bence. Sembolizme ruh katmak, sonra da üstüne üstlük bu ruhun esiri olmak, Anadolu duygusallığının önemli varyasyonlarından bir kaçıdır. Leb değmezinden, hüsn-ü talil’ine divan edebiyatı da elbette, bu ruhi sembolizmin ve matematiksel yüreğin zirvesidir.

6.

Müzikteki bilinmezciliğin, bu topraklarda, matematiksel bir bilinmezciliğe dek varabilmesinin, mesele aşina olanlar şıp diye anlamıştır. Matematik, diller arasında ismi değişmeyen bir kaç antik terimden biridir - felsefe gibi. Arapçada riyaziyat, kimi batı dillerinde kesinlik bilmi (weesenschapt) olarak adlandırılsa da, özgün Eski Yunanca anlamı terimin, ‘ben bilirim/yaparım’ anlamına geliyor. Matematik, bu manada da insana özgüven veren nadir entelektüel etkinliklerdendir.

İşte bu entelektüel haz hali, taa Pisagor’dan beri gizemciliğe önayak olmuştur. Sayılarda ve şekillerde ilahi yanıtları aramak ve hatta hatta bu yanıtları çoğu zaman bulduğu sanmak, insanlık tarihinin her anında karşımıza çıkmaktadır.

Belki bu nedenle, post-rock’ın belli bazı akımları ‘math rock’ olarak adlandırılır. Bunun nedeni de şarkıların aksak ritmlerinin, batının sıradan ve fakir armonik yapıyısıyla yetişmiş ve eğitilmiş kimileri için oldukça karmaşık görünmesidir. Zira, örneğin dokuz sekizlik bir ritmi saymak, bir çok (batılı) müzisyen için matematik problemi çözmek gibidir.

Bu minvalde, öyle ya da böyle, folk müzik ve bu folklorün, taa yazının başından beri anlattığım çağdaş düzenlemeleri ve yorumları, ciddi birer matematiktir ve matematiksel bir yüreğin varlığına işarettir.

7.

Dolayısıyla, bu matematiksel yüreklerden birinin sustuğu zaman, diğer bir matematiksel yüreğin bunu anmada yer almasından daha doğal ne olabilir?

Hamiş

Bu site, Can Başkent'in 1999 yılından beri yazdığı politik, felsefi ve akademik çalışmaların (neredeyse) eksiksiz bir derlemesidir. Bu yazılar veganizmden, beden politikalarına, dijital kültürden ahlak kuramına dek birçok konuyu kapsamaktadır.

Can Başkent'e e-posta ve twitter ile ulaşabilirsiniz.

This website collects all written output of Can Başkent since 1999. It includes his political and academical articles as well as his opinion pieces on a broad variety of issues ranging from veganism to digital culture.

You can reach Can by e-mail and twitter.