tumblr counter

Aşk ve Özgür(süz)lük | Can Başkent

AŞK VE ÖZGÜR(SÜZLÜK)

CAN BAŞKENT

Aşk imiş her ne var âlemde
İlm bir kıyl ü kal imiş ancak
FUZULİ

Aşka dair tüm övgüler ve sövgüler genelde bir noktada birleşir: Özgürlük... Aşkta yer alması gerekip gerekmediğinden tutun da, aşkın özgürlüğü artırıcı ya da azaltıcı olup olmadığına dair aytışmalar; aşkın bir felsefe makalesi haline dönüştürme çabaları olarak görünüyor bana.

Tüm yaşam kırıntıları ve noktaları gibi, aşk fikriyatları da sembolikleştirilip, soyutlaştırılarak "gerçek"ten ve "hayat"tan uzaklaştırılır. Hayatın en önemli farkındalıklarından ve tözlerinden biri olduğunu düşündüğüm aşk hakkında makale yazmanın dahi; aşkı, uhrevileştirmeye ve de aşkın "biz" gerçeğinden uzaklaşmasına yol açacağını da düşünmüyor değilim aslına bakarsanız. Dolayısıyla okurun bu ayrımı yapması ve de yazılardaki anlamlar üzerinde dans ederken, önyargı çelmesine takılmaması gerekiyor. Umarım okura bir ödev vermem sizi soğutmaz bu yazıdan.

Aşkta yer alan "gönüllü" özgürlük yitirimleri, birey etiği açısında ne kadar uygun ve doğru görünür sizlere bilemem ama, böyle bir farkındaoluşu gerçekliğini olumluyorum. Dolayısıyla diğer yazımdaki parantez içlerinden birini doğrular biçimde, felsefeyi -lanet olsun ki- kısmen psiklojiyle birleştiriyor görünüyorum.

Konuyu mümkün olduğu kadar yüzeysel ele alsak bile aşkın yaratacağı tutsaklık ve teslimiyeti, genel kanılarla birleştirmek bana oldukça zor geliyor. "Genel kanı"dan kastım, toplumlardaki ve bireylerdeki genel-geçer doğruluk anlayışları ve kavramlarıdır. Örneğin, tutsaklığın ve teslimiyetin "iyi" ve "doğru" bir şey olmadığı... Aslında, aşkta da bu tür görece "ahlaksızlıklar(!)" net bir zaman ve hacim kaplamaktadır. Bana göre sorun ya da algılama hatası, aşkın yol açtıklarının birer "ahlaksızlık" ya da "günah" olarak gören ve görülmesini sağlayan, egemen mantalitedir. Başka bir deyişle, aşk ve mahdumlarını günah keçisi yapan ve ondan mümkün mertebe kaçan, aşka kendini teslim etmekten ve aşka güvenmekten korkan bireyler/toplumlar kümesidir sözünü ettiğim egemen mantalite. Bu mantalitenin toplumun her alanında 'içkin' ve 'iradeler dışı' var olabilmeyi başardığını görebiliyoruz. Öte yandan aşkı metalaştırıp tüketen post-modern bir liberal mantığın ve anlayışın da çoktan tomurcuklandığını görebiliyoruz. Dolayısıyla gerçekliğe ve doğallığa aykırı iki önermenin arasında seçim yapan insanlar topluluğu ve yabancılaşmış aşklar ve dahası ticari aşk provalarıyla birlikte serpilen bir kitlesel duygusuzluk gurusu.

Tanımsız bir kavramın, aşkın, üzerine bu kadar net yargılarla nasıl konuştuğumu ve neredeyse yargılayıcı bir tutum içerisinde yazabilmemin cesaretinin nereden geldiğini söyleyemesem de, aşkın müthiş bir ferdiyet ve olağandışı bir gerçeklik taşıdığını algılayabildiğimi belirtmem gerekir. Kişisel bir yazı olduğunu düşünmeyin. Bir felsefe makalesine yakışmayacak kadar çok birinci tekil şahıs kullanıldığından, dahası bir "felsefe makalesi" olma kaygısından çok bir düşünce ürünü olmasına çalışılan bu makalede yazarın kişiliğinin lekelerini bulmak rahatlıkla mümkündür. Fakat bu; "kişiselin", 'hatırat menkıbesi' anlamına gelmesi demek değildir tabii ki...Uzun bir açıklama oldu, başlığa devam...

"Aşk da bir özgürlük alanı olmakla belli bir bilinç yetkinliğini gerektirir. Aşk özgür bilinçlerin işidir, tutsaklığı göze alabilecek kadar özgür bilinçlerini işidir. Aşkın bir yanı özgürlükse bir yanı tutsaklıktır. Yetkin ruh serseridir. Özgür olunmaz, özgür doğulmaz, aşık da sanatçı da doğulmaz, bilinç kendini özgür kılar ve o noktada kendini sağlam bir serseri olarak algılar. Bu bir bilgi sorunu olmaktan çok bir balış sorunudur, daha ötede bir ahlak sorunudur." yazan Afşar Timuçin'le kısmen örtüşmemek elde değil. Fakat tabii ki, aşka dair eilitist bakış ("Yetkin olamayan ruhlar aşık olamaz", anlamını doğurabilecek önermeler.), kesinlikle katılmayacağım ve onaylayamayacağım bir fikirdir. Öte yandan, Timuçin'in gözlemvari tümcelerinden akan benzetmeleri, bir tür ansiklopedik tanımlama gibi okuduğumu belirtmeliyim. Haliyle, bu da katılamayacağım bir fikir. Aşkın içindeki ferdiyeti, mutlaksızlığı ve "kaotik" geleceği reddeder görünen hiçbir fikre katılmadığım gibi, Timuçin'i de olumlayamıyorum. Alıntıyı yapmamın en önemli nedeni, aşkın "serseri bir bilge" olarak yorumlanması.. Aşka ait tanımsızlık tanımına dahil edilmesi en uygun betimlemelerdem biridir bu, sanırım. "Serseri bir bilge"nin; post-modern kent kültürlerinde bir şarapçı imgelemiyle ya da TABUTTA RÖVAŞATA' filmindeki tavus kuşu ve araba çalan "klinik" imgesiyle var olmaktan başka seçeneği de yoktur zaten. Dolayısıyla "Cosmopolitan" ya da "FHM" aşklarının kozmetikleştirildiği nicelikler dünyasında, aşk da hayalperest pelerinini atmak zorunda kalmıştır. Artık sadece beyaz ve kahverengi eşya alırken gösterilen uyumdan ibaret olan aşkın, Karac'oğlan'daki Nedim'deki ya da Fuzulî'deki renkleri ve bu renklerin gökkuşağına benzer spektrumu yok olmuştur.

"Aşkın özgürlüğü" sözünde anlatılmak istenenin, özerklik ya da başına buyrukluk olmaması gerektiği kanısındayım. Özerklikle kastedilen umursamazlık ve de tanımamazlık ikonlarının, aşka yakışmadığını düşünüyorum. Öte yandan, başına buyruklukla kastedilen, karşılıklı mutualizmi reddeden bir aşk varoluşunun nitelik ve nicelik yönünden doğal ve gerçek olamayacağını düşünüyorum.

Sonuç olarak; post-modernitenin özerk ve başına buyruk aşkları üzerine özgürlük tartışması açmaktan ziyade, daha doğal ve gerçek olan aşkları yorumlamanın damak zevkimizi geliştireceğini düşünüyorum. Haliyle doğal ve gerçek ol(a)mayan aşkların özgürlüğünden de söz edilemez.

Sakın bu tümcelerimden, elitist ve ayrımcı-küçümseyici bir aşk teorileri yazarı olduğum sonucunu çıkartmayın. Toplumsal kişiliksizliklerin ve bu kişiliksizliğin alt kümesi olan çiftlerin organikleştirdiği aşkların, kastettiğim "aşk"ın, anlamına ve hülyasına giremeyeceğini belirtmeliyim. Aşkın bir tür tekerleme ve "şarkı sözü yazarlarının tek hecelik kurtarıcı sözcüğü" haline gelmesinin, aynı mantığın ve kültürün bir feçesi olduğunu düşünüyorum.

Daha uzatmayalım, aşka dair canlılığın gasp edildiğini düşünecek kadar karamsar olsam da, insan potansiyelindeki yaratıcılığın ve dönüştürücülüğün bu sorunu çözebileceğini düşünüyorum.

Bu site, Can Başkent'in 1999 yılından beri yazdığı politik, felsefi ve akademik çalışmaların (neredeyse) eksiksiz bir derlemesidir. Bu yazılar veganizmden, beden politikalarına, dijital kültürden ahlak kuramına dek birçok konuyu kapsamaktadır.

Can Başkent'e e-posta ve twitter ile ulaşabilirsiniz.

This website collects all written output of Can Başkent since 1999. It includes his political and academical articles as well as his opinion pieces on a broad variety of issues ranging from veganism to digital culture.

You can reach Can by e-mail and twitter.