tumblr counter

Mağaradaki Kitap | Can Başkent

MAĞARADAKİ KİTAP

CAN BAŞKENT

0.

Platon’un mağara alegorisini düşünün. Hani şu sadece gölgeleri, perdeye (duvara) yansıyan görüntüleri görebildiğimizi, “gerçeğinse” bu olmadığını, hakikatin, gölgelerin ötesinde ve üzerinde olduğunu anlatan düşünce deneyi. Platon’a göre içinde yaşadığımız dünya ve hayat da böyledir - görüntülerle oynar dururuz, hakikatsa bu değildir. Biz ancak hakikatin yansımalarıyla kendimizi avuturuz.

Yüzyıllardır kağıda basılan, mücellitlik ve hattatlık gibi sanatlarla zenginleştirilen matbu kitabın da “hakiki kitabın” bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Benzer şekilde, e-kitap da bu hakiki kitabın bir yansımasıdır, hatta matbu kitaptan aşağı bir yansıma da değildir. Bu yazının konusu, e-kitabın, hakiki kitabın tecellisi olmada matbu kitaptan geri kalmadığı tezinin entelektüel dünyamızdaki yansımalarını tartışmak olacak.

1.

Matbu kitap sektörü, ülkemizde kitap yayınlamış ve hatta yayınlamak için çabalayanlar gayet iyi bilir, gerek mali ve ticari, gerekse entelektüel anlamda insanın sinirlerini hoplatan bir sektördür. Kapitalizmin yarattığı sorunlara kadar gitmeyin, işin bizzat tanımı bu zorlukları yaratır.

Kuşkusuz matbu kitap sektörünün birçok mali çıktısı var: basım ve nakliye bunlardan en önemlileridir. Fakat, bu maliyet yüksekliğinin yarattığı en önemli dezavantaj, eğer ünlü ya da çok-satan değilse, yazarın neredeyse hiç telif alamamasıdır. Dikkat ediniz, yayınevleri yazarları sömürüyor demiyorum. Yalnızca, bu ekonomik döngüde, mekanizmanın böyle işlemek zorunda kaldığı gerçeğini anlaşılır buluyorum diyorum. Ne kadar kabul edilemez, adaletsiz bir sistem olsa da öyle ya da böyle bugüne dek işlemiş bir döngü bu.

Haliyle kitabın ederinin, kitap üzerinden ekmek yiyenler arasında nasıl dağıtıldığının hesabı basit bir aritmetik işlemin ötesine geçiyor, memleketin kültürel ve entelektüel iklimin etkileyen, şekillendiren bir hal alıyor. Hele hele, popüler olmayan ya da akademik meselelere dair çalışmalar yapıyorsanız, allah muhafaza bir de ufaktan şairseniz, emeğinizin karşılığını almanız neredeyse hiç mümkün değildir. Basit bir aritmetik hesabıdır bu - cepteki parayı dağıtınca, yazara, bu endüstrinin ana kaynağı ve müsebbibi olan insana bir şey kalmamaktadır.

Buradaki felsefi sorun aslında çok tuhaf. “Yazarın yazdığını yayınlamak istediği halde yazara sırtını dönmek zorunda kalan yayıncı” paradoksların ve trajedilerin en tuhaflarındandır. Bunun nasıl bir entelektüel iklime yol açtığını görmek zor değil.

Kimi yayıncılar havuz sistemi benzeri bir finansal modelle bunu aşmaya çalışıyor. Çok satan yazarlardan elde edilen parayla, az satan yazarları finanse etmeye çalışma, takdir edilesi bir stratejidir; hatta belki bu işin tek mantıklı yöntemidir. Ama yine de sorun değişmiyor - çok satan yazara bağımlılık bu endüstrinin yumuşak karnıdır.

Çok satan yazara bağımlılık, sanatsal ve ebedi işleri hariç tutalım, entelektüel ve kuramsal çalışmalarda trajik sonuçlara neden olur. Popülizme talep yaratırken, titiz, yüksek dile hakim, zihnen ve kurgusal olarak karmaşık çalışmaları yok sayar ve bastırır. Hepimize malum olan entelektüel çölü yaratır. Mesele, 20 Liralık kitaptan yazarın kaç para alacağı olmaktan çıkar, hangi tür çalışmaların ve araştırmaların halka sunulması gerektiği tartışmasına indirgenir. “Piyasa” da, yayınevleri üzerinden buna karar verir.

Piyasanın kurallarıyla bu dizgiyi kırmanın, şimdiye kadar ağır aksak olsa da işleyen yöntemine değindim biraz önce: havuz sistemiyle az satan yazarları çok satanlarla sübvanse etmek. Bu, pek adil gelmese de kulağa nisbeten anlaşılır bir yöntemdir. Ancak, problemin kaynağına eğilmez, “düzeni değiştirmez”. Kimi zaman, kitap dağıtıcılarının komisyonun dile getirerek düşmanı teşhir etmeye çalışır, kimi zaman korsanlara ilişerek asıl problemin ne olduğunun altını çizer.

Matbu kitabın bu devirde yarattığı ikinci büyük sakıncaysa, kitap sevgisini, kağıt/karton sevgisine indirgemesidir. Anlatayım. Bir kitabın manası, sevilecek yönü, Platon’un mağarasını anımsayın, cismaniliği (yani tecellisi) değildir, olmamalıdır. Bu cismanilik, eğer elyazmalarına meraklıysanız, hat ve cilt ile kendini sevdirebilir, kabul. Fakat bu, bilmem kaç yüzyıl önce matbaaya karşı çıkanların argümanı değil midir? Kuşkusuz, kitabı kitap olmaktan çıkarıp güzel yazılı ve ciltli bir kağıt tomarı olarak görüyorsanız, benim buna itirazım yok. O kağıt tomarındaki estetiği ve sanatsal zanaati inkar ediyor değilim. Sadece bunun kitap sevgisi olarak yutturulmasına itiraz ediyorum. Benzer şekilde kitap kapağı tasarımını beğenmek de kitap sevgisi değil, grafik sanat sevgisidir.

Biraz daha genişletirsek, kitap sevgisini kitap kokusuna, kağıdın dokusuna indirgemeye çalışanların, bunu romantik bir şekilde teşvik edenlerin okudukları kitapla kurduğu ilişkiyi kusurlu buluyorum. Memleketimizde halk kütüphanesi denen işler bir kurum olmadığı için kitap sevgisinin mecburen putperestçe inşa edildiğini düşünüyorum. Bunu lağvetmenin en kolay yolu, kitap sevgisini kütüphane sevgisine dönüştürmektir. Gerçek bir ülkede, aradığınız hemen her kitabı bulabileceğiniz halk kütüphanelerinin her köşe başında olduğu bir memlekette yaşıyor olsaydık, bahsettiğim dönüşümü sağlamak kolay olacaktı. Kitap almayan, alamayan insanlar kitaplarla, o kitapları oturma odalarının raflarına dizmeden, o kitapları cisme indirgemeden, gösterişine kaçma gereği duymadan daha sağlıklı bir ilişki kuracaktı.

Kuşkusuz geleneksel kitap okurlarını, kitap kapağının sırt rengine bakarak metreyle kitap alan görgüsüzlere benzetmiyorum (dünyanın en büyük ikinci kelepir kitap mağazası olan, New York’taki Strand bile metreyle kitap satıyor). Ancak, bibliofililerle, metreyle kitap satın alan görgüsüzler arasındaki ilişkinin sanıldığından daha yakın olduğunu iddia ediyorum. Dahası, kitap sahibi olmakla ve bunu teşhir ederek entelektüel gurur haline getirmenin, gene sahte bir entelektüel aura yarattığına, meseleyi, entelektüelizmi ve bilgi-severliği laubalileştirdiğine inanıyorum.

Özetle, matbu kitap iki büyük sorun yaratıyor. Ruhi ve akli manada, pek de popüler olmayan özenli ve güzel çalışmalara erişimimizi uzun vadede törpülüyor (zira bu kitaplar “satmaz”). Cismani manada da kağıt çöplüğü yaratarak, kitabın hakiki manasından bizi uzaklaştırıyor (zira kitabı kitap yapan manadır, kağıt değil).

2.

E-kitap bu iki sorunu da çözüyor, hem de küstah kahkahalar atarak çözüyor.

Evvela, e-kitabın yarattığı ekonomik model çok daha adildir. Yayıncıya ve yazara, oransal olarak daha fazla para getirir. Gereksiz masrafları yok ederek, aracının asalaklığını azaltır.

Elbette, bunun da sorunları var, olmaz mı. Türkiye gibi memleketlerde, hala bazı utanmaz kitap mağazaları, e-kitabı matbu kitaptan pahalıya satmaya çalışıyor. Bazı yayınevleri, e-kitaplardan daha fazla komisyon alarak yazarı daha fazla sömürüyor. Ama bunlar e-kitap/matbu kitap gerilimden ziyade, iyi yayıncı - kötü yayıncı gerilimine işaret eden kusurlardır.

Oysa ki asıl önemli sorun, kendin-yayınla sektörüdür. Hemen her Word belgesini bir kitaba çeviren, bunun bir “kitap” olduğu sanrısını yayan, bundan da nemalanmaya çalışan kendin-yayınla sektörü, e-kitap piyasasının yeni parazitidir. Aşina olmayanlar için kısaca anlatayım. Kendin-yayınla (vanity publishing, print-on-demand, self-publishing), isteyen herkesin kendi kitabını hiç bir editöryal süzgeçten geçirmeden ve herhangi bir geribildirim almadan yayınlamasına izin veren yapıdır. E-kitap sahasında kendin-yayınla çok daha kolay ve mukayese edilemeyecek kadar ucuzdur. Sisteme Word dosyanızı yüklersiniz (upload edersiniz), bir iki satır bilgi girer, sonrasında da sistemin önerdiği kapak tasarımlarından birini seçer ve on dakikada “kitabınızı” yayınlarsınız.

Ben bunun kitap olmadığını düşünüyorum. Hele hele bir Platoncu olarak, bunun hakiki kitabın müsvettesinin müsvettesinin müsvettesi olduğunu düşünüyorum. Elbette, kendin yayınla’nın sürprizleri de vardır. 2013 yılının, New York Times’ın bazı yazarlarına göre en iyi kitaplarından biri, kendin-yayınla sektöründendir. Ama, istisnalar yine de kaideyi bozmuyor. Hele hele istatistiki olarak konuşmak gerekirse, kendin-yayınla yöntemiyle ortalığa sürülen çöplükte bir iki mücevher bulmak, benim yukarıda dile getirdiğim hususu destekleyen bir argüman olarak beliriyor. Zira bu nadir mücevherleri, ancak milyonlarca “kitap” müsvettesi yayınlandıktan sonra bulabiliyoruz. Hoş, azıcık düşünsek anlamak kolay, hangi kitap ilk yazıldığı haliyle basıma layık olabilir?

Bu hususun işaret ettiği mesele, editör ve kitap kritiği ihtiyacıdır. Hemen burun kıvırmayınız, editör, ideal şartlarda, yazarın en büyük “dostu”, kitap kritiği de en azılı “düşmanıdır”. İdeal bir entelektüel çevrede, yayınlanan yüzlerce kitaptan hangilerini okumak isteyeceğinizi belirlemede bu ikisi önemli bir yer tutar, tutmalıdır. İdeal şartlarda, her okur, sevdiği yazar kadar, sevdiği kitap eleştirmeni de sayabilmelidir.

E-kitabın bir iktisadi sektör olarak yaşadığı en büyük küresel sorun, telif hakları dışında, fiyatlandırmadır. Zira, dijital bir dosya olarak ele alındığında, yüz sayfalık bir kitapla bin sayfalık bir kitabın maliyeti neredeyse aynıdır. Peki, bu iki kitabın fiyatı nasıl belirlenmelidir? Özellikle Apple iBookstore’un fiyatlandırma politikalarına karşı Avrupa Birliği’nin itirazlarını incelemenizi tavsiye etmekle yetinelim bu satırlarda, zira bu tartışma, meseleyi uluslararası telif hukuku zeminine kaydırmaktadır.

E-kitap aynı zamanda, kitapla kurduğunuz cismani ilişkiyi yeniden şekillendirir. Eğer dijital filmler ve müzikler dinlemeye meraklıysanız, belki bu ilişkiyi filmle, müzikle çoktan kurmuş olabilirsiniz. Ancak, söz konusu kitap olunca, entelektüel direniş, bu cismani ilişkinin kendini yeniden inşa etmesinde daha kuvvetli bir engel yaratıyor.

Fakat, özellikle kitabı işleyerek okuyan biriyseniz, eskiden okuduğunuz kitaplara sık sık geri dönüyor, kitap okurken renkli renkli kalemlerle satırların altını çiziyor, sık sık beğendiğiniz pasajları not ediyor ve arkadaşlarınıza gönderiyorsanız, mantıken, kimse e-kitabın eline su dökemez. Bu konuda anlaşalım. Dolayısıyla, aslında e-kitap kitabın hakikatiyle kurduğumuz ilişkiyi zenginleştiriyor. Kitabı bir teşhir malzemesi olmaktan çıkardığı yetmezmiş gibi (tamam tamam, internette okuduğunuz kitapları teşhir edebileceğiniz onlarca site var), tuhaf bir mütevazilik de sağlıyor. Artık kitaplarınızı raflara dizerek müstehzi bir alçakgönüllülükle kalpleri fethmetme devri bitti, artık kitaplar sadece aklınız ve gönlünüzde (bir de harddiskinizde) var olabiliyor. Bu daha da cesaret ve sevgi isteyen bir okur olma hali değil midir?

Bağlayalım. E-kitap, bizimki gibi narin ekonomilerde dahi, yazarı ve yayınevini adil bir şekilde destekleyerek, entelektüel gelişime matbu kitaptan daha fazla destek sağlar. Ses getiremeyeceğini düşünen yazarlara ve konulara daha belirgin bir çıkış sağlar, entelektüel sahayı biraz daha adil bir şekilde paylaşır. Kalın kitabın daha fazla yer kaplamasının adaletsizliğine de inceden işaret eder. 50 sayfalık şiir kitabına da, 500 sayfalık Kamboçya tarihi kitabına da denk muamele eder.

3.

Merak etmeyin, yaşlı entelektüel cemaatimizin e-kitabı ciddiye almamasını cahilliklerine yormayacağım. Belki, e-kitap okuyucuyu hiç tatmamalarına, e-ink denen mürekkepli camın ne muazzam bir icat olduğunu kavrayamamalarına, el kadar bir alette yüzlerce kitap taşımanın ve bu kitapları dağda bayırda, trende otobüste internete bile ihtiyaç olmadan erişmenin lüksüne, hatta araştırma yaparken lazım gelen anahtar sözcükleri tüm metinde ışık hızıyla aramanın hızına ve lezzetine vakıf olmamalarına vereceğim bu geri kafalılığı. Dahası, bu antik zihniyetin, meşhur Google Books ve Apple iBookstore davalarının küresel entelektüel piyasayı nasıl yeniden şekillendirdiği tartışmasını ciddiye bile almayan bir irin olduğu teşhisine varacağım.

Malumunuzdur, Google, Amerika’daki büyük üniversite kütüphanelerinde yer alan tüm, evet tüm, kitapları dijitalleştiriyor. Bunun ne muazzam bir entelektüel devrim olduğunun, bu tartışmanın Google’ın dijital kartelliğini hayır işi adı altında nasıl katmerlediğini, konunun insanın kalbini durduracak kadar sert ve detaylı ve derin ve ebedi bir tartışma olduğunu göremeyen, dahası bundan heyecan bile duymayan bir entelektüel iklimi, işte bu geri kafalı ve bağnaz “kitap severler” yaratmadıysa kim yaratmıştır? Dahası, bunlar bir de okumuşları, sokakları dolduran okumamışları siz düşünüverin. Demek ki kitabın hakikatinden kopmada, matbu kitap epey pay sahibiymiş. Yeni nesiller, kitaba bakınca kağıt görüyormuş, bir bilgi deryası ya da ruh titreten bir sanatkarlık değil.

Dahası, madem bu kadar (cismani) kitap severiz, neden hala düzgün bir kütüphane sistemimiz yok? Kütüphanesizliğimiz üzerine kelam eden, bu sorunu çözmek için ciddi çabalar sarfeden kaç entelektüelimiz var? Onu da bırakın, “kanuna” göre, Türkiye’de yayınlanan her kitabın bir kopyasının bulunması gerektiği Milli Kütüphane’nin bile kapalı raflı, yani kitapları bir ambarda depolayan, rafları arasında gezinemeyeceğiniz bir kütüphane olması nasıl midenizi bulandırmaz? ABD’nin o meşhur Kongre Kütüphanesi, arşivlemeci tutkusuyla tweet’leri bile arşivlerken, bizim devletimizinse tweet’leri (sistemi kapatmadığı sürece) paranoyaklığı ve kriminalliği nedeniyle arşivlemeye çalışması, bunu da doğru dürüst becerememesi, ihaleye bile çıkarırken eline yüzüne bulaştırması nasıl uykunuzu kaçırmaz?

Eh, bu kadar öfkelenmem doğaldır, hoş görün.

4.

Buyrun, şimdi de ideal bir yayıncılık modeli öne süreyim madde madde.

1. Resim, fotoğraf albümü gibi sanatsal ve görsel kitaplarla çocuk kitapları dışında tüm kitaplar sadece ekitap olarak yayınlanacaktır. Görmel engelliler için e-kitap’ın işitsel kitaba dönüştürülmesinin çok daha kolay olduğu unutulmayacaktır (zira bu kabartma kitap basmaktan çok daha kolaydır).

2. Mağaza ve perakende satıcı komisyonu %20’yi geçmeyecektir. Vergisi dahil 5 Liralık bir kitabın en fazla 1 Lirası perakendeci mağazaya kalacaktır. Kredi kartı komisyonu gibi masraflar da bu komisyona dahil olacaktır.

3. Yayıncı, mağaza komisyonu dışında elde ettiği, vergiler ve benzeri zorunlu masraflar sonrasındaki net gelirin en az yarısını yazara verecektir. Bundan daha az yazar komisyonu kabul edilemez. İsteyen yayıncı daha fazlasını da verebilir.

4. Yayıncı elbette kendi mağazasında da kitabı satarak bu %20’lik komisyona talip olabilir. Bu doğal hakkıdır. Ancak, kitabın satışını asla “sadece” kendi mağazasına tabi kılamaz. Her kitabı hemen her mağazada mümkün mertebe bulunmalıdır.

5. Kitaplar DRM’siz yayınlanacaktır. Her kitap ISBN’li olacaktır.

6. Kitabın en az %10’u önizleme olarak okura sunulacaktır. Okur kitabı almadan önce dijital olarak kitabın sayfalarını karıştırabilecektir.

7. Türkçe kitapların farklı ülkelerde farklı fiyatlara satılması mümkündür. Türkiye’de 5 Liraya satılan bir kitap, Avrupa’da 2 Avro’ya, Amerika’da 3 Dolara, Hindistan’da 100 Rupeye satılabilir.

8. E-kitaplar daha hafif ve yüzeysel editöryal çalışmaya tabi tutulamaz.

9. E-kitaplar, evrensel format olan ePub dahil olmak üzere en az üç formatta okura sunulmalıdır. Bunun gerçekçi ideali, ePub, Kindle formatı mobi ve bilgisayar ekranı meraklıları için pdf’dir. İsteyen yayıncı daha fazla dijital formatta kitapları satışa sunabilir.

*

Diyeceksiniz ki bu çılgınca ilkelerle hareket eden hangi yayınevi yaşayabilir. Memleketimiz buna ne kadar hazırdır?

Bunun da yanıtını verirdim, ama reklama girer.

Bu site, Can Başkent'in 1999 yılından beri yazdığı politik, felsefi ve akademik çalışmaların (neredeyse) eksiksiz bir derlemesidir. Bu yazılar veganizmden, beden politikalarına, dijital kültürden ahlak kuramına dek birçok konuyu kapsamaktadır.

Can Başkent'e e-posta ve twitter ile ulaşabilirsiniz.

This website collects all written output of Can Başkent since 1999. It includes his political and academical articles as well as his opinion pieces on a broad variety of issues ranging from veganism to digital culture.

You can reach Can by e-mail and twitter.