tumblr counter
Mantıkçı Muhafazakarlık | Can Başkent

Can Başkent

logic and the rest...

MANTIKÇI MUHAFAZAKARLIK

CAN BAŞKENT

0.

Tarihi Eski Yunan’a dek giden bir mantık ilkesidir: mantık çelişki kabul etmez. Bir şey hem kendi, hem de zıddı olamaz. Bu ilkenin klasik mantıkta açıklaması basittir. Eğer düşünce dünyamızda, ya da bunu temsil eden formel sistemde çelişkiler varsa, bu çelişki sistemi çökertir, o sistemde her şey mümkün ve mantıksal olarak çıkarsanabilir olur. Eğer sistemimizde çelişki varsa, bu sistemde 2 kere 2, 5’tir; Türkiye’nin başkenti Paris’tir. Sembolik olarak bunu ispatlamak da oldukça kolaydır.

Siyasi tartışmaların ve argümanların kendilerine zemin kıldığı, dayanak kabül ettiği mantık sisteminin Eski Yunan’a, sofistlere dek gitmesi aslında oldukça şaşırtıcı ve ürpertici. Daha da şaşırtıcı olan ise bu ilkeye dayalı argüman üretmeye devam eden kalem ve belagat erbablarının, bu kadar teknolojik, düşünsel ve bilimsel gelişmeye rağmen 2500 yıllık bir mantık sisteminin değişmeden kalabileceğini, içkin ya da değil, kabül etmeleri. Ben, buna mantıkçı muhafazakarlık diyorum ve bunun muhafazakar düşüncenin en derinleşmiş irinlerinden biri olduğunu düşünüyorum.

Ancak, mantıkçı muhafazakarlık sadece muhafazakar ya da sağ düşünceye özgü bir virüs değil. Zira, genel itibariyle bu ilkeyi yansıtan tartışmalar, karşı çıkılan düşünce ve ideolojilerdeki çelişkileri bularak o argümanı yıkılabileceğini düşünür. Zira, dediğimiz gibi, ta Aristo’dan beri teorilerin çelişkisiz olması gerektiğini öğrenegelmişizdir.

Fakat, gerçekte, bilfiil reel hayatta işler böyle yürümemektedir. Örneğin, Marks’ın kapitalizmi çözümlerken altını bilhassa çizdiği noktalardan biri kapitalizmin “iç çelişkileridir”. Diğer bir deyişle, kapitalizmi niteleyen özelliklerden kimileri, analitik olarak yaklaştığımızda, mantıksal çelişkiler içermektedir. Fakat, gelin görün ki, kapitalizm yine ve hala yıkılmamaktadır (oysa klasik mantığa göre ontolojik olarak bile var olamazdı). Kimileri benzer şekilde İslam’da ve kutsal kitapta da çelişkiler arayarak, İslam’ın tutarsızlıklarına işaret etmektedir ve benzer şekilde İslam da en büyük dinlerden ve sosyal yapılardan biri olarak hala sapasağlam ayaktadır. Kısacası, çelişkili ifadelere rağmen tüm bu ideolojiler bir şekilde “işlemektedir”. Peki bunun nesi yanlış?

Bu yazıda, mantıkçı muhafazakarlık olarak adlandırdığım, çelişkisiz teori ve sistem arayışının siyasete, hele hele sol siyasete verdiği zararı analiz edeceğim. Değindiğim gibi, iki temel tezim var. Birincisi, çelişkisiz teori arayışının altında yatan antik mantığın geçerli tek mantık olmadığını anımsatmak. İkinci de, epistemik ve ideolojik-epistemik olarak, çelişkileri ifşa ederek karşıt iddiaları ve ideolojileri çürütmeye çalışan politik metodolojinin çöktüğünü göstermek.

1.

Marks’a değinmişken Marks’ın öncüllerinden Hegel’i es geçmek olmaz. Zira, çelişkili mantıksal sistemlerin mümkünatını ve bu çelişkilerin siyaseten manalı bir sonuç verebilme ihtimalini incelerken diyalektiği es geçemeyiz. Zira, tuhaftır, diyalektiğin bilfiil işleyişi de çelişkilidir (1). Kısaca anımsayalım.

Diyalektik, bir tezin ve o tezin antitezinin bir sentez oluşuturmasını analiz eder. Kuşkusuz, tez ve antitez, birbirinin değilidir, birbiriyle çelişkilidir. Tezin ve antitezin “eşzamanlı mümkünatı”, eğer Aristocu mantığı kabul ederseniz, düşünce sisteminizi formel ve kuramsal olarak işlemez hale getirir. Şimdi burada dikkatli olmak lazım. Bir mantıksal sistemin işlevsiz hale gelmesi demek, o mantıksal sistemde her şeyin doğru olması demektir. Biraz önce değindik, birbirinin zıddı iki ifadeye de (yani teze de antiteze de) doğru ve mümkün diyen bir sistemde Türkiye’nin başkenti Paris’tir.

Ancak, diyalektik böyle işlemiyor. Zira bu tez-antitez gerilimine rağmen, sadece sentez dediğimiz ifadeler mantıksal sistemimizde doğruluğunu koruyor. Hegelci diyalektikte, bir tez ve antitezle yola çıktığımızda, elbette Türkiye’nin başkenti Paris’tir ifadesini elde etmiyoruz. Aksine, çelişkili ifadelerin varlığı altında rasyonel çıkarsamalar yapıyor, bir senteze ulaşıyoruz. Bu, Hegel’in alternatif ve hatta Aristocu olmayan bir mantık sistemi kullandığını gösterir. Zira, bu sistemde çelişkiler olağan kabul edilir ve hatta bu çelişkili ifadelerin varlığı altında yine de rasyonel uslamlama yapılır ve dahası bir senteze ulaşılır.

Mantıkçı muhafazakarlık ise, bunun tam tersidir. Mantıkçı muhafazakar düşünce, tıpkı liselerdeki münazara yarışmalarında olduğu gibi çelişkili ifade avının yeterli bir siyasi argümantasyon olduğuna inanır. Mantıkçı muhafazakarlar, örneğin, İslam’ı eleştirirken onun bir hoşgörü dini olduğu iddialarını, Nisa suresinden ya da Tebbet suresinden kimi ayetler göstererek “çürütmeye” çalışır. Fakat, meseleye illa ki mantıkçı bir şekilde yaklaşacaksak, çelişki içeren bir sistemden elde edilecek tek çıkarım, elimizdeki sistemin yanlış olduğu değil aynı zamanda doğru da olduğudur. Çelişkili bir sistemde, örneğin, Türkiye’nin başkentinin Paris olduğu da, Ankara olduğu da doğrudur. Zaten problem de budur. Çelişkili sistemler, Aristoculara göre, sadece yanlış değil, hem yanlış hem doğrudur - yanlışlarla beraber doğruları da ifade eder bu sistemler.

Gelin görün ki, mantığın çelişkisiz olması gerektiği mantıksal değil felsefi, hatta ideolojik bir tezdir. Yer yer, özellikle geçen yüzyılda derinlemesine sorgulanmıştır. Hatta, meraklısı için söyleyelim, bu ilkeyi reddeden matematiksel ve felsefi mantık sistemleri ortaya çıkmıştır, dahası bu sistemler özellikle atom-altı fizikte, kuramsal bilgisayar bilimlerinde ve felsefenin envai sahasında türlü türlü uygulamalar bulmuştur.

Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, çelişkili mantık sistemlerinin aslında mantıksal çelişkileri görmezden geldiği değil, bu çelişkileri kontrol altına almaya çalıştığı, hangi çelişkilerin tolere edilir olduğunu kararlaştırmaktadır. Kuşkusuz, bu sistemlerde her çelişki kabul edilir değildir, her sistem kendince geliştirdiği bir yöntemle çelişkileri sınıflandırır: kabul edilebilir çelişkiler ve elbette kabul edilemez çelişkiler.

2.

Mantıkçı muhafazakarlığın sol düşünceye nasıl aksettiğini güzel bir örnekle görelim. New York solunun ünlü isimlerinden, eski okuldaşım David Harvey’in son kitabı “Seventeen Contradictions and the End of Capitalism” de mantıkçı muhafazakarlıktan fazlasıyla muzdariptir. Bu kitapta Harvey, örneğin “takas değeri” ve “kullanım değeri” arasındaki çelişkiye ya da “sermaye - emek çelişkisi” gibi sorunlara değinerek kapitalizmin güncel çelişkilerini tarif etmektedir. Dolayısıyla, okurdan beklenen de, bu kadar ciddi ve acil çelişkiler içeren bir sistemin hayatta kalamayacağı; bu kadar çelişkilere sahip olması nedeniyle hayatta kalması için zor kullanmak zorunda olduğu sonucunu çıkarmaktır. Zira çelişkiler tabiata ve mantık kurallarına aykırıdır ve var olamazlar, bu yaklaşıma göre. Ama gelin görün ki kapitalizm tüm reelliğiyle var olmaya devam etmektedir. Dahası, kapitalizm raison d’etre’si için şiddete ne kadar muhtaç olsa da, onu yıkmak isteyenlerin ekseri şiddetine rağmen yine de hayatta kalabilmektedir. Harvey bunu şöyle itiraf ediyor:

“But I do want to identify those internal contradictions of capital that have produced the recent crises and made it seem as if there is no clear exit without destroying the lives and livelihoods of millions of people around the world.”

“Fakat, kapitalizmin, son yıllarda ortaya çıkan krizleri yaratan ve [bu kriz halinden] milyonlarca insanın hayatlarını ve geçimlerini mahvetmeden belirgin bir çıkış yolu yokmuş gibi görünmesini sağlayan iç çelişkilerini tesbit etmek istiyorum”

Kuşkusuz, buradaki ciddi sorun çelişkilerin krizlere yol açtığı izlenimi ve çıkarsamasıdır. Bu nedensellik, ciddi bir şekilde iddialıdır. Sormamak elde değil: peki bunun analizini nasıl yapacağız, hangi sorunlar “çelişkilere” dayalı, hangi sorunlar kimi başka sosyo-politik faktörlere bağlıdır? Ancak, Harvey bununla da yetinmiyor. Buyurun:

“All the commodities we buy in a capitalist society have a use value and an exchange value. The difference between the two forms of value is significant. To the degree they are often at odds with each other they constitute a contradiction, which can, on occasion, give rise to a crisis.”

“Kapitalist toplumda satın aldığımız tüm mallların bir kullanım ve takas değeri vardır. Bu iki değer arasındaki fark anlamlıdır. Hatta, bu fark kimi zaman birbirlerine zıttır ve bir çelişkiye yol açmaktadır, ki bu da yer yer bir krize yol açabilmektedir.”

Kuşkusuz, bu benzeri alıntılarda, Harvey’in çelişkiyle kastettiğinin epey farklı (ve yozlaşmış) bir kavram olduğu görülecektir. Belki, kavramın düşünsel, kuramsal ve mantıksal açılımlarından bihaber bir şekilde dile getirilmiştir “çelişkiler”, ancak yine de kastedilenin ne olduğu bence bu ve diğer alıntılarda nispeten açıktır: kusur, en azından çoğu zaman, çelişkilerindir. Ben bu tür analizlerin, kibarca ifade etmek gerekirse düşünsel tembellik, kibarlığı bir kenara bırakırsak, insan aklına ve deneyimine manipülatif ve pişkin bir hakaret olduğunu düşünüyorum.

Öte yandan, liberal ekonomistler bunu daha cesurca dile getiriyor (3):

“With the development of capitalism, the Marxists predicted, this systemic contradiction would become larger and consequently economic crises would become more and more violent, finally bringing the whole system down.”

“Marksistler, kapitalizmin gelişmesiyle, sistematik çelişkilerin daha da büyüyeceğini ve peşisıra ekonomik krizlerin daha da şiddetli olacağını ve sonunda da tüm sistemi çökerteceğini öngörmüşlerdir.”

Marksizmin, mantıkçı muhafazkarlığa ne kadar muhtaç olduğu tartışması apayrı ve nispeten kapsamlı bir tartışma. Yine de, yer yer eski yayınlarda benzer kaygıyı okuyabiliyoruz. Yirmi yıl önce Gün Zileli, çelişkilere dayanan Marksist politik tahminlerin sefaletine biraz daha tarihselci bir açıdan dikkat çekmişti (4):

“Kapitalizmin gelişmesinin (Marxizm'in kamufle edilmiş terimleriyle ifade edecek olursak üretici güçlerin gelişmesinin) devrimi daha da olanaklı kıldığı yanılgısının vebali Marxizm'in omuzlarındadır. Bu teoriyi Marxizm'in her biçimi yaymıştır ve bugün de kendini yenilemekte ve devrimcileşmekte ölümcül bir tutukluk gösteren Marxizm'in bütün türleri tarafından bu yanılgı sürdürülmeye çalışılmaktadır. (…) Günümüzün bütün Marxist teorisyenleri artık ağızlarda çiğnene çiğnene sakız olmuş şu saptamayı her zaman yaparlar: Marx, devrimi ileri kapitalist ülkelerde bekliyordu, ancak tarihin bir cilvesi olarak devrim, ileri kapitalist ülkelerde değil, geri ülkelerde gerçekleşti. ”

Kuşkusuz, benim yaklaşımın biraz daha formel. Tarihselci yaklaşımı bir kenara bırakarak, argümantatif ve daha önemlisi mantıksal olarak da çelişkilerden medet ummanın siyasi ufuksuzluğu benim odak noktam. Bu ufuksuzluk, kimi zaman Marks’ın hangi öngörüsüne öncelik vermemiz gerektiği konusunda da şaşkınlığa yol açıyor. Oysa, tıpkı Marks’ın Feurbach Üzerine Tezler’inde sloganvari bir şekilde dile getirdiği gibi, dünyayı değiştirmek istiyorsanız, hem şimdiki hem de afaki gelecekteki zıtlaşmayı kabul eden, bu çelişkiyi içerebilecek formel kuvvete sahip bir zihinsel sisteme, bir düşünce modeline, bir mantıksal sisteme ihtiyacınız vardır. Mantıkçı muhafazakarlık bu ihtiyacı reddetmekte, dahası bu zarureti şiddetten tutun da belagata kadar türlü oyunlarla örtmeye çalışmaktadır.

Mantıkçı muhafazakarlığın aslında pek de işlemediğine zaten sol düşüncede sıklıkla tanık oluyoruz. Solcuların “hesabını soracağı” katliamlar, “devireceği” bu sistem, çelişkilerle boğuşan temsili demokrasinin hemencecik çöküp ardından da sosyalist devletin kurulacak olacağına dair hayaller ve benzer söylemler aslında isteristemez Aristocu olmayan bir sistemi pratikte yürürlülüğe koymaktadır. Zira, katliamların hesabı sorulmamış, sistem devrilmemiş, temsili demokratik sistem de aslında güçlenerek çıkmıştır bu mücadeleden. Kuşkusuz, Aristocu çerçeveden bakıldığında bu bir eksikliktir. Fakat, epeydir anlatıyoruz, Aristocu olmak zorunda değiliz.

Fakat, buna rağmen, sol siyaset, gerek merkez gerekse radikal cenahta, tüm muhalefetini Aristocu bir şekilde yapmakta, siyasi muhaliflerinin çelişkili eylem ve söylemlerini ifşa ederek rakiplerinin zayıflığını ortaya koyacaklarına inanmaktadır. Oysa ki, farkında olamadıkları ve belki de anlayamadıkları, siyasi rakiplerinin bütün bu çelişkileri ve zıtlıklarıyla yine de rasyonel ve muzaffer bir siyaset güttüğüdür. Dahası, bütün bu sınıfsal çelişkilerine rağmen “rakipler” hala ve yine kazanmaktadır. Bu da muhalefetin bir iltifata dönüşmesine yol açmaktadır. Demek ki, sorun çelişkilerin varlığı değil imiş.

Tersten okumak gerekirse, şu sonuç ortaya çıkmıyoru mu? Kapitalizm bir gün yıkıldığında, bu sadece çelişkileri nedeniyle olmayacak!

3.

Kapitalizmin içkin çelişkileri nedeniyle yıkılması gerektiğini iddia eden sol tandanslı düşüncelerin en önemli ama en önemli sorunu ise, diyalektik materyalizmden ayrılıp Platoncu bir idealizme savrulmalarıdır. Bu, solun dogmatik bir idealizm üzerine kendini inşa etmesine yol açmaktadır içkin olarak. Zira, mantıkçı muhafazarlığın zuhur ettiği sol düşünce, bir idea’nın, yani çelişkilerin imkansızlığını savunan görüşün, madde’yi, yani çoğumuzun içinde yaşadığı kapitalist realiteyi yıkabileceğini, yıkması gerektiğini, hatta önünde sonunda yıkacağını düşünür, daha önemlisi buna “inanır”. Buradaki sorun açık. 2007-8 global ekonomik krizine rağmen, dünyanın yüzde bilmem kaçının açlık sınırında yaşadığı gerçeğine rağmen, dünyanın en büyük nüfuslu ülkeleri Çin ve Hindistan’ın küresel kolonyalizmin yeni hegomanya alanları olmasına rağmen, Afrika’nın (sadece) bir ülke dışında artık ciddi ciddi gözden çıkarılmış olmasına rağmen hala ve hala ve hala, kapitalizm yıkılmamaktadır. Harvey’in kitabını okumamıza rağmen yıkılmamaktadır. Peki bunu nasıl açıklayacağız?

Bunun çözümü, kapitalizmi yıkmazdan önce bu mantığı yıkmaktır. Kapitalizmin bütün bu “çelişkilere” ve sorunlarına rağmen neden ve nasıl yaşadığını anlamadan ve kavramadan, onu ortadan kaldırmak mümkün olamaz. Zehrin kimyasını anlamadan, panzehir yapamazsınız. Eh, bu kimyayı da zehrin var olamayacağını iddia edecek kadar naif ve zayıf bir kimya teorisi kullanarak değil, zehrin mümkünatını anlatan bir teoriye dayandırmak zorundasınızdır. Aksi takdirde, ilk romantik kavgasından sonra aşkın mükemmel olmadığını anlayıp mahvolan yeniyetmeden düşünsel bir farkı kalmaz sol ideolojinin.

4.

Mantıkçı muhafazakarlığa karşı tarihselciliği önermiyorum. Siyasi çelişkileri anlamak için, bu çelişkileri yaratan sosyo-ekonomik süreci incelemek elbette anlamlıdır. Bu çelişkilerin nasıl oluştuğunu tarihin sürekliliği içinde bir yerlere oturtabilmek gereklidir.

Ancak bu yine de bir çözüm olmaktan uzaktır. Tarihselcilik, çelişkinin geçmişine bakarak onu anlamaya çalışır, ama yine de bu geçmişi şimdiye aksettirdiğinde, nihai olarak bu çelişkiden kurtulmaya gayret eder. Daha da kötüsü, çelişkinin kronolojik arkeolojisinin bu çelişkinden kurtulma yöntemi önereceğini hayaline dahi kapılabilir.

Ben bunun çelişkilerin içkin ve dışkın işleyişini anlamaya ve irdelemeye yeterli önem vermemeye bağlıyorum. Sadece siyasette değil, aritmetik öğrenirken bile, 16 x 48 işlemini yapmaya çalışan bir ilkokul öğrencisinin, 768 yerine, 192 bulmasını aritmetik bir çelişki olarak görüp ihmal eden bir sistemde yetişmemizin bir sonucu belki de bu (5). Dahası, modern çağın aklı aşan kudretteki fizik ilmine dair sonuçlarını anlarken takip etmemiz gereken dizgeyi, örneğin siyasetin analizine uygulayamamızın sonuçlarıdır bu. Bir yanda, uslamlamasında kullanılan dizgesi 2500 yıl öncede kalan bir siyaset ve belagat zemini, bir yanda da uslamlaması çığır açan yenilikler yaratan bambaşka bir gerçeklikle meşgul olan, siyaset erbablarının öğrenmeye pek tenezzül etmediği, hatta yok saydığı apayrı bir saha. Bu metodolojik sapmaların siyaset alanında hala yeniden ve yinelenerek doğmasının kusurlarından biri değil midir siyasi sahnemizin vasat bir lise münazarasına dönüşmesi.

Öne sürdüğüm yöntem kuşkusuz, yine bu muhafazakarlık tarafından uçuk bulunacaktır. Sonrasında da, bana düşünsel sahaların, örneğin siyaset ve fiziğin, farklı yöntemlere sahip olduğu fragmantatif bir şekilde hatırlatılacaktır. Bu tezler de zaten, ta baştan beri tekrarlayadurduğum platoncu idealizmin, mantıkçı muhafazakarlıkla birlikte, sol ideolojiyi diyalektik materyalizmden nasıl uzaklaştırabileceğinin müsbet kanıtlarındandır. Kısacası, kendi yöntemlerinin geçerliliğini ispatlamak için metafizik ilkeler “uydurmak” bir argüman değildir.

5.

Şimdiye dek öne sürdüğüm tezleri çürütmek için elbette, tüm yazdıklarıma rağmen, bu makalede çelişki arayabilir, bu çelişkiyi bana sunarak da tezlerimi, yine tüm bu yazdıklarıma rağmen, çürütmeye çalışabilirsiniz. Bu beyhude çabanın kısır döngüsünü, müsaadenizle ben burada kırayım. İki açmaza değineceğim: yalan ve kötü çelişkiler.

Kuşkusuz, biraz ince elersek, çelişkiyle kastedilenin “yalan” olmadığının altını çizmemiz gerekir. Elbette bu sadece siyasi ya da argümantatif değil, ahlaki bir ilkedir. Aristo’nun dile getirdiğimiz mantıki ilkelerinin ötesinde ve ilerisinde bir önkabuldür. Haliyle, bu yazıda, çelişkilerin ve yalanın ahlakını tartışmıyoruz. Fakat dikkatli okur fark etmiştir, yalan her ne kadar Judeo-Hıristiyan ideolojide tu kaka olsa da, yalanlara rağmen yaşam bir şekilde sürmekte, kasıtlı yaratılan çelişkilere rağmen yine ve yeniden mantıksal sistemler, siyasi diskurlar rasyonel bir şekilde var oluşlarını sürdürmektedir. Elbette, her yalan ve her çelişki manalı ve rasyonel bir sonuç yaratmaz. Her tez ve antitez ikilisi bir senteze yol açmayabilir. Ama yine de, sentezlenebilen tez ve antitezler için, yukarıda da geniş bir şekilde değindik, elimizdeki sistem doğası ve tanımı itibariyle çelişkilidir ve yalanlar da maalesef bu çelişkilerin bir parçasıdır.

Dahası, çelişkileri bağrına basan kuramsal altyapıyı kullanırken, bunun dozunu tutturmak da önemlidir. Yazının hiçbir yerinde, TÜM çelişkilerin makul olduğunu, TÜM çelişkilerin işlevsel olduğunu iddia etmedim. Metafizik ya da önkabülsel boyuta iteledeğim mesele, hangi çelişkilerin kabul edilir, hangilerinin kabul edilemez olduğudur. Fakat bu mesele, mantığın ve siyasetin ötesinde, önkabüllere, bu siyasi önkabüllere bireyler olarak nasıl ikna olduğumuzu inceleyen bilişsel bir boyuta aittir. Siyasetin ve siyasi argümanların şeklini inceleyen sahaların bu konuda söyleyecek bir şeyi yoktur.

6.

Sol siyasetin ihtiyaç duyduğu yeni söylemin, kökten ve mantıksal bir değişiklikle mümkün olabileceğini anlattım bu yazıda. Değindiğim değişiklik de, argümanlarda ve tezlerde bir rötuş ya da reform değil, aksine bu argümanların dizgesinde, biçiminde, sıralamasında olması gereken meta-politik bir devrim ihtiyacıdır. Kapitalizmin bize gün be gün yeni ve giderayak daha da vahşi “çelişkiler” verdiği bu yüzyılda, kapitalizmi daha da iyi anlama zaruretinin giderek arttığı ülkemizde, ciddiye alınabilecek tek muhalafetin şartı da, bana göre, meta-politik bir değişim ve bu değişimin yaratacağı yeni söylemlerdir.

Notlar

1. “Dialectic and Dialetheism”, E. Ficara, History and Philosophy of Logic  34  35-52  (2013), “Dialectic and Dialetheic”, G. Priest, Science & Society  53  388-415  (1989).

2. “Seventeen Contradictions and the End of Capitalism”, (17 Çelişki ve Kapitalizmin Sonu), Oxford Üniversitesi Yayınları, 2014.

3. Ha-Joon Chang. “23 Things They Don’t Tell You about Capitalism.” (Kapitalizm Hakkında Size Söylenmeyen 23 Şey), Allen Lane, 2010.

4. Gün Zileli, “Kapitalizmin Gelişmesi Devrimi Yakınlaştırır mı?”, Apolitika Dergisi, Sayı 2, Ağustos 1994. Alıntılar “Apolitika Dergisi Seçkisi - Türkiye’de Anarşist Düşünce Tarihi / 5”, Propaganda Yayınları, 2012’den yapılmıştır.

5. Kulağa basit gelecek belki ama, birçoğumuz çarpma işlemini kağıt kalemle yaparken, her basamakta neden sonucu birer basamak kaydırdığımızı bilmeyiz. Bunu metafizik bir önerme olarak ele alırız. Buna ikna olmayan bir ilk okul öğrencisi de 16x48 işlemini şu şekilde yapabilir.

16
48
x———
128
64
+——
768
yerine,
16
48
x———
128
. 64
+——
192
şeklinde aritmetik yapmanın “çelişkisinde” ciddi bir eğitsel nokta vardır. Bu, hata/çelişki/yanlış, örneğin çarpmanın toplama üzerine dağılma özelliğini anlamak için eşsiz bir fırsattır.

6. Alıntılardaki çeviriler bana aittir.