tumblr counter
Demokratik Seçimler Üzerine | <a href="http://canbaskent.net">Can Başkent</a>

Can Başkent

logic and the rest...

DEMOKRATİK SEÇİMLER ÜZERİNE

CAN BAŞKENT

0. Giriş

Türkiye’nin son on beş yıllık siyasi tarihine bakıp, tüm bu gelişmelerden demokratik sistemi sorumlu tutmak aslında pek de manasız değil (0). Bu açıdan bakıldığında, demokrasiyi sorumlu tutabileceğimiz iki önemli nokta var: birincisi, oyların nasıl ve kimler tarafından sayıldığı, ikincisiyse kimlerin oy verdiği. Bu iki önermenin ardındaki bütünleştirici tez ise mutlak çoğunluğa dayalı demokratik seçim sisteminin içkin matematiksel nedenlerle sağ ve muhafazakar siyaseti destekler olduğudur. Denklemi tersten okumak da mümkün: demokratik sistemde başarılı olan, maça önde başlayan muhafazakar siyasettir, zira ancak muhafazakar siyaset, siyasi doğruluk kaygısı olmadan bu sistemin avantajlarından faydalanabilir. Sol siyaset bu avantajlardan, demokrasinin içkin nitelikleri nedeniyle faydalanamamakta, maça geriden başlamaktadır.

Oyların nasıl sayıldığının matematiği tahmin edildiğinden çok daha karmaşık (1). Zira bu konu, açık arttırmaların matematiğinden, dar çevre seçim sistemine, bikameral sistemin kuvvetler ayrılığını nasıl sağlayıp sağlayamayacağına değin birçok ilginç meseleyi de içeriyor. Demokratik sistemin matematiğini daha da eşelediğinizde konunun sadece baraj sistemi ve buna mukabil stratejik manevralardan müteşekkil olmadığını, siyasi sitemin temelini teşkil ettiğini görüyorsunuz (2).

Bu matematiksel gözlemlerin siyaset felsefesinde önemli sonuçları var. Bu yazıda, sözünü ettiğim sonuçları Jason Brennan yeni yayınlanan Against Democracy kitabı üzerinden okuyacağım. Bunu yaparken de iki önemli sonuca varacağım. Öncelikle, sol düşüncenin halkçılık mitosunun yeniden ele alınması gerektiğini öne süreceğim. Ardından da, Türkiye ve modern dünya arasındaki oy verme oranlarındaki farklılıkların ışığında, Türkiye’de oy kullanmanın neden bir hak değil de ödev olarak göründüğü tartışmasına katkıda bulunacağım. Bu iki sonucun, Türkiye’nin son on beş yılı düşünüldüğünde daha da önemli hale geldiğini de iddia edeceğim. Çünkü, bu dönemin iktidar partisi, geleneksel sol düşünceden devşirilen halkçılık tezini oy kullanma ödeviyle sentezleyerek, demokratik seçim sistemini kendi menfaatine çevirebilmiştir. O halde, akla gelen ilk soru, anlamlıdır. Çözüm acaba daha az oy kullanmayı teşvik ederek, iktidar partisinin seçmen tabanını eritmek mi olmalıdır? (3)

1. Kim seçmeli?

Brennan’ın çalışmasının ana tezlerinden biri yurttaşların siyasetten uzaklaşmasının ve dolayısıyla daha az oranda oy kullanmasının toplum için daha iyi olduğudur. Bu teze göre, daha fazla insan oy verdikçe, sağ siyaset daha fazla güçlenecektir. Haliyle, toplumun geleceği ve menfaati için daha az sayıda insan oy vermelidir. Daha az oy verenlerin çoğu nihayetinde siyasi bilgisi daha az olanlar olacaktır.

Dahası, insanların politikaya ayırdıkları zamanı sanat, spor ve kültüre ayırmaları, Brennan’ın altını çizdiği üzere, toplum için daha faydalı olacaktır. Bu tespitler ışığında Brennan demokrasinin üstünlüğünü savunan teze saldırır. Zira, Brennan’a göre,

1. Siyasi katılımcılık çoğu insanlar için faydalı değildir; aksine, bu insanları birbirine düşman kılar, yolsuzlukları arttırır.

2. Oy kullanma hakkı, örneğin inanç ve ifade hakkı gibi bir hak değildir. Oy kullanarak elde edilen siyasi iktidar, en küçük bir iktidar için dahi, gerekçelendirilmelidir.

3. Her vatandaşın eşit oy hakkı ahlaki olarak gerekçelendirilemez. Zira oy hakkı sayesinde cahil ve irrasyonel vatandaşlar sayesinde alınan kararlar birçok masum insanın hayatını zorlaştırmaktadır. (Brennan, §1)

Bu argümanların benzerlerin farklı farklı bağlamlarda bulmak mümkündür. Örneğin, münazara ve siyasi tartışma tahmin edildiğinin aksine insanların fikirlerini birbirine yakınlaştırmaz, uzaklaştırır; insanları daha da düşmanlaştırır (4). Keza, oy kullanmanın zorunlu bir hak olarak görüldüğü ülkeler tek tüktür. Mesele ahlaki açıdan ise çok daha da karmaşıktır. Zira, insan hakları olarak nitelenen hakların neredeyse tamamı (barınma, yaşama, din ve inanç gibi) insanların kendileriyle ilgili haklardır. Fakat oy verme hakkı, bireylerin sadece kendileri üzerinde değil başkaları üzerindeki haklarıyla ilgilidir. Bu nedenle sokaktaki vatandaşın, sırf çoğunluk olmayı becerebilmeleri nedeniyle, benim hayatımı etkilemesi, bir diktatörün ya da kralın keyfi gerekçelerle (ya da kendine mahsus bir rasyonellikle) benim hayatımı etkilemesinin ötesine ahlaki olarak geçmemektedir. Bir sultanın ya da diktatörün keyfine bırakılan siyaset ne kadar riskliyse, demokrasinin seçimlerine bırakılan siyaset de bu kadar risklidir. Bu dikotomi özellikle azınlık siyasi görüşlere mahsus bireyler için daha da berraktır. Örneğin Türkiye’de Troçkist bir bireyin oyunun gücü asla ama asla Siyasal İslamcı birinin oyuyla aynı güçte olmayacaktır. Troçkist’in suçu nedir o halde?

Şüphesiz gerçek demokrasilerde seçim galiplerine katiyen mutlak güç ve iktidar verilmez. Bikameral parlementolardan, yüksek yargıya birçok kurumun birincil görevi de budur - iktidarı dağıtmak ve dengelemek. Ancak, iktidarı dağıtan, kontrol eden ve getirdiği riskleri bu şekilde önleyen bu metodoloji, Brennan’ın tezlerini hayli hayli desteklemektedir. Madem gerçek iktidarı çoğunluğa vermek, modern demokrasilere bakınca görüyoruz, risklidir, neden o halde seçimlerle zaman kaybediyoruz? Eğer seçimlere güveneceksek, neden hep iyiler kaybediyor?

Oyların sınırlandırılması aslında görüldüğünden çok daha yaygın bir pratik. Cezaevlerinde olanların çoğu, silah altındakiler, askeri öğrenciler, 18 yaşın altındakiler örneğin oy kullanamamaktadır. Keza, yurtdışında yaşayan çifte vatandaşların (hatta Türkiye vatandaşlarının) oy kullanması da ahlaken gerekçelendirilmesi güç bir karardır. Brennan bunu güzel bir örnekle eleştirmektedir (Brennan, §6). Çocukların oy kullanmamaları gerektiğini izah etmek için genelde üç meseleye değinilir. Bir, çocuklar toplumun tam anlamıyla üyesi değillerdir, dolayısıyla oy kullanmayı hak etmezler. İki, çocuklar ebeveynlerinin dediklerini yaparlar, dolayısıyla bağımsız değildirler. Üç, çocuklar yeterli bilgi ve kültür seviyesine erişmemişlerdir, dolayısıyla oy kullanmayı beceremezler. Brennan, iyi bir felsefeciden beklenebileceği gibi bu üç kategoriyi kullanarak, halihazırdaki yetişkin seçmenlerin büyük bir oranının da oy kullanmaya haiz olmaması gerektiğini tanıtlamaktadır. Zira bu gerekçelerle çocukların oy kullanmalarını engelliyorsak, tıpatıp aynı gerekçelerle yetişkinlerin de oy kullanmalarını engelleyebiliriz, engellemeliyiz. Topluma yeterince dahil olmayan, mahalle ve aile baskısıyla oy kullanan veya bilgisi olmadığı için belirli şekilde oy kullananların oyları geçerli sayılmamalıdır. Bu tezi tersten okumak da elbette mümkün: erişkin “çocuk seçmenlere” oy hakkı vermek demek, sağ siyasetin önünü açmaktır. Zira bu kitlenin çoğunluğu, sadece günümüz ve yerel için söylemiyorum, sağ seçmendir.

Brennan, haklı bir şekilde benzer bir meseleye işaret ediyor (Brennan, §6). Tıp etiğinde tartışılan “bilgilendirilmiş onay” da aşağı yukarı aynı sorunlardan muzdariptir. Tıbbi uzmanlığı olmayan, sadece bir iki hekimden duyduğu bilgilere dayanarak hayati bir meseleye dair karar vermek zorunda bırakılan sıradan yurttaş da benzer bir handikapı yaşamaktadır. Bu insanın tıbbi kararı ne kadar güvenilirdir? Ne tıbbi ne siyasi, bu insanlar doğru kararı almayı yetkin değillerdir. Birazdan değineceğim gibi, bu aslında hekimlerin (yasal ve ahlaki) sorumluluğu başkalarına atma çabasından başka bir şey değildir.

Kuşkusuz bu sorular, Plato, Aristoteles ve Farabi’den beri detaylıca tartışılıyor. Filozof kraldan tutun da, Aristoteles’in Büyük İskender’in hocası olmasına tek türlü anekdot akla geliyor. Brennan’ın tezleri de Plato’nun epistokrasisiyle örtüşüyor, ona modern bir tını getiriyor. Brennan’ın tezi, bu minvalde, siyasi katılımcılığın kısıtlanması olarak özetlenebilir. Fakat, gelişmekte olan ülkelerde popülizmin neden bu kadar kuvvetlendiğini, bu “demokrasilerde” neden iyi insanların sürekli kaybettiğini Brennan açıklamıyor. Bu güç isteminin seçim aritmetiğiyle neden önlenemediği de benzer bir soru olarak yanıt bekliyor.

Modern epistokrasinin önemli tezlerinden biri siyasi aktörlerin çoğunun bilgilerinin objektif bir şekilde bakıldığında yanlışlarla dolu olmasıdır. Türkiye bu konu için çok kolay bir örnek: siyasi yalanlar olarak nitelediğimiz şeyler örneğin, kanıtlanabilir bilgi yanlışlarıdır. Bu yalanların bazıları kasıtlı söylenen şeylerdir, bazıları da, örneğin tankın egzos borusuna afedersiniz tişört tıkamak, bariz bilgi yanlışıdır.

Siyasetçilerin cehaleti tek sorun değil elbette. Belki daha büyük sorun seçmenlerin cehaleti. Brennan bu konuda, Amerika Birleşik Devletleri seçmenlerine dair oldukça karamsar istatistiklere yer veriyor (Brennan, §1). Brennan’ın değindiğine göre Amerikan siyasetiyle ilgili sorulara cevap vermek için “yazı-tura atmak, seçmenlere sormaktan daha güvenilir bir yöntemdir” [ibid]. Diğer bir deyişle, Amerikan seçmenin yüzde ellisinden fazlası temel siyasi sorulara (örneğin senatoyu hangi partinin kontrol ettiği, sosyal güvenlik harcamalarının bütçedeki payı gibi) doğru cevap verememektedir. Brennan’ın altını kuvvetlice çizdiği gibi, bu sorular uzmanlık gerektirmeyen, gerçekten kolay sorulardır [ibid]. Türkiye için de tablonun daha vahim olduğu açıktır. Peki o zaman, oy verme hakkını elde etmek neden bu kadar kolaydır? Dahası, rejim bunu bildiği halde neden oy vermeyi zorunlu kılmaktadır? Yoksa, anti-epistokrasiden faydalanan bir popülizmi demokratik parlamentarizmin içkin bir öğesi haline getirmek için mi?

Kuşkusuz siyasi teoride bunun cevabı açık: siyasi gücün sorumluluğunu baştan savarak, kral ve imparatorun sorumluluğunu bir adsız ve anonim figür olan halka atmak. Böylece, sorumlu hep “halktır”, halkın tercihi, milletin iradesidir. Meclis sadece bu iradeyi yerine getirmektedir. Bu “sorumluluk reddi” kapitalist demokrasilerin “şirket”ten sonra icat ettiği en önemli kavramlardan biridir. Parayı batıran şirkettir, idamı geri getirmek isteyen de halktır, seçmendir. Bir çok siyasi sorunu bu ahlaki (ve hukuki ve yasal) gevşekliğin bedeli veya hatta Platonizmin modern bir dirilişi olarak açıklamaya çalışmak mümkündür.

İşin daha da ilginci, Brennan’ın değindiği gibi, seçmenleri siyasetle ilgilenmedikleri için suçlamak da abestir. Nasıl kimimiz astrofiziğe ilgi duyuyor, kimimiz duymuyorsa, bazılarımız da siyasete ilgi duymamaktadır. Bunun pragmatik nedenleri de açıktır: siyasi bilgi ve bu bilgiyi seçim ve örgütlenme vasıtasıyla pratiğe dökmenin gündelik hayatta getirisi çok azdır. Çoğunluk aynı eforu sarfetmedikçe, oyun teorisi açısından en azından, sizin çok bilgili olmanızın sonuç açısından bir faydası yoktur. Zira sizin mürekkep yalamış oyunuz da, meseleye ilgi duymayan yurttaşın oyu da eşittir. Hele hele referandum ya da cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi ulusal olarak tek seçimin yapıldığı seçimlerde bilgili bireylerin oylarının hiç bir ilave kazancı yoktur. Oyunuzun arkasında kütüphaneler dolusu kitap olsa da, oy aynı oydur, ulusal bağlamda etkisi sıfıra yakındır. Yapılan yatırımın da etkisi, hem bireysel hem toplumsal zeminde etkisi bu nedenle sıfıra yakındır. Dolayısıyla, konuya özel ilgisi, entelektüel merakı yoksa, sıradan bir yurttaştan siyasetle cidden ilgilenmesini beklemek elitist bir ukalalıktır: zira sistem yurttaşa bu inisiyatifi vermemekte, dahası yapacağı yatırımın zaman kaybı olacağını söylemektedir. Sonuç olarak siyaseten eğitimsiz olmak (tıpkı astrofiziğin temellerinden mahrum olmak gibi), kitlesel ve pragmatik manada tek rasyonel çözümdür. Çözümün ötesinde olgusal olarak, olan da budur. Bu nedenle de siyaset yarışından galip çıkanlar da siyaseten bilgisizlerin seçtiği ve seçebileceği aktörlerdir.

Bu gözlemlerden çıkan ilk sonuç, halkçılığın toplumun menfaatine olmadığıdır. Bu, siyaseten kalifiye olmayan insanların kötü, zararlı ya da dışlanması gereken fertler olduğu anlamına elbette gelmiyor. Bu, söz konusu insanların, yani çoğunluğun, aldığı siyasi kararların toplum için riskli olduğu anlamına geliyor. Brennan bu tezin öncüllerini elitizm gibi tuhaf yaklaşımlarla değil, apaçık istatistiki bulgulara dayanarak destekliyor. Yapılan araştırmalar insanların çoğunluğunun siyasi olgunluğa sahip olmadığını gösteriyorsa, bu insanlar oy kullanmamalıdır. Türkiye özelinde bu zor bir tez, çünkü Cumhuriyet’in temel ilkelerinden biriyle çelişir görünüyor. Dahası, eşitlikçi sosyalizmin de bu tezleri kolayca kabul edeceğini düşünmek kolay değil.

Bu sorunun çözümü, oy vermenin bir hak ve ödev olmasını bertaraf etmekle çözülebilir. Yazının başında belirttiğim gibi, oy verme hakkı barınma hakkı gibi bir bak değil. Herkes barınma ve temiz su hakkına sahipken, herkesin oy verme hakkına sahip olması, herkesin uçak pilotu olabileceğini düşünmek gibi. Öte yandan, herkes oy verme hakkını kullanmaya zorlanırken, herkes iyi bir evde yaşamaya ve temiz su içmeye zorlanmıyor. Bu haklardan sadece oy vermek bir yurttaşlık ödevine evriliyor. Zira, bu ödev rejimi destekliyor. Rejimin ilkelliklerini gerekçelendirmeyi kolaylaştırıyor.

2. Nasıl Seçmeli?

Daha önce de değindiğim gibi bu tartışma sadece ahlak tartışması değil, oyların nasıl sayıldığı ve bölüşüldüğü ile de alakalı (1, 2). Zira seçmen sayısı arttıkça, dar veya geniş bölgeli seçim tartışmasından tutun da, baraj sistemine de bir çok yöntem ve hileyle seçimleri etkileme imkanı da artmakta. 58 milyon seçmenin olduğu bir ülkede seçmenlerin oylarına sahip çıkma ihtimali, örneğin bunların sadece 1 milyonunun oy kullanabileceği bir seçimde oylarına sahip çıkma ihtimalinden karşılaştırılamayacak kadar düşüktür. Herkesin seçmen olduğu demokratik seçim sistemi bu nedenle, siyasi cehaleti ve irrasyonelliği teşvik eder ve besler. Bu yapıdan da ancak bu iki kritere dayanan partiler galip çıkar (7).

Bu minvalde, önümüzde iki büyük soru var: sağ ya da sol siyaseti kayırmayan bir seçim sistemi matematiği icat etmek mümkün müdür? Yazının birinci bölümünde değindim, demokratik sistem popülist sağ siyaseti destekleyen ve teşvik eden bir sistemdir, o halde, en azından bir düşünce cimnastiği olarak, sol siyaseti destekleyen seçim sistemi nedir diye sormak lazım. Bu iki kümeyi de net bir şekilde tanımladıktan sonra ancak tarafsız bir seçim sistemi tasarlayabiliriz. İkinci büyük soru ise, bireylere verilen oy hakkının aritmetiğidir. Bu aritmetiğin tespitini kolaylaştıracak ilk yöntem, kimi teorisyenlere göre, seçmenlere çoklu oy hakkı vermekle işe başlamaktır. Örneğin her seçmene beş oy hakkı verildiğinde, seçmen ister bu oyun beşini birden tek partiye verir, ister hiçbirini vermez, isterse de birkaçını şu partiye kalan birkaçını bu partiye verir. Bu sistemin en büyük handikapı, Brennan’ın tezlerini takip edersek, rasyonel seçmenlerin aleyhine olmasıdır. Zira bu seçmende sadece fanatikler beş oyu birden kendi partilerine verecektir. Eğitimli rasyonellerse oylarını bölüştürerek iyi partilerin oylarını daha da azaltacaktır.

Tüm bunların ötesinde, uygulamalı ekonomi ve deneysel psikolojiden öğrendiğimiz birçok önyargı (bias), bireylerin seçim yaparken irrasyonel davrandığını ortaya koyuyor. Örneğin, sadece kendi tezimizi destekleyen kanıtları kabül ederiz (kaçımız zıt siyasi kampın yayınlarını okuyor?), tezlerimizi desteklemeyen kanıtları ihmal ederiz, kendi taraftarlarımıza ve grup arkadaşlarımıza hak ettiklerinden daha fazla hoşgörü gösteririz (bu nedenle siyasi parti liderleri yıllarca değişmez), dahası bu liderlerin irrasyonel görüşlerini onaylarız, nihayetinde de önem verdiğimiz konuları tartışırken kutuplaşmalarımız daha da artar. Oy verirken de insanlar benzer önyargılarla seçim yapar. Peki bu önyargıları hesaba dahil eden, gerektiğinde hariç tutan bir seçim sistemi matematiği nasıl tasarlayacağız? Sandığa atılan oyun mahalle baskısıyla verilmediğini nasıl bilecek, gerektiğinde bu oyları nasıl hariç tutacağız? Bunun matematiğini nasıl tasarlayacağız?

Çeşitli kereler değindiğim gibi, mesele insanların ve sistemin kusurları değil. Mesele, bu kusurların a priori olarak sadece bir siyasi görüşe fayda getirmesi (8). Dahası, Blairist sol popülizmi anımsayın, sol siyaseti de kendine benzetmeye çalışması. Sol siyasetin daha da solculaşması gerekirken neden sağa yaklaştığını açıklayan kuvvetli bir tezdir bu: sağı destekleyen yapısal nedenler tastamam seçim sistemi ve demokratik parlamentarizmin çimentosundadır da.

Bu argümanlar için verilebilecek diğer bir güçlü kanıt da, seçim ve sayım sistemlerinin ülkelerde neredeyse hiç değişmemesidir. Türkiye özelinde barajın kaldırılıp kaldırılmaması bile ciddi bir şekilde hala tartışılmazken, dar bölge, bikameral, kısmi oy sistemlerinin gündeme gelmesini beklemek naiflik olur. Ülkenin toplumsal olarak bu konuda ciddi bir tartışmaya girebileceğini beklemekse saflık.

Tüm bu alicengiz oyunları elbette sol siyasetin legal manevra alanını daraltıyor (9). Bu nedenle, gerçek sol siyaset denince akla hala Denizler, Mahirler, Ulaşlar geliyor, Erdal İnönü ya da Bülent Ecevit değil. Stratejik manada ise sol siyasetin mücadele etmek zorunda kaldığı cepheleri arttırıyor. Siyaset yapmanın ötesinde, sol siyaset aynı zamanda maçın kurallarını da tartışmak, bir nevi oyun bozan olmak zorunda kalıyor. Bu da toplum desteğinin azalmasında önemli bir faktör olarak görülüyor.

3. Sonuç: Kısa ve Uzun Vadeli Çıkarımlar

Kimlerin nasıl oy vermesi gerektiği tartışmasının önemli bir boyutu halihazırda işleyen sistemlerin neden ve nasıl küresel ölçekte sağcı, popülist ve muhafazakar siyasete dönük bir eğilim yarattığıdır. Kısaca ifade etmek gerekirse, temsili demokrasi ve tüm yurttaşların oy kullandığı (ya da kullanmak zorunda olduğu) sistem kendi iç dinamikleri nedeniyle sağ/muhafazakar siyaseti ve siyaset yapma tarzını destekler. Bunu tersten okumak da mümkün: eğer bir sol parti bu sistemde iktidar olabilecek başarıyı gösterirse, bu ancak söz konusu partinin sol siyasetten uzaklaştığının bir göstergesi olabilir. Yeni-Labour’dan tutun da Macron’a dek birçok örnek bu sistemdeki başarının soldan uzaklaşmak olduğunu tanımlıyor. Bu yaklaşımın diğer bir ispatı da, örneğin Türkiye’de sol partinin başarılarının ya bir önceki seçimde aldığı oyları korumakla ya da barajı geçmekle tanımlanmasıdır. Bu, çoğumuzun içkin olarak hissettiği siyasi duygulanımın daha net ve berrak bir şekilde ifade edilmesidir aslında: “Bu memleket gerçek sol siyaseti kaldırmaz”. Bu ifade doğrudur, ama nedeni, baştan beri tek tek açıkladım, halkın aydınlanması ya da sınıf bilincine erişmesi gibi nedenler değil, demokratik seçim sisteminin sol siyasete uygun olmamasıdır. Sınıf bilincinin ortaya çıkmasındaki zorluklar da aynı radikal nedenin bir sonucudur (10).

Çözüm, kuşkusuz adım adım gelecektir. İlk adım, seçim sistemi tartışmalarının siyasal gündeme girmeye hak kazandığını kabül etmektir. İkinci adım, bu sistemleri eşelemek ve nihayetinde de stratejik olarak reel siyaseti bu kuralları göz önüne alarak inşa etmektir (11). Uzun vadeli umut da, demokratik sistemi yeniden şekillendirebilecek bikameral sistemi gündeme almak olacaktır. Böylelikle seçmenin erki azalacak, seçim sistemi aritmetiği üzerinde oyunlar oynamak için geçerli neden kalmayacaktır.

Notlar ve Kaynakça

Jason Brennan, Against Democracy, Princeton University Press, 2016.

0. “Demokratik sistem” ve “demokrasi” sözlerini mutlak çoğulculuğa dayanan demokratik seçim sistemi için kullanacağım.

1. “Oyları Saymak”, Can Başkent, Birikim Güncel, 10 Şubat 2014, http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/544/oylari-saymak

“Seçimler Yaklaşırken”, Can Başkent, Birikim Güncel, 14 Nisan 2015, http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/1194/secimler-yaklasirken

2. “Game Theory and Politics”, Steven Brams, Dover, 2004 ve “Approval Voting”, Steven Brams ve Peter C. Fishburn, Birkhäuser Boston, 1983.

3. Bu şaşırtıcı düşüncenin aslında epey geçerli bir ampirik tabanı var. “Tatava yapma, bas geç” kampanyasından tutun da, Haziran 2017 Birleşik Krallık seçimlerinde Muhafazakarların çoğunluğuna son vermek için yürütülen stratejik oy verme kampanyasına dek, yeni siyasetin birçok veçhesi, insanları farklı oy kullanmaya ya da bazan oy kullanmamaya teşvik etmeye çalışıyor. Dahası post-hoc bir şekilde seçim sonrası yaşanan pişmanlıklar da (örneğin Brexit sonrası yaşanan hayret ve pişmanlık) seçim karşıtı bir enerjiye yer yer dönüşüyor. Öte yandan bu yazıda sunulan kuramsal analizlerin reel siyasete ve sokağa tekabül edip etmediği apayrı bir tartışmadır.

4. “Disagreement, Dogmatism, and Belief Polarization”, Thomas Kelly, Journal of Philosophy, 2008, vol.105, no. 10, s. 611-633 ve “Kutuplar Erirken”, Can Başkent, manifold, http://manifold.press/kutuplar-erirken

5. Türkiye’de oy kullanmayana para cezası verildiğine pek şahit olunmaz. Aksine, Avustralya bu para cezasını uygular. Birkaç istisna dışında zorunlu oy kullanma genelde Latin Amerika ülkelerine mahsustur. https://en.wikipedia.org/wiki/Compulsory_voting

6. Şirketiniz iflas ederse, örneğin, icra şirketinize gelir, şahsınıza ait olan mal mülke el konulmaz. Sorumluluk şirketindir. Bunun en uç örneği 2007-8 krizinde gördük: aldıkları sorumsuz kararlarla ekonomiyi yerle bir eden büyük şirketlerin yöneticileri suçlu ilan edilmediler.

7. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, Marksist teorinin tüm öngörülerine rağmen sanayileşmiş ülkelerde gerçek sol politikaların neden egemen olamadığı tartışması, anlamlı ama bu makalenin sınırlarının ötesine geçen bir meseledir. Bu sorunu çözmenin iki temel yolu vardır öte yandan: sol siyaseti suçlamak ya da sol siyasetin dahil olduğu maçın kurallarını sorgulamak. Bu makale ikinci yöntemi tercih etmiştir.

8. Hala yeteri kadar tartışılmamış olan bir gerçek de, Türkiye’yi idare eden partinin siyasi yolculuğunun başından beri neredeyse hep seçim sisteminin handikaplarından avantajları çıkarak aldığı az oya rağmen tek başına iktidar olabilmesidir.

9. Kemikleşmiş ve köhnemiş seçim aritmetiğine sahip toplumlarda sol siyasetin illegal mecralara kayması da benzer bir tez olarak ele alınabilir.

10. Şüphesiz popülist siyasetin güçlenmesinin tek nedeni seçim sistemi değil. Ama tek nedeni de kapitalizmin güçlenen sosyo-ekonomik dinamikleri de değil. Bu yazı, okumaya alıştığımız mazeretler dışındaki reel nedenlere yoğunlaşıyor, seçim sistemi de bu diğer reel nedenlerden biri.

11. Bu stratejinin en bilinen örneği, barajı aşamayan Kürt siyasetinin ya diğer partilerle ortak olarak ya da bağımsız olarak seçime girmesidir.