tumblr counter
Ateizmin Çıpası | <a href="http://canbaskent.net">Can Başkent</a>

Can Başkent

logic and the rest...

ATEİZMİN ÇIPASI

CAN BAŞKENT

0.

Günümüzde ateizmin kuvvetli savunucularından bazılarının sıklıkla başvurduğu yöntem bilimsel gelişmelere atıfta bulunmaktır. “Bilim ve teknoloji bu kadar ilerlemişken, dahası bunlar da göz göre göre insan mamülüyken, bir insan nasıl tanrının varlığına inanabilir?” Bu teze, bu yazıda en azından, hafif-bilimselcilik diyeceğim. Hafif-bilimselcilik, evrim kuramından kozmolojiye ve hatta atom-altı fiziğe atıfta bulunarak tanrının var olmadığını, olamayacağını anlatmaya çalışır.

Bu yazıda bu yaklaşımın hata ve eksiklerine işaret edeceğim. Bunu yaparken de önemli bir sahaya değineceğim: matematik. Matematik, fenni veya deneysel bir bilim olmadığından, hatta anladığımız anlamda bir bilim dalı dahi olmadığından, genelde bu tezlerde kullanılmaz. Haliyle fizik, teknoloji, mühendislik gibi sahalardan seçilen örneklerle ateizm çürütülmeye çalışılırken, matematikten hiçbir örnek ya da konu seçilmez. Bu da aslında şaşırtıcı değildir - zira matematiksel birer oyuna benzeyen teoremler ve icatların çoğu, kriptografi ve algoritmik düşünce haricinde belki, artık gündelik hayata pek nüfuz etmiyor. Fakat ateistlerin ve ateist hareketin bu gözlemden çıkaracağı dersler var: kendi tespit ettiğiniz bilim dalının (fizik, genetik vs) yine kendi tespit ettiğiniz “felsefesiyle” (hafif-bilimselcilik dedim buna) dini yanlışmanız abesle iştigaldir. Buradan çıkaracağım nihai sonuç açık: din bir mantık ve zihin oyunundan ziyade, psiko-sosyolojik bir olgudur. Hatta tam da bu nedenle, güneş sisteminin ötesine uzay aracı gönderip atom altı parçacıkları İsviçre Alplerinde çarpıştırmamıza rağmen, dinlerin etkisi azalmıyor; kimi düşünüre göre hatta artıyor. Yeni dinler ve kültler çıkıyor, radikal dincilik hala azalmıyor. Bu eksikliğin önerdiği bir çözüm umudu da var, o da davranışsal ekonomi. Zira, davranışsal ekonomi, homo economicus’un davranışlarındaki irrasyonelliği geniş bir iktisadi çerçeveye oturtarak inceler. Bu irrasyonelliği fiziksel bilimlerden seçtiği numunelerle değil iktisat kuramlarıyla açıklar, iktisadi meselelere bağlar. Dolayısıyla bu yaklaşım, ateistlerin sayısının hem bilimde hem ekonomide ileri ülkelerde artmasının nedeni olarak ekonomik ilerlemeyi görür - bilimsel ilerlemenin de bunu doğal bir sonucu olduğunu kabül eder. Bunun sonucu olarak da iddia ediyorum ki ateizmin kuvvetlenmesinin ve dini argümanları yenmesinin tek yolu olarak da fenni değil iktisadi argümanlar kullanılmasını önerir.

Bu yazıda dini bilimle çatıştırmanın stratejik kusurlarından, pratik işlevsizliğinden dem vurarak, matematiğin nasıl önemli bir karşı örnek olarak belirdiğini anlatacağım. Sonrasında da matematik örneğinden öğrendiklerimle bilişsel ve davranışsal ekonominin meseleyi nasıl açıklayacağı üzerine düşüneceğim. Nihayetinde de konuyu geleceğe dönük stratejik hedeflere bağlayacağım.

1.

Ateizmin toplumsal ve siyasi kabülü için dini bilimle çatıştırmanın ilk kusuru, halkın/milletin bilimden anladığını varsaymaktır. İkinci kusuru da, halkın, bilimden anladığı varsayılsa dahi, bu çatışkıda bilimin tarafını seçeceğini umut etmektir.

Bu ilk kusur tarih boyunca var olmuştur. Doğadaki “mucizelerin” bir tanrı fikri barındırmadığı inancı, tıpkı bu mucizelerin bir tanrı fikrine yol açması gerektiği inancı kadar eskidir. İnsanların adım adım doğanın sırlarını çözmesi, hem tanrının imkansızlığına hem de bu sırları evvela oluşturmuş bir tanrının varlığına delalet olarak pekala görülebilir. Fakat, İkinci Dünya Savaş sonrası dönemde yaşanan teknolojik devrim insanın sadece seyircisi olduğu doğanın sırlarını çözmekle yetinmediğini, bilfiil bu doğayı değiştirdiğini gösterdi. İklimi değiştirmekten tutun da Ay’a ayak basmaya, dağları delmekten 10 bin metrede uçmanın sıradanlaşmasına dek birçok teknik başarı patronun insanoğlu olduğunu gösterdi. Bu küstahlığın doğal bir uzantısı da ateizme ilişir oldu: bu kadar hızlı bilgisayarları ve uzay mekiklerini yapabiliyorsak, tanrı nasıl var olabilir? Bu uslamlamanın ikinci kusura da burada beliriveriyor. İklimi değiştirdik, dağları deldik de iyi mi oldu?

Bu mesele, siyasal İslamın uzun yıllardır egemen olduğu yerel siyasette daha da çetrefilli bir hal alıyor. Teknolojinin bu kadar yaygın kabul gördüğü Türkiye sosyolojisinde dahi din-bilim çelişkisi dini zayıflatmıyor. Bunun tek nedeni olarak da Türkiye’deki kemikleşmiş cehaletin öne sürülmesi yeterli görünmüyor. Çünkü gerek Türkiye, gerek Hindistan örnekleri pekala inançlı insanların da teknolojiyi benimseyebileceğini, hatta teknoloji yaratabileceğini gösteriyor. Dolayısıyla, bu kitlelerin ateist olmamasının nedeni olarak bilim ve teknoloji cahilliği argümanı, en azından sosyolojik zeminde, geçerli görünmüyor. Metroya binen mümin prototipi bir çelişki olmaktan çıkıp, dinsel ideolojinin zafer dansına dönüşüyor.

Bu nokta ikinci kusurun en berrak olarak göründüğü alan: kitlelerin bilim-din çatışkısında bilimi seçmelerinin tek rasyonel çözüm olduğuna inanmak. Bu yaklaşım ampirik bulgularla yanlışlandığı kadar, stratejik olarak da çözümsüz bir durum yaratmakta: zira müminleri bilim tartışmalarından dışlamakta, kendi zaferini kendi kendine ilan etmekte. Bu nedenle de genel geçer bir kabül görmemekte. Dahası zaferini ilan ettiği kalenin hududları da artık gerçekten karmaşık bir hal alıyor. Sicim kuramını, kütleçekim dalgalarını, kuantum mekaniğinin detaylarını bilmeden 21. yüzyıl bilminin gerçek başarılarını anlamak imkansız. Toplumun temel fizik bilgisinin buna yetmesi gerektiğini beklemek de biraz önce değindiğim küstahlığın komik bir tecellisi olarak görülebilir ancak. Hafif-bilimselci yaklaşım bu nedenle bilime dair kuvvetli bir güven oluşturmaya çalışırken, toplumdan daha da kopan argümanlara ve delillere dayanmak zorunda kalıyor: “Bakın bilim ne kadar güzel, Einstein’ın 1920’lerde öngördüğü kütleçekim dalgalarını keşfettik. Haydi sıkıyorsa, Kuran’da bulun bu dalgaları!” Bu cümlenin toplumsal siyasette ciddiye alınır yanı yok.

Bu küstahlığın diğer bir açık noktası da elbette yanlışlanabilirlik ilkesi. Bilim felsefesinin, Popper’ı da kapsayan, çok temel bir noktasıdır yanlışlanabilirlik ilkesi. Bu ilke kısaca teorilerin birbirini yanlışlayarak geliştiğini öne sürer. Aristo mekaniği Newton mekaniği tarafından yanlışlanır. Newton mekaniği Einstein’ın görelelik kuramıyla ve de kuantum mekaniğince yanlışlanır. Bu nokta bilim felsefesinin konusu, bu yazıda üzerinde durmayacağım.

Fakat bilimsel düşünme yönteminin ateizme yol açacağı iddiasının en büyük handikapı fenni ya da deneysel bilimlerden değil, formel bilimlerden gelir. Matematiksel bilgi, yüzeysel olarak da hafif-bilimselcilikle de, ateizmi destekler görünmez. Neden?

Matematiğin ateizmi desteklemediğine dair ilk hayal kırıklığını birçok hafif-bilimselci, büyük matematikçilerin tanrı fikrinden çekinmediklerini fark edince yaşamıştır. Bu, Gödel’den tutun da bizim memleketin büyük üniversitelerindeki eski toprak matematikçilere kadar aşağı yukarı böyledir. Meselenin matematik felsefesiyle izah edilecek noktaları da şüphesiz vardır: matematiksel bilginin deneysel bilgiden farklılıkları, eski tabirle matematiğin keşif mi icat mı olduğuna dek türlü türlü tartışmayla meseleyi genişletmek mümkün. Matematiksel bilgi, alternatif ve klasik olmayan teorileriyle, ki Öklid-dışı geometri bunun başat örneğidir, ispatlamak istediğinizi nasıl ispatlayabileceğinizi öğretir size. Hangi matematiksel yapılarda hangi kuramların var olabileceğini gösterir. Siz fikir mühendisliği imkanı verir. Bu imkan elbette sadece ateistlere değil inançlılara da takdim edilmiştir. Matematiğin kendisi de bu alternatif teorilerden hangisinin daha iyi olduğunu anlatmaz. Eğik evrenler de düz evrenler kadar gerçektir, biri diğerinden iyidir deme imkanımız yoktur - en azından matematik dahilinde.

Bunun, ateizm ve felsefeye dair diğer bir ilişkisi klasik-olmayan mantık sistemleri (non-classical logic) düşünüldüğünde belirir. Klasik mantık çelişkilerin var olamayacağını, doğru ve yanlış dışında üçüncü halin imkansızlığını öngörür. Fakat, kimi mantık sistemleri matematiksel sağlamlıkla bu iki prensibe karşı çıkabilmiştir. Çelişkili mantık (paraconsistent) sistemleri tutarsızlıkların matematiğini ortaya koyarken, sezgisel mantık (intuitionistic) da üçüncü halin mümkünatına işaret eder. Bunu da sadece yüzeysel argümanlarla ve tezlerle değil, matematiksel olarak kuvvetli ve zengin yapılarla gerçekleştirir. Dolayısıyla, matematiksel mantık neyin ne olmasını değil, kimi şartlar altında neyin nasıl ispatlanacağına yoğunlaşır. Bu şartların ve varsayımların nerede ve nasıl doğru olduğunun yanıtı matematikte değildir. Bu nedenle matematiksel bilgi hafif-bilimselcilik için faydasızdır. Dolayısıyla, hafif-bilimselcilik ancak ve ancak kendi seçtiği ve tespit ettiği sahalardan ilham alabilecektir.

Dolayısıyla kesin bilgi kaynağı olarak görmeye meylettiğimiz bilimsel bilgiyi kullanarak ateizmi gerekçelendirme sevdası bizi ancak ve ancak kimi tatbiki ve deneysel bilimlere mahkum eder. Kaldı ki bu deneysel bilimler de sanıldığı kadar büyük bir hizmet sunmaz ateist ideolojiye. Sonuç açık: kendi seçtiğimiz bilimle, kendi seçtiğimiz metodolojiyle kendi istediğimiz ideolojiyi savunmak, olsa olsa o ideolojiye zarar verir. Tartışmayı dar alanda kısa paslaşmalara çevirir. Siyasetin ikna ediciliğini azaltır.

2.

Bu sorunun çözümü ekonomiden geçiyor. Zira ekonomik ilişkilerin çeşitlenmesi, tanrı fikrinin zayıflamasına kütleçekim dalgalarının keşfinden daha fazla zarar veriyor. Anlatayım.

Son yılların en ilginç bilim dallarından biri davranışsal ekonomidir. Emeklilik günlerimizi doğru dürüst planlamamaktan tutun da fazla kilo almaya dek birçok meselenin altında insanoğlunun aynı zayıflığı vardır: bizler “o kadar da” rasyonel insanlar değiliz. Zararlı olduğunu bile bile içki içiyor, aşırı hızla araba kullanıyor, ileride zararlı çıkacağımızı bile bile emeklilik günlerimiz için maddi manevi yatırım yapmıyoruz. Neden? Neden kitlesel olarak, insanoğlu olarak, aynı hataları, benzer bir dizgeyle tekrarlıyoruz? Davranışsal ekonomi, bu zaafların ve zayıflıklarımızın ekonomik ilişkileri nasıl etkilediğini inceler. Nedeni nedir bilmiyorum, ancak, din meselesine pek bulaşmaz. Neden bulaşmadığı bu yazının konusu değil.

Fakat, davranışsal ekonominin dine ve ateizme en büyük katkısı dinin entelektüel değil de sosyolojik bir kavram olduğunun altını çizmesidir. İnsanlar, bilimsel düşünceye uzak olduğundan değil çeşit çeşit sosyolojik nedenlerle, insanlık halinin türlü türlü emarelerine bağlı olarak dini savunur hale gelir. Pascal’ın Terazisi de belki bunun belli başlı ipuçlarındandır.

Pascal’ın Terazisi, velev ki cennet varsa, tanrının varlığını kabül etmenin bizim için daha karlı, daha rasyonel olduğunu tanıtlar. Zira, cennetin varlığının getireceği fayda, tanrının varlığını kabül etmenin getireceği olası zarardan çok daha çok fazladır - en azından Pascal’a göre. Dolayısıyla, bu teze göre, tanrıya inanılmalıdır.

Zurnanın zırt dediği yer, hayali iki ihtimal arasında mukayese yapmaktır. Zira, (hayali) cennetin getireceği fayda, keza uçan spagetti canavarının varlığını kabül etmenin getireceği olası zarardan çok daha fazladır. Keza, atom-altı parçacıkların varlığını reddetmenin gündelik hayatımızda yaratacağı olası zarardan da fazladır. Haliyle, rasyonel mukayese tanrının varlığına inanmak için bir nedensellik ilkesi oluşturamaz.

Davranışsal ekonominin en önemli tezlerinden biri örneğin, çıpa etkisidir. Çıpa etkisi, ilk öğrenilen bilginin diğerlerine nazaran çok daha fazla ağırlığı olduğunu gösterir. Ama elbette bu bir insanlık halinin emarelerinden, zaaflarından biridir. Sırf ilk olarak, tesadüfen, bir bilgiye maruz kaldık diye, neden bu bilginin daha önemli ve doğru olduğunu kabül edelim? Bu zaafı ekonomistler, örneğin, iyi pazarlık nasıl yapılır diye düşünürken inceliyorlar. Mağazaların yaptıkları indirimler de bunu iyi bir örneğidir: çıpa etkisiyle ilk edindiğimiz fiyatlar indirim öncesi fiyatlar olduğundan, indirim sonrası fiyatlar hayli hayli çekici görünür.

Şüphesiz, tanrı fikrinin genel geçer kabül görmesinin en önemli nedenlerinden biri de bu. Tanrı fikri de, dinsizlik ve ateizm fikrinden önce sunulduğu için, hak etmediği bir avantaja sahip oluyor. Çıpanız tanrı ve cennet olduğunda, ateizmin teklifi ve vaatleri pek çekici görünmüyor. Tamamen anlaşılır bir zaaf bu.

Keza, din fikrinin bu kadar yaygın olmasını açıklayan başka birçok bilişsel zaafımız da var. Tek tek sıralayalım bazılarını. Çıpa etkisinin yanında, otoriteye inanma, tekrarlanan şeylerin doğruluğuna inanma, sürü etkisi, doğrulama etkisi, Dunning–Kruger etkisi, Semmelweis tepkisi dinin nasıl egemen olduğunu, insan zaaflarına dayanarak açıklayan birkaç gözlem. Dahası biraz daha eşelersek örnekleri arttırmak mümkün.

Tüm bu teşhisleri açıklamak da basit. Sırayla gidelim, otorite olarak kabül ettiğimiz ana-baba ve öğretmenler din fikrini kabül ediyorsa, insanların çoğunun da din fikrini kabül edeceği barizdir. Din ve tanrı fikri sağda solda, medyada falan sık sık tekrarlandıkça insanların inanma ihtimalleri artar - hatta bu nedenle sürekli tanrılı allahlı deyimler ağzımıza pelesenk olur. Keza, bir kere insanlar tanrının varlığını kabül etmeyegörsün, hemen her şey tanrının varlığına delil olarak görünür - tükenmez kalem bile. Keza, tanrının varlığı gibi felsefenin ve teolojinin en derin konularında herkes birden uzman kesilir ve kendi argümanlarının geçerli olduğun sanır. Keza, tanrı gibi bir şeyin varlığını sorgulayan her delil de, tanrı gibi devasa bir şey nasıl sorgulanır, derhal reddedilir.

Davranışsal ekonomiden öğrenilecek tüm bu bulgular, din ve tanrı kavramının insanın zaaflarına dayanan, belki de bu zaafların doğal ve evrimsel bir sonuç olduğunu gösteriyor. Bu iddiamın kanıtı da basit: din kavramı olmayan toplumun neredeyse hiç olmaması ve binyıllar boyunca tanrı kavramının farklı farklı evrimler geçirmesi. Hatta 20. yüzyılda bile yeni yeni dinlerin icat edilmesi ve 21. yüzyılda dahi insanların burçlara inanması da buna dahil edilebilir.

Ekonomik meselelerde karar alırken bile türlü türlü “insanlık hali” hataları yapıyorsak, din ve tanrı meselesi gibi davranışsal ekonomi açısından dahi daha zor meselelerde bu hataları nasıl yapmayız?

3.

Davranışsal ekonominin kapitalizmde bu kadar popüler olmasının en önemli nedeni elbette kapitalist mühendislik: insanın zaafını suistimal ederek nasıl daha fazla kazanırız? Bu amaçla, türlü türlü yöntemler geliştirildi. Örneğin, klişeleşmiş bir örnektir, Economist dergisinin birkaç yıl önceki abonelik ücretleri şöyleydi:
- Sadece internet dergisi aboneliği 59 dolar,
- Sadece matbuu dergi aboneliği 125 dolar,
- İnternet ve matbuu aboneliği 125 dolar.
Yanlış okumadınız, matbuu abonelik alacaksanız, internet aboneliği de bedavaya geliyor. Bu, alakasız alternatifler yaratarak en yüksek fiyatı kakalamak için bilinen bir tekniktir. Sizden en yüksek fiyatı alabilmek için, 59 dolardan 125’e sıçrayan abonelik ücretini gerekçelendirmek için araya bir de “matbuu abonelik” alternatifi atmaktalar. Ortadaki alakasız seçenek nedeniyle en yüksek meblağ çok da tuhaf görünmemekte. Zira insanlar bu üç rakamı birbirleriyle olan ilişkileriyle değerlendirmekteler ve bu ilişkileri de elbette kapitalist istediği bir şekilde kurabilmekte. The Economist dergisi de elbette istisna değil. Bu işin uzmanı olarak en yüksek ücreti almayı gayet iyi bir şekilde beceriyorlar.

Buradan çıkarılacak ders bu yöntemlerin din ve tanrı fikriyle mücadele etmekte kullanılabileceği. Bu yazının hacmi, ateist mücadele için belli stratejiler oluşturmaya müsaade etmiyor. Ancak, eh Economist dergisi bile yapıyorsa, biz neden yapmayalım? Ateizmin insanlık halleriyle birebir ilişkili olamayacağını neden anlatmayalım?

Davranışsal ekonominin tespitleri, ateist mücadelenin gelecekteki hedefleri için ipuçları veriyor. Çıpa etkisi için, örneğin, din eğitiminin okullardan kaldırılması şarttır. Sürü etkisinin kuvvetini azaltmak içinse, ateistlerin daha görünür ve duyulur olması zorunludur. Örnekler çoğaltılabilir.

Ateist mücadelenin yeni ve doğru stratejilere ihtiyacı olduğu açık. Bu yazı, biraz da hayalperest bir umutla, bu stratejileri geliştirmek için yeni yöntemler öneriyor. Davranışsal ekonominin popülerliği bu konuda bizleri cesaretlendirmeli. Nihayetinde, dergi aboneliği için dahi bu stratejiler kullanılabiliyorsa, siyasi ve sosyolojik ateist mücadelede de kullanılabilir, kullanılmalıdır.