tumblr counter
Kutu Kola | <a href="http://canbaskent.net">Can Başkent</a>

Can Başkent

logic and the rest...

KUTU KOLA

CAN BAŞKENT

Sağda solda, yurtdışında falan adımın teneke kutu olarak söylenmesi bıktırınca, oturdum TDK başkanına mektup yazdım birkaç yıl önce (0).

Mesele benim adımın ne olduğu. Eğer benim adım “ses” ise hemen her dilde, alfabede farklı farklı yazılmalı ki aynı şekilde okunsun. Yok eğer benim adım “yazılışıysa” her dilde mecburen farklı farklı okunacak. Peki doğrusu nedir bunun? Benim tezim, adımın “okunuşu” yani “ses” olması. Zira ben okuma-yazma bilmediğim zamanda da adımın ne olduğunu biliyordum. Bırakın beni, altı-yedi aylık yavru köpekler bile adını biliyor, okuma yazma bilmedikleri halde. Bu teze tarihselci tez diyorum: sesler ve sözler, yazıdan önce de vardı, yazıdan sonra, post-skript dijital çağda da var oluyorlar. Dolayısıyla farklı dil ve alfabelerde korunması gereken sestir.

Özel isimler ses midir, yazılış mıdır sorunu, en azından Türkçe özelinde, kent ülke isimleri gibi meselelerde rahatlıkla tolere ediliyor. Bizim devlet örneğin, Chicago’yu, Washington’u, Şikago ve Vaşinton olarak yazarken New York, Yeni York olmuyor. Ama örneğin İspanyollar için Nuevo York oluyor.

Mesele farklı farklı alfabelerde yazılan isimlerde daha da zorlaşıyor. Örnek çok. Bu sene Nobel edebiyat ödülünü alan yazarın adını Ishiguro olarak yazıyoruz, İşiguro yerine. Çin devlet başkanının adını ise Xi Jinping olarak yazıyoruz. Şi Cinpin olarak okuyoruz (mu acaba). Ama ismin gerçek yazılışı Xi değil elbette (1). Çince (ve Japonca, Urduca, Tamilce vs) karakterleri Türkçeye çevirmeyi becerecek bir yöntem olmadığından Uzak Asya dillerinin Latin harfleriyle yazılışını günümüzde genelde İngilizce’den alıyoruz, eskiden Fransızca’dan alırdık. Hadi Çince, Korece bize uzak, ama bize yakın Arapça’da mesele daha da beter hale geliyor. Al Thani’nin, El Sani olduğunu öğrenmemiz epey uzun sürdü, Al Maktoum’un El Maktum olduğunu çabucak öğrendik neyse ki. Esad-Esed meselesine hiç girmeyelim.

Bunun ardında her işi eline yüzüne bulaştıran devlet cehaleti olduğunu görmek zor değil. Zira, Türkçe’nin hala yazıldığı gibi okunan bir dil olduğunu insanlara anlatmaya çalışan, bu minvalde 29 harfin dildeki her ama her sesi ifade etmeye yarayabileceğini sanan arkaik bir zihniyet var karşımızda. Dahası bu zihniyet İnternet devrinde bile utanmadan lakırdı ediyor, sayfasında ‘facebook’ ve ‘twitter’ linki veriyor.

Sorun daha da büyük aslında: dilin doğal gelişimini beğenmeyen, küstahça daha iyi bildiğini iddia eden, dil cambazı yazarları yok sayan bir çöplük yaratma sevdasıyla karşı karşıyayız. Hele hele bilim-dili ve teknoloji-dili söz konusu olunca işler çok daha karışıyor. Türkçe matematik terimleri örneğin, bana matematiğin kendisinden zor geliyor.

Bu Türkçe’ye özgün bir sorun aslında. Zira dünyada yazıldığı gibi okunduğunu sanan başka bir dil yok. Bu nedenle, örneğin Amerikalılar Xi Jinping’in adının nasıl okunduğun öğrenmekten yüksünmüyorlar - zira ilkokuldan beri her sözcüğün hem yazılışını hem de okunuşunu ayrı ayrı öğrenmişler. Olayın etimolojisine burnumu sokacak değilim, ama sözler ve sesler arasındaki ilişkinin matematikleştirilmesi mevzu bahis olunca, bu matematiğin neden bu kadar basit ve uyduruk olduğunu varsaymak istediğimizi anlamaya çalışıyorum sadece. Daha ismimin, kimi kent isimlerinin, farklı alfabeyle yazılan isimlerin ses mi yazı mı olduğunu bilmiyoruz. O alfabeleri dilimize, alfabemize çevirmeyi dahi beceremiyoruz. Bunun altındaki neden de tuhaf bir ideolojiyle dili kontrol edeceğimize inanmak. Bu vasıtayla sadece dili değil, anlamı da kontrol etmeye çalışıyoruz, çalışıyorlar. Dildeki düzensizlikleri sosyolojik kriterlerle anlatıp geçiveriyoruz, kolaya kaçınca soruları çözdüğümüzü sanıyoruz dilbilimde. Dil zenginleşebilecekken, şimdi konuştuğumuz gibi basit bir şeye dönüşüyor. Dil tükeniyor, bu tükenişin nedeninde bile anlaşamıyoruz.

* * *

Bu bizim dijital çağı yakalamakta bu kadar gecikmemizin nedenlerinden sadece biri. Bilgisayar programlarıyla dili işlemekle, örneğin, dil cambazı romancılar yetiştirmek arasında bir paralellik var. Keza, şiir çevirmekle, otomatik çeviri yazılımı yazmak arasında da… Dile hakimiyetimiz, yukarıda kısaca özetlediğim ideoloji nedeniyle, tökezlerken, dilin yeni çağdaki halini de beceremiyoruz. Zira, yeni çağda bu dili sadece insanlarla değil, makinelerle de konuşmak zorundayız. Ama biz hala “yazılışı mı okunuşu mu sorununda” debeleniyoruz.

Makinelerle bu dili konuşmak demek, neredeyse anadilimiz gibi doğal ve basit bir matematik dili icat etmek demek. Çünkü sonra bunu geliştirip programlama dili yapacağız. Bu dili icat edenler kim olmalı, bilmiyorum. Matematikçiler mi uğraşmalı bununla yoksa sanatkarlar ya da edebiyatçılar mı? Chomsky gibi matematikten anlayan dilbilimciler mi yetiştirmeliyiz yoksa?

Kabül, özeniyorum ben de biraz. Bizim de “donkey” cümlemiz olsa tatlı tatlı üzerine düşüneceğimiz, formel gramerle çözmeye çalışacağımız… “Hala” ile “hâlâ” arasındaki farkı ayırdedebilen güzel güzel programlar yazsak, “bilmece” çözmeyi yirmi yıl sonra becerebilecek yazılımın altyapısı üzerine düşünsek… Yapılacak ne çok iş var aslında.

Bu projeler silsilesinin amacı matematiksel bir yaklaşımla devletçi şeyin dile verdiği zararları düzeltmek olacaktır. Zira neredeyse doksan yıldır sözcük uyduran bu şey aslında öyle ya da böyle bir matematik kullanıyor. “Mevzi” sözcüğü yerine “dayanga”nın önerilmesi, örneğin, benzer bir formel gramer hamlesidir: elimizde kök fiil de yapım eki de var, o halde neden bunları kendi kafamıza göre birleştirmeyelim? (3) Bu tıpatıp matematikselci bir yaklaşımdır, basit ve ilkel bir matematikselcedir, kabul. Yine de, belki yersiz ve aceleci de olsa, korkum, bu şeyin gelecekte programlamaya ya da yapay zekaya da ilişebilecek olması.

Bu matematiğin doğrusunun ne olacağını, ne olması gerektiği sorusu epey zor bir soru. Cevabını çabucak bulamayız, rakı masalarında hiç bulamayız.

Notlar

0. Kendisini çok ciddiye aldığımdan değil, kime yazacağımı bilemediğimden ve de Nişanyan’ın cevabı beni kesmediğinden.

1. Xi Jinping’in yazılışı 习近平 imiş.

2. Geoffrey Lewis, “The Turkish Language Reform - A Catastrophic Success”, Oxford University Press, 1999.

3. Biraz anakronik de olsa tarih bu konuda korkmamız için yeterli delil sunuyor. Atay’ın Çankaya’sından okuyalım (2):

“Ben yeni yazı tasarısını getirdiğim günün akşamı Kâzım Paşa (Özalp) sofrada:

— Ben adımı nasıl yazacağım? 'Kü' harfi lâzım, diye tutturdu.

Atatürk de:

—Bir harften ne çıkar? Kabul edelim, dedi.

(…) Ertesi günü yanına gittiğimde meseleyi yeniden Ataya açtım. Atatürk el yazısı majüsküllerini bilmezdi. Küçük harfleri büyültmekle yetinirdi. Kâğıdı aldı, Kemal'in baş harfini küçük (kü) nün büyültülmüşü ile, sonra da (k) nın büyültülmüşü ile yazdı. Birincisi hiç hoşuna gitmedi. Bu yüzden (kü) harfinden kurtulduk. Bereket Atatürk (kü) nün majüskülünü bilmiyordu. Çünkü o (K)’nın büyültülmüşünden daha gösterişli idi.”