tumblr counter
Yanıt: Türkiye'de Anarşist Hareket | <a href="http://canbaskent.net">Can Başkent</a>

Can Başkent

logic and the rest...

Yanıt: TÜRKİYE'DE ANARŞİST HAREKET

CAN BAŞKENT

Bu yazının ardındaki tek motivasyon M. Kubilay Akman'ın, izinsiz gösteri'nin Kasım 2006 nüshasında yayımlanan Türkiye'de Anarşist Hareket başlıklı yazısına cevap vermektir.

5 paragrafta anarşist hareket kategorisine girecek kadar kısa olan sözü edilen yazının, nasıl olup da "Türkiye'de Anarşist Hareket" başlığına haiz olduğunu her şeyden önce anlamak güç. Anarşist hareketi anlatmak niyetiyle başlayan fakat yüzeysel ve flu tespitlerle çizilmeye çalışılan bu tasvir hemen belirtmeliyiz ki, eksik ve yetersizdir. Türkiye'deki anarşist hareketen söz etmenin bir çok yolu var. Akman'ın yazısında da sözü edilen Kara, Apolitika, Ateş Hırsızı gibi dergiler, bizatihi bu hareketin tarihinin birincil ağızdan anlatımlarıyla doludur. Benzer şekilde, yazarın, bariz bir şekilde yok saydığı nice anarşist fanzin de, bu tarihi benzer düsturlarla ifşa etmektedir.

Yazıda sezdirilen küçümser havanın kaynaklarını anlamak güç değil. Şaşırtıcı olansa, bu küçümsemenin anarşizmin hangi özsel niteliğinden kaynaklandığının açıklanamaması. Bilhassa yazının son cümlesinde ("Önümüzdeki yıllar, Türkiyeli anarşistler için bir yol ayrımını gündeme getirecektir: ya Anarşizmin özünde var olan özgürlük tutkusunu (...) somut sorunlar çerçevesinde açığa çıkarmak; ya da Türkiye’nin siyasal tarihi içinde kısa soluklu bir olgu olarak yerini almak ve giderek unutulmak…") kendini açık eden talihsiz beyanatlar, ilk önce bana, yıllar önce Tempo dergisinin anarşistleri kapak yapmasını hatırlattı. Benzer bir üslup, ama daha tedirgin edici bir imayla, anarşizmin "tarihini" anlatıyordu okurlara.

Elbet yazarın niyet ve talepleri, bariz kusurları dışında, beni bağlamıyor. Fakat, yine de kimi hususların altını çizmek zorunda olduğumu hissediyorum.

Yazarın, anarşizmi neredeyse her devlet karşıtı hareketle bir arada algılaması, yazınının ilk paragrafında ima edilen Şeyh Bedrettin'i, heterodoks İslam hareketlerinden biri olarak, (modern olmayan) anarşizmin bu topraklardaki antik atası yapmaya yetmiş. Kendi fikrimle örtüşmesi bir yana, bir çok anarşist kuramcının ve tarihçinin, anarşizmi aydınlanmanın bir evladı olarak görmesi, oldukça isabetli bir yorumlamadır. Anarşizan ruhlu kalkışmalar, hareketler ve inanışlar, elbette Havva kadar eskidir; fakat bu onları yine de anarşist yapamaz. Zira, sözü edilen Şeyh Bedrettin'i de zaten sahiplenmeyen politik grup yok gibidir. Ama anarşistlerin bu hatayı yapmadığı, Türkiye'deki anarşist hareketi anlatan birine malum olmalıydı. Peki, iyimser olayım, bu iddia için en azından elle tutulur bir dayanak gösterilmesini beklemek hakkımızdır. Aksi takdirde yapılan, en hafif tabiriyle, kolaya kaçma olur.

Yazarın, sözü edilen küçümser tavrı, maalesef ilk paragrafta kendini açık ediyor. Anarşistler kendilerini "genel soldan bağımsızlaştırmaya" çalışıyorlarmış. Bu yorumu yazarın nasıl temellendirdiğini hiç merak etmiyorum. Zira, kendisi de merak etmiyor olacak, hiç bir kanıt verme gereği duymamış. Ama biz gene de ciddiye alalım bu iddiayı.

Anarşizmle ilgili yapılan en önemli hatalardan biri, anarşist hareketin tarihini, onun felsefi ve/veya düşünsel tarihiyle bir tutmaktır. Malum, Bakunin, Marks'tan Enternasyonel ile koptu, ve de tarihsel olarak anarşistler, sosyalistlerden (ve Marksçılardan) ayrıldı, yazarın deyimiyle "bağımsızlaştı". Lakin, hiç bir mantık oyunu, bunun felsefi ve kuramsal anlamda, anarşizmin sol cenahta oluşup, sonradan boynuzun kulağı geçmesiyle beraber bağımsızlaşan bir akım olmasıyla bir tutamaz. Anakronik olmayan her bakış, o dönemlerin muhalif politik kulvarının şimdiki kadar çeşitliliğe sahip olmadığını görmekte güçlük çekmez. Oldukça geniş bilişsel algı düzeyinin geliştiği günümüzden, geçmişin Bakunin dönemlerine baktığımızda, neredeyse hiç bir antikapitalist ya da devrimci akımın birbirinden pek de ayrımsanamadığını görmek zor değil. Dahası, sol merkezli tüm bakış açıları da, eylem üzerindeki farklılıkları, benzer şekilde, fikri farklılık düzlemine indirmeyi bir marifet sayıp, bunun üzerinden politika yapmakta beis görmemişlerdir. Yazarın da, anarşizme bu mantıkla yaklaştığı, eleştirimizin başında alıntıladığımız cümlelerden kendini ele veriyor.

Dahası benzer şekilde, şunu hala anlamış değilim. Fildişi kule politik bilimcileri Negri'nin "imparatorluk" kavramıyla Chomsky'nin (geçenlerde Chomsky'nin, İbranice çomski olarak değil de, hkomski olarak teleffuz edildiğini işittim bir İsrailli arkadaşımdan) da benzer şekilde sık sık dile getirdiği ağ (network) örgütlenmeler, nasıl ve nerede birincil politik grupları etkileyebilmiş? Chomskyci anarşistler, ya da Deleuzecü anarşistlerin bir grup olarak ayrışması nasıl mümkün olabilir bilmiyorum.

Yazarın tabiriyle, belki de "pratikte toplumun dışına düşmüş" biri olsam da, gene bu sosyolojik sorunu, anarşist hareketle ya da anarşizmin doktrinerliğiyle nasıl bağdaştığını bilmiyorum. Acaba bir anarşist toplumun içinde nasıl kalır? Büyük şirketlerde iyi para karşılığı çalışarak mı, her dakika eylem yaparak mı, yoksa kendini eylemlerde feda ederek mi? Yazarın, nasıl bir paradigmaya sahip olduğunu yazıdan anlamak güç değil. Fakat, şunu merak ediyorum: Acaba yazar, benzer şekilde, 'marjinal' her politik ve sosyal grubun "kaçış alanlarında var olmaya" çalışmasına nasıl yaklaşacak? Örneğin, Eryaman'da kaçış alanı yaratıp, sonra da brüt kuvvetle semtten sürülen travestiler, bu topraklarda yarattıkları kaçış alanı olan üç beş köyde yaşamaya çalışan heteredoks İslam tarikatları v.b. yazarın algısıyla sefil ve acınası bir hayat sürüyorlardır.

Her ne kadar okuru sıkmak pahasına olsa da, yazarın vicdani ret ile ilgili tespitlerini anmadan geçemeyeceğim. Yazar, vicdani reddi, anarşist hareketin Türkiye'deki en büyük başarısı olarak görmüş. Elbette, nispeten bu tespit doğrudur. Zira, vicdani ret hassas bir nokta, bir bam teli olduğu için, oldukça ses getirebilmekte. Bu hareket her ne kadar bütünüyle anarşizan bir hareket olmasa da, tanım gereği, her anarşistin içinde yer aldığı, hatta alması gereken diyelim, bir harekettir. Fakat, yazar, zaten 90'lı yıllarda hiç bir grubun sesi çok çıkmazken, anarşizme garip bir önyargıyla yüklenmektedir. Anarşizm dahil, tutarlılık iddiasına sahip her felsefenin, toplumda kendine yer edinme süreci, uzun bir sosyolojik fenomendir. Haliyle, anarşizm hakkında anlatılan her öykü, dem vurulan her tarihsel vaka, ülke ölçeğinde (ne demekse) güdük kalmaya mahkumdur. Elbette, eğer kıstasınız siyasi partilerin "yarattığı" sosyal hareketlilikse anarşizm zaten yoktur bile. Ama biz yazarın dışladığı kimi anarşist "başarılardan" söz edelim gene de. Kişisel zevkim, bu noktada anarşizmin ilk katkısının eylemlilik türlerinde olduğuna işaret ediyor. Üç - dört metropoldeki kitlesel eylemlere katılıp, anarşistlerin eylemliliklerine tanık olanlar atıfta bulunduğum eylem biçimini hatırlayacaklardır. Bir yanda uygun adım yürüyen solcular varsa hele, yaratılan kontrastın etkisi epey tatlı olurdu. Somut katkıların en zevkli örneklerinden biriyse, fanzinler aleminde vuku bulmuştur. Onlarca anarşist fanzin, zevkle ve keyifle anarşizmi anlatmış ve yaymıştır. Bu fanzinlerin kimi debutta kalmış, kimi yıllarca sürmüştür. Fakat, en nihayetinde, anarşist yayın olarak anılmaya "hak kazanmışlardır". Diğer somut katkı da, bana göre, feminist harekete getirilen anarşizan bakış açısıdır. Yazımızda sözü edilen dergiler, bu konuda tür tür yazıyla dolu. Fakat, feminizm en nihayetinde bir gündem olmadığı için, hangi grubun ne kadar "başarılı" olduğunu ayırt etmek güç, kabul. Antinükleer hareket, Bergama siyanür karşıtı hareket anarşistlerin yoğun olarak çalıştığı hareketlerdendir. Bu konuda yazılan "raporlar" yıllar öncenin Apolitika'sında sayfa sayfa yayınlanmıştı. Keza, hayvan özgürleşmesi hareketi de, gene anarşist inisiyatiflerin etkin olduğu bir alan olarak belirmektedir. Dahası anarşist pornografi/erotizm kulvarında da kimi düşünsel birikimler oluşmakta. Sonuç itibariyle, kişisel olarak anarşistlerin el atmadığı bir alana rastlamadım bu topraklarda. Öte yandan, yukarıda saydıklarımız, nisyan ile malul olan bir zihnin ürünleridir en nihayetinde. Fakat, nereden bakarsak bakalım, anarşizmin pek de öyle unutulmadığını ve unutulması için hiç bir epistemolojik ya da bilişsel neden olmadığını gösteriyor.

Yukarıda, eleştirdiğimiz yazıdaki kimi orta dereceli kusurlara değindim. Fakat, beni asıl rahatsız eden, yazıya sindirilmiş olan ve bilinçli ya da bilinçsiz şekilde hissettirilen, hatalı anarşist tanımı ve algısı oldu. Bu tanım yazının ilk cümlesinde dar anlamda da olsa sezdirilmiş: "iktidarın ve otoritenin her türüne karşı olan, insanların otoriteden arındırılmış özgür bir toplumda yaşamaları gerekliliğini savunan ve bu yönde modeller üreten" siyasa. Yüzeysel olarak bakıldığından bu tanım yeteri kadar kapsayıcı ve ifade edici görünüyor, kabul. Fakat, öyle ya da böyle, bu tanımdaki kimi anlam kaymaları, hedef aldığımız yazıdaki tuhaf çıkarsamaların önünü açmaktadır. Kendinizi, olmaz ya hadi, bir anarşist "wannabe" yerine koyun ve bu tanımı kabul ederek "işe giriştiğinizi" varsayın. Dolayısıyla, "iktidarın ve otoritenin her türüne" karşısınız artık. Peki otoritenin ve iktidarın görüngüleri neler? Dolayısıyla her şeyi kapsadığını iddia edip, hiç bir şey içermeyen bu tanımı kabul ettiğinize göre, epey bir yol var önünüzde katedeceğiniz. İlk işimiz otorite kaynaklarını tespit etmek olacak. Ekonomik otorite çoğu insanın ilk dakika golü olarak yediklerinden, malum. Zira, bu sahada Marksçılıktan yararlanmak dahi mümkün. Fakat Marks'ın saplantısının aksine, anarşistler her şeyin temeline sadece ekonomiyi koymazlar. Dolayısıyla, bu tanımla hareket eden (varsayımsal) anarşist dostumuzun, iyice bir efor sarfederek, otorite kaynaklarını bulması gerekecek. Toplumsal kabullere ve teamüllere aykırı olarak, aile, okul, askerlik gibi kimi kurumları lağvetmesi gerekecek zihninde. Haliyle, asıl efor ve enerji, tanım olarak sunulan mottonun kabulünde değil, bu tanımın anlamının zihinde bir yansıma yaratması için harcanacak kaçınılmaz olarak. Fakat, yazar, korkarım ki, yazısında anarşizmin asıl çabasının otorite kaynaklarını tespit edip, onlara karşı "strateji" geliştirmek olduğunu es geçmiş. Bu affedilir bir kusur değil. Dahası "bu cürüm basın-yayın yoluyla işlenince", kabahat artırıyor ister istemez.

Bu tanımsal eksikliğin, yazıda kimi kusurlu çıkarsamalara meydan verdiğine değinmiştik. Şimdi dilimiz döndüğünce bunları sıralayalım. İlk gariplik, yazıda verili tanımdaki iktidar kaynaklarını sabit bir şekilde iktisadi otoriteye bağlamaktan kaynaklanıyor. Sovyet sisteminin bu bağlamda, anarşistler için, pek de bir önemi yoktur aslında. Nasıl Avrupa Birliği ya da ABD modelinin de örnek alınır bir yanı yoksa. Yazarın, Sovyetler'i bu kadar ciddiye almasının altında, elbette Sovyetler'in, hakim ekonomik sistemi ters çevirmesinden kaynaklandığı yazıda kendini belli ediyor. Fakat, yazarın gözden kaçırdığı, diğer hiyerarşi kaynaklarının Sovyet deneyiminde neredeyse değişmeksizin bırakılmasıdır. Devletçilik, patriyarka, gerontokrasi gibi onlarca kusur sıralanabilir. Bunlar da, "tanımımızda" değinilen iktidar ve otorite türleridir ne de olsa. Haliyle Sovyetçi ya da Sovyet-perver gelenekten gelenlerin anarşist hareketteki etkilerini de yazar, benzer bakış açısından değerlendirmekte beis görmemiş. Marksçıların "örgütlenme yeteneklerinin", yazarın da yücelttiği, ağ tipi örgütlenmelere ne kadar oturabileceği, "otoriter" birinin ne kadar anarşist olacağının yanıtını da umarsızca arayıp duruyoruz sözü edilen yazıda.

Benzer şekilde, yazarın zihnindeki kabahatlı tanım, ÖDP'nin kimi anarşistleri cezbettiğinden dahi söz edilebilmesine yol açabiliyor. Elbette, ortodoks sol partilerin varlığının yanında, hipokrisisini içkin olarak taşısa da ÖDP, nispeten tercih edilebilir bir oluşumdu. Eğer sistemi yarın yıkamayacaksak ve temsili demokrasi bize sormadan var olmaya devam edecekse, en azından bizim işimizi diğerleri kadar zorlaştırmayacak, hatta kimilerine göre belki de kolaylaştıracak partilerin varlığı beni rahatsız etmiyor. Etrafımın faşist itçiklerle çevrilmesindense ÖDP'lilerle çevrilmesi bana daha tahammül edilir geliyor. Fakat, bunun neresi aklımızın çelinmesi, bunu anlayamıyorum.

Yazıyı daha uzatmak niyetinde değilim. Haliyle, Dünya Ticaret Örgütü'ne karşı Seattle'da kıvılcımlanan hareketteki anarşist nüvenin, tahmin edilenden çok daha büyük olan etkisinin hesabını yapmayı da okura "alıştırma" olarak bırakmak zorunluluğundayım. (Öte yandan, yazarın tanımında geçen "özgürlük" histerisine değinecek sabrımız yok, değil mi?)

Hadi gene geleneği bozmayalım ve aikmofilimizi iğneyle doyuralım bu seferlik: sanırım bu yazıdaki tek kabahatim, küçümsemesini eleştirdiğim bir yazarı küçümsemek ve iyice bir ahkam kesmek oldu.

Hamiş: Süreyyya Evren'in Birgün'de yayımlanan yazısı, eleştirdiğimiz yazıdaki eksikleri fazlasıyla kapamakta: S. Evren: Kara bayrağın Türkiye'de yirmi yılı - 19/11/06