tumblr counter
Birer Devlet Olarak İsrail ve Filistin | Can Başkent

Can Başkent

logic and the rest...

BİRER DEVLET OLARAK İSRAİL VE FİLİSTİN

CAN BAŞKENT

Yıllar önce, Rachel Corrie'nin katledilmesinden tam iki ay sonra, Beytüllahim'den, İsrail sınır kontrolüne yaklanmadan gizlice Filistin'e girdiğimide, bu öykünün ne kadar tanıdık olduğunu düşünmüştüm. O günlerde artan güvenlik önlemleri nedeniyle mecburen Filistin'in bir Hırıstiyan kasabasında kalmış olsam da, İsrail - Filistin meselesinin sadece bir devletler hukuku itişmesi değil, daha da fazlası olduğunu görmek ve solumak çok mümkündü. Tank paletleriyle ezilmiş sokaklarda yürürken, ufukta İsrail yerleşimlerinin dikenli telle çevrili kasabalarını ve o sıralar yeni yeni inşaa edilen duvarı gördüğümde mekan algısının ve uzamın nasıl sürreel bir nosyona dönüştürülebileceğini hissetmiştim. Mekanın sürreelleşmesi, özellikle Batı Şeria'da insanın an be an yaşadığı bir his olarak belleğime kazınmıştı geçirdiğim kısacık zamanda bile. Sormadan edemiyordum, İsrail - Filistin'i; Endonezya - Doğu Timor, Çin - Tibet, Türkiye - Kürdistan, Sırbistan - Kosovo, İspanya - Bask'tan ayıran neydi? Filistin'liler de kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahipse, neden Bask'lar (tamamıyla) ya da Tibetliler ya da Kürt'ler (ki dünyanın en büyük devletsiz halkıdır) bu hakka haiz değil? Gazze'ye giden gemiler kadar yardımın da zamanında Halepçe'ye, Guernica'ya ya da Lhasa'ya da ulaştırılması gerekmez miydi? Bu soruların yanıtı berrak olduğu kadar çetrefilli, kolay olduğu kadar da karmaşık muhakkak. Bu yazıda, haddimi aşıp bir çözüm önerecek değilim. Tek amacım Filistin ve İsrail'i devletler hukuku dahilinde eleştirmenin aslında çözümü nasıl tıkadığına dair bir değini sunmak.

Değineceğim ilk nokta, İsrail devletinin de Filistin devletinin de ellerinin kansız olmadığı ve iş kan dökmeye gelince niceliksel yaklaşmanın kusurlu olması olacak. İkinci olarak da, devletlerden çözüm beklemenin, tarihten hatırlayalım, artık naifliği de aşan bir saçmalık olduğundan söz edeceğim. Sonra da, orda burda duyduğumuz tüm analizlerin aslında çok ciddi bir kusuru olduğuna, yani bir çözüm önermediklerinden dem vuracağım. Nihayetinde de, küçük bir soyutlamaya başvurup, aslında meselenin, ne kadar dramatik olursa olsun, "filler itişir, olan çimlere olur" analojisinin pek de dışına çıkmadığını vurgulayacağım.

Hatırlayalım, İsrail'in de Filistin'in de kuruluşu sosyalist gerilla mücadelesidir. Kimileri Ben Gurion'u (ki kendileri İstanbul Üniversitesi'nde okumuştur), kimileri de Arafat'ı elbette yeterince sosyalist bulmayacaktır. Ama Ben Gurion, İngiliz İmparatorluğu Filistin'i Osmanlı'dan "devralınca" emperyalistlere karşı bir gerilla mücadelesi yönetmiş; benzer şekilde, örneğin Arafat'ın örgütü da 60'ların sonunda kısacık bir süre için de olsa bu memleketin yeniyetme devrimcilerine silahlı mücadele eğitimi vermiştir. Sekter sosyalizmin cevap vermede tıkandığı noktalardan biri de budur: "nasıl iki devrimci ve antiemperyalist sosyalist örgüt böyle bir çatışkıya sürüklenir?". Bu sorunun yanıtını şimdilik başka yazılara bırakalım. Değindiğim öykünün kalanı malum, Arap Birliği tarafından pek benimsenmeyen Filistin ne BAAS'a ne de o zamanın sosyalist devletlerine pek yaranabilir. İsrail ise bilhassa diasporanın akla hayale gelmeyecek maddi desteği sayesinde, çölde bir vaha olur ve bayındırlaştıkça bayındırlaşır, silahlandıkça silahlanır, militaristleştikçe militaristleşir. Öte yandan, diasporanın bir de "olumsuz" yönü vardır, zira İsrail topraklarına hatırı sayılır oranda devrimci solcu da göçmüştür sosyalist ideallerle ve bu idealist devrimciler İsrail'de kibbutzlar ve de nispeten güçlü bir de İşçi Partisi kurmuşlardır. Sosyalist siyonizm gibi ilk etapta oksimoron olarak görünen bir yaklaşımı İsrail solu aslında dikkate değer bir şekilde pratiğe dökmüştür. Dolayısıyla, bu yazıda gene değinmeyeceğim hususlardan biri de, şimdiki İsrail'in faşist temellerinin altında Ben Gurion sosyalistliğinin temellerini aramaktır.

Diğer yandan Filistin cephesinde de işler güllük gülistanlık değildir. Geçen uzun yıllar içinde Filistin devrimci hareketi Arafat'ın karizması etrafında şekillenir. Bu, elbette, bilhassa İslamcı muhalefetin (El Aksa Şehitleri, İslami Cihat ve Hamas) kendini güçlendirmesine yaramıştır. Filistin halkı, bu nedenle, sadece İsrail baskısından değil aynı zamanda Filistin içi çatışmalardan da çok çekmiştir. Sadece Hamas ve El Fetih arasındaki çatışmalarda Gazze'de ikibinli yıllarda yüzlerce gerilla ve binlerce silahsız insan ölmüştür. "Filistin'in de elleri kanlı" deyip klişe retoriğe başvuracak değilim, ancak; gerek FKÖ, gerekse diğerlerinin de militarist ve otorite-perver organizasyonlar olduğu ve, artık gün gibi açık, birincil amaçlarının iktidar olduğu unutulmamalıdır. Muhakkak ki Filistin iktidarının, görece olarak İsrail iktidarından daha küçük olması, iktidar kavramının nicel bir büyüklük olmaması nedeniyle, Filistin'in otoriterlik sevdasını meşru çıkarmıyor.

Bu minvalde, yoğunlaşacağım ikinci nokta çok aşikar: her ne kadar uluslararası bağlamda diplomatik tanınırlıkları tartışmalı olsa da, işleme yöntemleri açısından, İsrail de Filistin de birer devlettir. İsrail Develeti'in nereye kurulacağı onyıllar önce Dünya Siyonist Kongresi'nde belirlenir. Neredeyse, Arjantin'de bile kurulması düşünülen İsrail devleti, tarihsel bağ nedeniyle o yıllarda nüfusunun %30'unun Yahudi/Musevi olduğu Filistin'de Milletler Cemiyeti'nin önerisiyle İngiltere himayesinde kurulur. Benzer şekilde, Filistin mücadelesi de bir halkın kendi kaderini tayin etmesi talebiyle başlar ve on yıllar süren mücadele sonunda, Oslo Görüşmeleri neticesinde, 1993'te Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) neredeyse tüm dünyaca Filistinliler'in tek temsilcisi olarak tanınır; hatırlatalım, Birleşmiş Milletler'in önce resmen terörist örgüt olarak nitelediği ama yaklaşık yirmi yıl sonrasında da Genel Kurul'da "gözlemci" statüsü verdiği bir örgüttür FKÖ. Bununla beraber, Türkiye ve Vatikan dahil yüz civarında ülke de Filistin'i bir devlet olarak tanır. Filistin de nihayetinde İsrail devletini tanır, karşılığında İsrail de FKÖ'yü Filistin halkının temsilcisi olarak görür ve sonuç olarak bu ikili (Arafat ve Rabin) Nobel Barış Ödülü'nü alır. Kimilerine göre, sonun başlangıcı, kimilerine göre de diplomasinin zaferidir bu. Ancak, dikkat edelim, tüm bu sürecin altında akıl almaz bir varsayım ve önkabul yatmakta: "halkların özgürlüğünü sağlamanın tek yolu devlet kurmaktır!". Yazının başında sıraladığım tüm çatışkı bölgelerinde onyıllardır azalmadan süren sorunları düşündüğümüzde, devlet kurmanın nasıl bir çözüm getirdiğini görmek pek de kolay olmuyor. Benzer çatışkılardan devletleşerek çıkan kimi ülkelere baktığımızda sorunun aslında çözülmediğini, belki de katmerleşerek arttığını görmek kolay. Endonezya ile savaşıp, Avustralya'nın desteğiyle 2002'de bağımsızlığını ilan eden Doğu Timor'da işsizlik oranı en iyi ihtimalle %50'dir. Benzer şekilde, bağımsızlığını 2008'de ilan eden Kosovo'da da işsizlik neredeyse %50'dir. Bağımsız bir devlet olmanın illaki soruna bir çözüm ve halka iktisadi refah getirmediği açık. İşin daha da tuhafı, milliyetçilik virüsünü kapmadan nasıl bir bağımsızlık hareketi yürütülebileceğini bilmiyorum - malum, sosyalist devrimcilikte de gene bir özcü cemaatçilik vardır, onlar da "millet" kavramını alır yerine sınıf kavramını koyar. Lafın kısası, insan düşünmeden edemiyor, acaba (uzun vadede) yüzbinlerce kişinin hayatını kaybetmesine değer miydi tüm bunlar? Bir devlet pahasına, neden bu kadar insanın hayatı yok ediliyor? Kaldı ki, bağımsız ülkelere baktığımızda da benzer çelişkileri görmek zor değil. Kağıt üstünde ne kadar bağımsız olsalar da, birinci dünya ülkeleri dışındaki istisnasız her ülke, ekonomik emperyalizmle, bırakın iktisadi özerkliğe, politik özerkliğe bile sahip değildir. Dolayısıyla, insanın içine bir kurt düşüyor, demek ki özgürlüğe giden yol, devlet kurmaktan geçmeyebiliyormuş.

Üçüncü olarak, İsrail - Filistin sorununa işaret eden analizlerin çoğu taraflar arasındaki eşitsizliğe ve adaletsizliğe değinir. Bu analizlere göre, İsrail'in bu kadar pervasız olmasının nedenlerinden biri Filistin'in zayıf ve yalnız olmasıdır. Zira, devam edelim, bu analizlere göre Filistin'in caydırıcı bir gücü yoktur ve İsrail bundan istifade etmektedir. İşte zurnanın zırt dediği yer tam da burası. Bu ve benzer analizler, herhangi iki ülke ve toplum arasında sorun çıkmamasının nedeni olarak denk silahlı kuvvetler varlığını görmektedir. Bu, görülmelidir ki militarizmin emekleme çağında kullandığı bir mazeret, "Bak, komşu devlette 20 tane F-16 var, o halde bizde 25 tane F-16 olmalı" diyen bir argümandır. Bu analizin hatta diğer bir alt okuması, "keşke İsrail'in yerinde Filistin olsaydı" diyecek kadar pervasızlaşan tuhaf bir proto-faşizmdir. Bu zihniyet, intihar bombacılarını mazur görür tuhaf bir empatiyle: "Başka silahları yok savaşacak!"… Dolayısıyla konu, antiotoriter çevrelerde hiç bir zaman çözülemeyen (ve bence çözülemeyecek) bir mecraya kaymaktadır yavaş yavaş: haklı savaş, haksız savaş ayrımı ontolojik olarak mümkün müdür? Acaba, Filistinliler'in haklılığıyla, örneğin Kürtlerin ya da Baskların haklılığı denk midir? Bu grupların mücadelelerinin meşruiyetini tespit etmek için nasıl bir kriter kullanmalıyız? Bu ve benzer okumaların içkin olarak taşıdığı militarizm endazesinin, değindiğim sorunların arapsaçına dönmesindeki en önemli faktörlerden biri olduğunu düşünüyorum. Savaşın dilini kullanmakla işe başlarsak ve de barış ve mutluluğun koşullarını silah ve cephane sayısıyla ölçmeye çalışırsak, dala yola çıkarken aklımızın bir köşesinde olan evrensel amaçtan uzaklaşmış oluruz. Tekrarlayayım, işin daha da vahimi, Filistin'e dönük sahte acıma duygularının çoğunun alt okuması, "ahh, keşke Filistinimizin de uçak savarları, tankları tüfekleri olaydı da hadlerini bildirebilseydi İsrail'e" şeklindedir. Ben, bu yaklaşımlarda intikamcılıktan ve militarizmden başka bir şey göremiyorum.

Bu noktayla ilintili olarak, meseleyi çözümleme adına ortaya çıkan diğer bir yaygın yaklaşım da, konuyu özsavunma olarak görmektedir. Bu naif yaklaşım, özsavunmanın sınırlarını tanımlamaktan imtina etse de, İsrail'in de bir özsavunma yöntemi olarak saldırıyı seçmesini ne hakla yadırgar, anlayamıyorum. Elbette, bu argümanın alt okuması, devletlerin yaşama hakkının, halkların ve insanların yaşama hakkından daha yüce olduğunu avaz avaz haykırmaktadır: "Bedeli ne olursa olsun, kaç insanı feda etmemiz gerekse de İsrail devleti ya da Filistin devleti yaşatılmalıdır, zira devlet olmak, her şeyden yücedir". Tüm bu ironiye rağmen, özsavunmanın gerekmeyeceği bir dünya emeline doğru ilerlemek istiyorsak, özsavunmayı bir tehdir unsuru olarak aba altındaki sopa şeklinde göstermek anlamlı bir yaklaşım olmayacaktır.

Tüm bu ezen - ezilen analizinin altında muhakkak ki çok insani bir psikoloji yatmakta. Zira biz insanlar, eğer ezilenin zayıf olması durumunda, ezilene yönelik daha güçlü bir empati ve acıma duygusu beslemekteyiz. Örneğin, çelimsiz bir insanın başına bir kaza geldiğinde, çelimsize beslediğimiz acıma ve empati; denk bir kaza geçirip denk bir fiziksel acı çeken iriyapılı insana karşı beslediğimiz benzer duygulardan çok daha fazla ve kuvvetli olmakta. Dolayısıyla, her ne kadar iki tarafta ölen insan sayısında gözle görülür bir fark olsa da, kamuoyu bu ölen insanların hayatlarının değerlerini de kimi zaman denk tutmamakta. Görünen o ki, hem çiğ bir kafa hesabı yapılmakta, hem de ölen insanların ölümü hak etme dereceleri eş tutulmamaktadır. Bu, savaş vahşetine tanık olmanın kamuoyunu insanlıktan nasıl uzaklaştırabileceğine dair net bir tespittir en iyimser bir yaklaşımla.

Bu yazıda, İsrail ve Filistin içindeki zayıf ve etkisiz barış hareketine değinmedim. Yıllardır yazdığım yazılarda, sabırla bu hareketleri anlatmıştım. Bıçağın kemiğe dayandığı bu noktada, örneğin, bizlerin yıllar önce yaptığı gibi, Tel Aviv'de İsrail Savunma Bakanlığı önünde sokak tiyatrosuyla durumu protesto ettiğinizde, içten içe bir ses kendinize diyecektir: "insanlar asker kurşunuyla ölüyor, açlıktan sefil oluyor, bense burada sokak tiyatrosu yapıyorum". Bu örneğin de gösterdiği gibi, vicdanı, ezilen halklar üzerinden okumak rasyonel politikanın handikaplarından biridir. Duygulanımlara dayalı politika yapmak, bilhassa gözü yaşlı İslamcılar'dan da tanıdıktır, bu vahşi dünyada bir getiri sağlamıyor.

İğneyi bu aşamada kendimize de batırmalıyız, zira kimse ne İsrail'i nasıl dize getireceğimizi bilmiyor. Sabırla, sistemin kendi çelişkilerini yaratmasını ve sonuç olarak da kendini imha etmesini ya da zayıflatmasını bekliyoruz. Nasıl, geçen senelerde ABD'yi sarsan iktisadi krizi, kapitalizmi yıkmak için solcular yaratmadıysa ve ABD'li bankalar bu krizde normal karlarını dahi arttırdıysa, benzer şekilde, İsrail de militarizmini yaşanan saldırının vehameti karşısında rafa kaldırmayacaktır. Devletler mücadelesini, bu minvalde "Gazze dramı" ya da "Yahudi zulmü" gibi melodramatik başlıklarla zikretmek, Tel Aviv'de otobüse bindiğinizde yanınızda oturan vatandaşın kucağında aleni bir şekilde taşıdığı otomatik silahın herkes üzerinde yarattığı içselleştirilmiş dehşeti ve belki de güvenlik duygusunun yarattığı mide bulantısını gidermiyor. Benzer şekilde, "Dinci Hamas" argümanı da, Hamas'ın bilhassa Gazze'de sağladığı ilaç ve gıdayla kaç insanın hayatını bilfiil kurtardığı gerçeğini değiştirmiyor. Şimdi biraz da, hepimize aşina kimi popülist argümanlarla oynayalım. İsrail, aslında, kendi zihniyeti içerisinde gene şaşırtmadı. Günler önceden gemilere izin vermediğini, gerekirse askeri müdahalede bulunacağını söyledi ve akabinde de dünyanın en teknolojik ve militer (ve bu bağlamda da de en beceriksiz) ordularından biri olduğunu gene bize hatırlattı. Ama işimize gelmedi, bizim ordu başarılı olunca (ne yapalım AİHM'de ordumuz ve devletimiz bir kaç kere ceza yediyse) tamam, İsrail ordusu da kendi devletinin emirlerini nispeten muvaffak bir şekilde yere getirince, aman… Türk ordusu, tanımadığı bir siyasi otoriteyle savaştığında ve bunun sonucunda karşı tarafın gerillalarını öldürünce tamam, İsrail ordusu, tanımadığı, bir zamanlar el sıkışmış olsa da hiç bir zaman onaylamadığı bir otoriteye yardımı engelleyince, kötü… Şimdi adama demezler mi, Kürt mülteci kamplarında, Kongo savaşında, Sudan bölünürken insanlar öldüğünde bu Müslümanlar neredeydi?

Hele hele, Kürt sorunun çözmekten bir çok militarist nedenle imtina eden Türkiye'nin kalkıp İsrail'e ahkam kesmesi, acınası bir komediye dönüşmekte. Hatırlayalım, İsrail, 2003 Mart'ında Rachel'i katlettiyse, Türkiye kontrgerillası onlarca Kürt siyasetçiyi "kaybetti". İsrail, yerleşimlerle Filistin'i ablukaya aldıysa, Türkiye de, tam ters bir stratejiyle, kontrgerillasına ve askerine gerilla kıyafetiyle köyler yaktırdı. İsrail, nasıl Gazze'yi ablukaya aldıysa, Türkiye'nin de ülkenin bir coğrafyasında olağanüstü hal ilan edip her ana artere askeri kontrol noktası kurduğu bir dönemi olmuştu. Öte yandan, Filistin kurtuluş hareketi gibi Kürt kurtuluş hareketi de sosyalist kökenlerden çıkıp, tuhaf noktalara evrildi. PKK gibi FKÖ de, tarihi boyunca kendisini desteklemeyen halkına ibret olsun diye "hainlere" vahşi davranagelmiştir. PKK liderinin başına geldiği gibi FKÖ lideri de Ramallah'taki karargahında ablukaya alınınca bütün "karizmasını çizdirmişti". Kürt hareketinin ruhani liderleri onyıllar önce nasıl devlet tarafından öldürüldüyse, Filistinlilier'in ruhani liderlerinden Ahmet Yasin de profesyonel bir İsrail suikastine kurban gitmişti. Benzer şekilde Saddam nasıl Halepçe'ye insani yardımın ulaşmasını engellediyse, Netenyahu'da kendi ablukası altındaki topraklara yardım gönderilmesin engellemektedir, zira ablukanın tanımı budur. Dahası, FKÖ'nün de uluslarası yardımları yolsuzluklarla ve rüşvetlerle iç ettiği çok iyi bilinen bir noktadır ki Hamas da bu nedenle ve yarattığı dayanışma ağıyla seçimleri FKÖ'yü ezerek kazanmıştır. Benzer şekilde, PKK da, toplanan paraları, Öcalan'ın Suriye'deki lüks villalarında israf edilmesi nedeniyle eleştirilegelmiştir. Örnekler çoğaltılabilir. RFA (Baader - Meinhof grubu) - Almanya, ETA - İspanya, IRA - İngiltere tarihi buna benzer nice nice örnekle dolu. Daha da vahim örnekler, Sudan ve Kongo tarihlerinde insan aklını zorlayacak bir vahşet boyutlarında yaşandı ve yaşanıyor.

Sıraladığım tüm bu popülist örnekler, yukarıda da değindiğim hastalıklı zihniyeti yansıtıyor. Bu zihniyet, kimi ad hoc nedenlerle insan hayatının değerini hiyerarşik bir şekilde sıralıyor. Dahası, savaşı doğal ve belki de gerekli bir insan etkinliği olarak görüyor içte içe… Antimilitarist ve antiotoriter hareketlerin evvela yoğunlaşması gereken noktalardan birinin işte bu olduğunu düşünüyorum.

Yazının başında değindim, çözüm önermeyeceğim haddimi aşıp. Tek amacım, sorunun devletler sorunundan ziyade bir kavram olarak "devlet" sorunu olduğunu göstermede bir nebze yol katedebilmekti. Antiotoriter hareketler bu sorunu analiz ederken eldeki tüm kurgunun militarist ve otoriter olduğunu unutmamalıdır. Zira amaç, barışçıl birer İsrail ve Filistin devletlerine usulca boyun eğmektense; en hafif tabiriyle, halklar arasındaki kardeşliğe bu ikisinin gölge etmemesini talep etmek olmalıdır.