tumblr counter
Varoluşçu Anarşizm | Can Başkent

Can Başkent

logic and the rest...

VAROLUŞÇU ANARŞİZM

CAN BAŞKENT

Son bir kaç aydır dostlar sorageliyor. Orda burda, yazılarımda ve konuşmalarımda anlattığım varoluşçu anarşizmi biraz daha izah etmemi istiyorlar. Şimdiye dek ayaküstü yaptığım izahatı yazıya dökme zamanı geldi de geçiyor anlaşılan.

Önce hemen bir uyarıda bulunayım. Varoluşçu anarşizm olarak adlandırdığım kuramı şimdiye dek bir çok yazımda yavaş yavaş izah ettim, çeşitli açılardan anlattım ve bu kuramın kimi potansiyel uygulamalarına değindim. Sartre’ın metafiziğinden hayli hayli etkilendiğimi mümkün mertebe ilan etmek için, bu kuramın adına varoluşçu anarşizm diyegeldim. Bu yazıda, yüzlerce sayfayla anlatılması gereken bir kuram denemesini, kısaca özetleme günahını işleyeceğim. Atladığım, yanlış ifade ettiğim noktalar elbette olacaktır. Dolayısıyla, okurdan bu noktaları diğer yazılarımın yarattığı sezgiyle tamamlamasını rica etmekten de başka bir şey gelmeyecek elimden şimdilik.

Varoluşçu anarşizme dair değineceğim ilk nokta, anarşist bireyselliğin yarattığı varlık inşasının toplumsal varoluş inşasıyla koşut ilerlemesinin önemi olacaktır. Bunun ardından, varoluşçu bunalımın ve bulantının, anarşizmde nasıl devrimci itkiye dönüşebileceğini anlatacağım.

Gerek Stirner’den etkilenerek egonun inşasına verdiği önem, gerek Baha Tevfik’te dahi gördüğümüz felsefe-i ferd yaklaşımıyla birlikte Nietzsche’nin meşhur ‘Ecco Homo’ fikrinin yarattığı etkiler, elbette modern anarşizmde kendine yer bulacaktır. Stirner’in biricik egosu ile Nietzsche’nin kitabının alt başlığı olan ‘Kişi Nasıl Kendisi Olur’, slogan zemininde dahi bize yeterli ipuçlarını sağlıyor. Anarşizmin bireye verdiği önem, bu sürecin toplumsal kopyacılık değil de, bireysel bir inşa olması gerektiğini öğütlüyor. Dahası, bu inşanın, kaotik gel-gitlere rağmen, bireye varoluşsal bir sorumluluk yüklediği de açık. Sartre’ın Bulantı’da ve ‘Akıl Çağı’nda dile getirdiği bu varoluşsal sorun, mütevaziliğe gerek yok, çok ciddidir. Bir mide bulantısına benzer bir akıl ve dimağ bulantısı, ivedi bir istifra ile bünyeden atılamayacak kadar derin, bir o kadar da yücedir yarattığı ve yol açtığı dönüşümler nedeniyle. Derinliği, bu bulantının, ‘yaşamın saçma’ olmasından kaynaklanması olarak görülebilir. Din ve bir iki dogmatik felsefe dışında, yaşamın bizatihi kendisine, bir fitbol maçına yüklediğimiz gibi bir mana ve amaç yükleyemeyiz. Anarşizm de işte burada devreye giriyor. Uhrevi bir amaç eksikliğiyle dogmatizmden uzak duruyor, bir o kadar da varoluşçu saçmalığı, gerek engin bir hoşgörüyle, gerek de bilge bir tebessümle bağrına basıyor. Dolayısıyla, anarşizm, devrimin şimdi, hemen, derhal olmamasını, devrimci sınıflar dahil, devirmeyici olmayan sınıfların varlığını, Hegel’e sığınmayarak açıklamayı biliyor. Diğer bir ifadeyle, diyalektik güzel bir retoriktir, ama kozmosun böyle işleyeceğini iddia etmek naiftir.

Öte yandan, anarşizmin devrimin hala olmamasını açıklarken, varoluşçu absürditeye sığınmamasını, anarşist epsitemolojiyle de rahatlıkla uzlaştırabiliriz. Feyerabend’çi bir metafizik, farkında mısınız, buraya cuk oturuyor. Şeylerde mana aramanın, idealist bir metafizik olduğunu, bununla beraber, anarşizmin bir nebze fenomenolojiye yakınsadığını, hatta ve hatta, bu fenomenolojik yaklaşımın, anarşizmin içindeki çeşitliliğin vesilelerinden biri olduğunu da iddia edebiliriz.

Absürditeyi pesimizme ve idealizme dönüştürmeden, metafizik varsayımlardan arındırarak, bireysellik inşasına kanalize etmek elbette oldukça ufuk açıcı bir süreçtir. Ancak, sorun hala tam olarak çözülmüş değildir. Pekala toplumsallık nasıl sağlanacak ve birey - toplum gerilimi nasıl çözülecek? İşte, varoluşçuluğun pek de yeterli gelmediği bu nokta, anarşizmin cuk diye oturduğu meselelerden biri olarak beliriyor bana kalırsa. Belki, Kropotkin’ci olduğumdandır, varoluşçu toplum sinizmini, anarşizme yedirmeye niyetlenmiyorum. Bu noktada, Kropotkin’in (belki de biraz naif) formülleştirmeleri aklıma geliyor. ‘Ekmeğin Fethi’nde, neredeyse toplum mühendisliğine kayarak ortaya koyduğu ütopya, çok temel bir varsayımla şekillenir: İnsanlar iyidir. Bu, varoluşçulukla varabileceğimiz bir varsayım değildir.

Toplum - birey gerilimini henüz çözemedik. O halde, bu sefer, varoluşçuluktan yola çıkalım. Eğer, varoluş, özden önce geliyorsa, bu zihniyeti topluma yansıttığımızda, biraz iddialı olalım, ‘devrim, düzenden önce gelir’ diyebiliriz. Çoşkuyla tekrarlamamak elde mi: Devrim, düzenden önce gelir!

Dolayısıyla, düzenin toplumun bir hali olduğunu reddetme cesareti ve basireti, ipuçlarını varoluşçuluğun titiz bir arkeolojisiyle bulabileceğimiz bir motivasyonun ürünleridir. Dolayısıyla, varoluşçu bir anarşist, düzeni korumaktan ziyade (bu düzen ne olursa olsun), devrimin öncelenmesi için emek sarfetmelidir. Bunu, gerek kendi varoluşu için gerekse toplumsal varoluşu (her ne demekse) sağlamak için yapmalıdır.

Ama büyük bir sorunumuz var. Sartre ve diğerlerinin, belki de 2. Dünya Savaşı sonrası karamsarlığının etkisiyle kaleme aldığı bunaltıcı satırları gereğinden fazla genelleştirmemeliyiz. Belki de, bu karamsarlığı, varoluşçuların çoğunu (hoş, ne Sartre, ne Camus, ne de Jaspers kendilerine varoluşu derdi) bohem küçük burjuvalar olarak damgalayarak bertaraf ettiğimizi sanabiliriz. Hatta hatta, kibarlığı bir kenara bırakayım, kimi ahmak eleştirmenlerin dediklerini ciddiye alıp, varoluşçu bunalımı, geç gelen ergenlik bunalımına da benzetebiliriz.

Varoluşçu bunalımın, benim bildiğim tek çözümü var: toplumcu ödev duygusu. Elbette, anarşizmi bencillikle karıştırmıyorsanız eğer, bu toplumcu damar (yoksa enfeksiyon mu demeliydim) küt küt atıyordur şakaklarınızda. Kah naif bir acıma ve şevkat hissine dayandırın, kah öfkeli bir isyankarlığa, bir çok insanda öyle ya da böyle bir dayanışma hissi ve dahi bu dayanışmayı bir ödev bilen yürek bulunmakta. Farkında olunmalıdır, bu, kuramımın nadide metafizik önermelerinden biri. Şimdi önümde iki yol var. Ya bilişsel bilim, ruhbilim ya da tıp araştırmalara göz atacağım ve ‘bu damarın’ insanlarda türlü türlü koşullar altında bulunduğunu göstereceğim, ya da naif hayat deneyimleri ve gözlemleriyle okuru ikna etmeye çalışacağım. Fakat, hayır, bunların hiç birini yapmayacağım.

Varoluşçu anarşizm, böyle bir öze dayanmaz. Aksine, yüksek sesle söylüyorum, (Kropotkin’e rağmen) böyle bir özün olmadığını, bu damar’ın, toplumsal ve bireysel varoluşumuzun bir ürünü olduğunu söyler. Dolayısıyla, dayanışma ödevi, mantıksal ya da biyolojik bir zorunluluk değildir. Aksine inşa etmemiz gereken bir hissiyattır. Ben, bu hissiyata ‘öndevrim’ diyorum.

Toparlayayım. Toplumsal varoluşumuzun bir parçası olan, dayanışma ödevi, ya da öndevrim, devrimci itkidir. Anarşizm bu varoluşu inşa etmeye gayret eder. Şimdi, çok dikkat etmemiz gereken bir husus var. Öndevrim’in, Hegelci bir prototez olmadığının farkına varmalıyız. Öndevrim’le devrim arasındaki takibiyet ilişkisi ya da bağı, yine tekrarlıyorum, zorunluluk değildir. İnşa edilmesi, kurgulanması, eylenmesi gereken bir bağdır. İşte anarşistin ödevi de budur.

Bu ödevin önemli bileşenlerinden birini atlamayalım. Anarşist sorumluluk, bu ödevin ve öndevrimin en önemli itkilerinden biridir. Adını yanlış koymayalım. Sorumluluk, dayanışmanın omuzdaşıdır. Sorumluluk, devrimi inşa ederken bir adım öne çıkmamızı sağlayan histir. Sorumluluk, yetti gari, diyebilmenin diğer bir adıdır.

Fakat, unutulmamalıdır, madalyonun diğer yüzü de var. Sorumsuzluk halinde ne yapılması gerektiği ciddi bir mesele olarak belirmektedir. Daha önceki yazılarımda, anarşizmin ‘suçu’ tanımladığını, ancak bir ceza öngörmediğini belirtmiştim. Diğer bir ifadeyle, anarşizm, kimi nihilistin arzu ettiği kadar da, ‘large’ bir ideoloji değildir. Kimi tahlilleri vardır ve bu tahlillerin ışığında, bazı edimleri ve tutumları kötüler ve yadırgar. Ancak, totaliterliğin batağına düşmemek için, kötüye ve yanlışa bir ceza öngörmez. Bunu daha önceki izah etmeye çalışmıştım.

Bağlayayım. Bu kısa yazıda, günümüz anarşizminin varoluşçuluktan nasıl beslenebileceğini gösterirken, ima etmeye çalıştım, varoluşçu tınısı olmayan anarşizm bencil, anarşizm tınısı olmayan varoluşçuluk da bunalımlıdır!