tumblr counter
Dine Küfretmek veya Dindara Küfretmek | Can Başkent

Can Başkent

logic and the rest...

DİNE KÜFRETMEK VEYA DİNDARA KÜFRETMEK

CAN BAŞKENT

Muhafazakarlığın kimi kabüllerinin solcu/devrimci cenaha nüfuz ettiğini görmek beni bazan üzüyor, çoğunlukla da şaşırtıyor. Sözünü ettiğim bu “kabüllerin” en önemlilerinden biri dine saygı gösterilmesi gerektiğidir. Bu kabülün solcu/devrimci politikayı en derinden ihlal eden boyutu da, özellikle bunun halka ve halkın değerlerine saygı adına yapılmasıdır. Bu yazıda, din kavramını eleştirmektense, dindar kavramının dokunulmazlığını irdelemeye çalışacağım.

Sol ideolojinin dinsel dogmayla işbirliğinin, bu topraklarda en yaygın emaresi sünnettir. Sünnet, zoraki bir ampütasyondur. Sünnetin sağlığa yararlı olduğuna dair yetersiz ve dar istatistiki verilerin yaygınlığından daha da vahimi, sol cenahın bu geleneği eleştirmemesi ve, yutkunarak yazıyorum, bunu toplumsal kabül ya da “halka saygı” gerekçeleriyle olumlamasıdır.

İşin daha da tuhafı, laf kadın sünnetine gelince mangalda kül bırakmayan feministlerin, iş erkek sünnetine gelince, intikamvari bir havayla sessiz kalmasıdır. Elbette, kadın sünnetinin çok daha büyük bir vahşet olduğunun farkındayım. Ancak, eril iktidarın kadınlar üzerindeki sünnet baskısının, benzer bir şekilde erkek çocuklar üzerinde de bir “erkekleşme” baskısı olarak inşa edildiğini görmezden gelemeyiz. Diğer bir deyişle, cerrahi ve tıbbi olarak çok daha vahim olan kadın sünnetinin, o kadar da vahşi olmayan erkek sünnetini doğrulamakta kullanılması gerek politik gerekse düşünsel olarak affedilir değildir. İşin acısı, bunun sol cenahta da yaygın kabül görmesi ve akabinde solcuların da oğullarını çoğunlukla sünnet ettirmesidir.

Tartışmanın bu boyutunu uzatmak çok kolay. Kolaylıkla, hepimiz dinin saçmalığına dair bir çok anekdot sunabiliriz. Ama, yazının istikametini bu şekilde belirlemek istemiyorum. Dinsel küstahlık ve dindar dokunulmazlığını tartışmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum.

Konuyu şöyle bir öyküyle anlatayım. Altmış yaşlarında bir adamın, yeni doğmuş bebeğinizin pipisini ağzına aldığını, ısırarak da pipinin ucundaki sünnet derisini kopardığını, bu esnada da bebeklere bilinçsizce AIDS bulaştırdığını düşünelim. Bu öyküyü dinleyen hemen herkes, bu adamın bir sapık ya da cani olduğunu, bu öykünün de muhtemelen yüzyıllar önce Afrika’da geçtiğini düşünür. Ancak, şaşılacaktır, bu öykü 1980’lerde Brooklyn, New York’ta Musevi bir dini sünnetçinin öyküsüdür zira kimi köktenci Musevi tarikatları (Hasidikler), 8 günlük bebeğin sünnetini, ağızlarıyla ısırarak yapmaktadır. Daha da vahimi, gerek hukuki gerekse ahlaki olarak, bu eylem ve gelenek, dokunulmazlık zırhına bürünmüş bir şekilde neredeyse hala sürebilmektedir. Bu dokunulmazlığı sağlayan, dine saygı safsatasıdır. Din, kendi dokunulmazığını kendi yaratıp, bizlerden, ne hakla olduğunu bilmediğimiz bir şekilde saygı istemektedir.

Fakat, şuna dikkat edelim. İnsanların, kitapları nasıl okuyup nasıl anladığı ve bunun akabinde hayatlarına nasıl aksettirdiği apayrı bir tartışmadır. Nasıl kimi Leninist gruplara bakıp, Lenin’in düşüncelerini eleştirmeye kalkışmıyorsam, kimi Müslümanlara bakıp Muhammed’in, kimi Hıristiyanlara bakıp da İsa’nın düşüncelerini eleştirmiyorum. Zira, kimi dindarların harika insanlar olabileceğini anlayabiliyorum. Benzer şekilde kimi ateistlerin de epey itici ve küstah insanlar olabileceğini de defalarca yaşayarak öğrendim. Mesele, işte tam da burada kendini gösteriyor. Sorun sadece dinsel ideolojinin beyanlarının akla aykırılığı değil, sorun dinin kendi emirlerinin geçerliğini ispatlamak için talep ettiği zırhlar ve faşizan eylemliliklerdir. Diğer bir deyişle, elbette Kuran’ın kimi ayetlerinin (örneğin Bakara 188, İnsan 8) ve uygulamalarının (örneğin, zekat) yanlış olduğunu düşünmüyorum. Ancak, zekatın sırf Allah’ın gazabından ya da cehennemde yanmaktan korkulduğu için verilmesini ahlaki olarak doğru bulmuyorum.

Saklamaya gerek yok, ben dine saygı duymuyorum. Bu noktada bir çok solcu, liberter, Marksist ve anarşist benimle eminim hem fikirdir. Ama, artık bu soyutlamaların ardına sığınıp kalmanın doğru olmadığını düşünmeye başlıyorum. Diğer bir deyişle, bir felsefe olarak dini eleştirmek artık bir çok insanın “tahammül ettiği” bir şey olageldi, zira dindarlar artık tartışmayı “istediğin kadar konuş, ama işime karışma” düzeyine gerilettiler. Bu da, yukarıda değindiğim dindar dokunulmazlığının başka bir emaresidir.

Sadece dine değil, dindarlara da sataşmamın en önemli gerekçesi aslında felsefi. Varoluşçu bir tınıyla, kültürel, ekonomik ve toplumsal sorunların dindarlığı artırdığı gerçeğini bir kenara bırakmadan, dindarlığın kişisel bir seçim olduğunu düşünüyorum (ne de olsa özgürlüğe mahkumuz). Kısacası, dindarın “ilk günahı” inandığı kitabı olumlaması, onaylamasıdır. Bu olumlamayı şiddetperver bir eylemliliğe geçirmiş ya da geçirmemiş olması değil.

Öte yandan, “geri kalmış” bir ülkede yaşamanın dindar olmayı gerekçelendiremeyeceğini düşünüyorum. Bu mazlum politikasının dindarlığa ve dindarlara karşı haddini aşan bir hoşgörü yarattığını düşünüyorum. İşin tuhafı Marksizmin ve anarşizmin bu temel belitlerinin neden unutulduğunu anlamıyorum. Özellikle anarşizmin, iktisadi ve politik sistem değişikliğini hedeflerken, spiritüelliğe ve dine, stratejik olarak olsun olmasın, göz kırpmasını kabül edilmez buluyorum.

Dindarlarla, faşistler arasında niteliksel olarak fark göremiyorum. Nasıl her faşist mahalle mahalle gezip solcu avına çıkmıyorsa, her dindar da kafire cihat etmeye kalkışmayabilir. Ancak, mesele hangi derecedeki faşist ya da dindarın ne kadar tehlike oluşturduğu değil şu aşamada. Sorun, dindarlığın neredeyse “bağlama çalma” mertebesine indirilerek, sosyal bir zenginlik olarak gösterilmesi ve hoş görülmesidir. Bu elbette din ideolojisinin başarılarından biridir: dinin, insanlık tarihi boyunca var olmuş gerekli bir sosyal element olduğuna bizi inandırması.

Dikkat edilmeli, dine ve dindara saldırırken, cımbızla seçilmiş radikal ve ekstrem örnekleri ele almıyorum zira, dindar ya da değil, insanlık tarihi bir çok vahşetle örülüdür. “Terör” ile din arasında da bir ilişki kurmaya çalışmıyorum, zira aksi takdirde sol ideolojiyi baştan düşman bellemem gerekirdi ‘Ah şu Marks ve Engels uğruna nice gençler telef oldu’ diyerek. Benzer şekilde, ateistlerin de pasifist mülayimler olduğunu da öne sürmüyorum. Kısacası, bir nedensellik inşa etmeye çalışmıyorum. Nasıl inşa edeyim, cins cins insan var: kimisi ben Müslümanım diyor ve bütün varlığını fedakarca insanlığa adıyor, kimi çıkıyor ben peygamberim diyor çocukları taciz ediyor.

Dindarlar talep ettikleri ayrıcalıklara sığınarak türlü türlü tuhaf edimleri (sünnet, ezan v.s.) kendilerinde hak görüyorlar ve bunları normalleştiriyorlar. Haliyle, halen zayıf olan ateist mücadele de, bu zayıflık nedeniyle dindarları karşılarına alamıyor. Bu dengesiz mücadele ve tartışma, giderek soyut bir yapı olarak dinin ve bir felsefi eser olarak kutsal kitabı tartışmaya indirgeniyor. Dindarlar dokunulmaz oluyor, din daha da güçlenip pervasızlaşıyor.

Elbette, dindarın asgari insani haysiyeti ve saygıyı hak etmediğini iddia edecek değilim. Dindar da, en temel ve alıkonulamaz haklara koşulsuz olarak sahiptir. Kendi kendine ibadetini yapabilir, kitaplarını basabilir ve dağıtabilir. Dahası, dogmatik olmadığım için, tüm dindarların kötü insanlar olduğunu da iddia etmiyorum. Fakat, her dindarın veya inançlı kişinin, farklı farklı derecelerde ve itkide de olsa, dinsel dogmayı onayladığı için sertçe eleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Sol ideolojiler, uzunca zamandır bu ülkede İslami ve milliyetçi sağa yenilgiyi kabul etti. Ben, din karşıtlığının, radikal bir eylemlilik olduğunu düşünmüyorum. Tanrıtanımazlık, işin tuhafı, hayatın gerekleri karşısında ikileme düştüğü için çelişkiler ve bunalımlar yaşayan bireylerin kurtuluşudur. Dahası, tanrıtanımazlık dürüstlüktür. Bir dokunulmazlık zırhına sahip olmadan, ayrıcalık istemeden hayatla başaçıkabilmektir.

Son olarak, solculuğun dine yaklaşımı, kapuskaya yaklaşımı gibi olmamalıdır. Kapuskayı seversiniz, sevmezsiniz, ideoloji buna pek karışmaz. Benzer şekilde, yenilgiyi kabul etmiş devrimci ideolojiler de tanrı inancını ya da spiritüelliği de kendi sahaları dışında görür, hem iyi bir dindar, hem de iyi bir devrimci olabilmenin mantıksal ve kavramsal bir çelişki olmasından rahatsız olmaz. Bu konformizmin bizleri götürdüğü utilitaryen solculuk da, gündelik hesaplar ve kısa vadeli projelerle, toplumsal devrimi rafa kaldırır ve gerçekçi bir seçenek olmaktan uzaklaşır.