tumblr counter
Bir Devrimcilik Olarak Ateizm | <a href="http://canbaskent.net">Can Başkent</a>

Can Başkent

logic and the rest...

BİR DEVRİMCİLİK OLARAK ATEİZM

CAN BAŞKENT

Din meselesine dair hassasiyetinin politik olarak en kusurlu noktası, dinin maneviyatla özdeşleştirilmesidir. Bu şekilde, dindarlar, bireysel ya da toplumsal olarak, maneviyatı yüksek ve ahlak sahibi insanlar olarak algılanırken, ateistler de materyalist, mühendis kafalı, ahlaki hassasiyetten yoksun insanlar olarak algılanır. Dindarlar, çoğunluk olmanın getirdiği övgülerle yüceltilirken, ateistler küçümsenir ve sosyo-politik bir sınıf olarak ezilir. Dolayısıyla, bu minvalde, ateizm, Marcos’un o ünlü sözüne eklenmelidir: Marcos, Türkiye’de bir ateisttir.

Hemen belirteyim, bu yazıda ateist sözcüğünü hem dinsizler hem de tanrıtanımazlar için kullanacağım, zira bu iki küme her zaman ayrık değildir - kimi dinsizler tanrıya inanırlar, kimi tanrıtanımazlar da tanrısız dinlere inanırlar.

Türkiye’de ateist olmanın en büyük açmazlarından biri, bu toplumda ateizmin, sanki bir gün mümkün olabileceğine, yeşerebileceğine, toplumsal görünürlük elde edebileceğine dair umuttur. Örneğin, İslam ülkelerinde böyle bir umudunuz ta baştan beri olmadığından, aslında, ateizm tamamıyla insanın kendi içinde sakladığı bir ideoloji olarak yaşamaya mahkumdur. Türkiye’de ise kimi düşünürlerin ve politik figürlerin meseleyi dobra bir şekilde dile getirmesi nedeniyle, ateizmin bir fikriyat olarak yeşerebileceğini umarsınız. Türkiye’de ateizm, laikliğin ve sekülerizmin çok ötesinde, devrimci bir içerik kazanabilmektedir bu umut sayesinde - zira maddi koşullar da, ideolojik arka plan da, aslında devrimci ateizm için hazırdır.

Ateizmin devrimcilik olduğunu iddia ettiğimde, ilk duyacağım eleştiri, her zayıf politikanın ya da azınlık ideolojisinin devrimci olamayacağıdır. Bu eleştirinin sahipleri hemen sorar; ateizm sırf niteliksel ve niceliksel olarak güçsüz diye, neden devrimci olacakmış? Bu yazının amacı, bu eleştiriye yanıt vermektir.

Ateizmin devrimciliğine dair en önemli argümanım, dinin ve dindarlığın bu toplumun özüne, diğer İslam toplumlarından çok daha farklı bir şekilde nüfuz etmesine dayanmaktadır. Muhakkak ki, imparatorluk döneminden kalma bir politik miras olan bu çoğulculuk, dinlerin ve tarikatların, toplumun farklı farklı katmanlarına müthiş bir çeşitlilikle entegre olmasını sağlamıştır. Şu ya da bu tarikat değil, o ya da bu din değil, bir kavram ve zihniyet olarak dinin ve inancın bizzat kendisi ezici bir çoğunluğa ulaşmıştır. Bu nedenle, meşhur ‘dinsel hoşgörü’ sloganı da sadece ‘dinler’ arasında bir hoşgörüyü ve anlayışı temsil eder: ‘hangi semavi dinden olursan ol, yeter ki inançlı ol’. Sözü edilen dinsel hoşgörü elbette, ateistlere gösterilmez (kimi radikal heterodoks İslam tarikatlarının, Hallacı Mansur’un başına gelenler buna bir örnek olarak düşünülebilir). Zira ateistler, bırakın İslamı, (çoğunlukla) tanrıya bile inanmamaktadırlar. Ateistlerin en büyük suçu, bu minvalde, gayrımüslim olmaları değil, inançsız olmalarıdır. Bu iki kere suçtur. Gayrımüslim azınlıkların çektikleri düşünüldüğünde, kabahatleri gayrımüslimlerle karşılaştırıldığında en az iki kat fazla olan ateistlerin yaşadığı ‘manevi eziyet’ çok daha fazladır.

İşin tuhafı, alıngan dindarlığın aslında İslami ideolojiyi zayıflattığını, müminlerin görememesidir. Ben dine küfredince, dinin ya da müminin imanının zarar göreceğini düşünüyorsa müminler, bu aslında bana epey büyük bir koz vermektedir: o halde, iman da din de, benim iki dudağımın arasındadır. Bu ve benzeri iktidar çelişkileri, dinler arası meselelerde yumuşarken, dindar ve ateist arası meselelerde keskinleşir. Kimi hoşgörülü Müslümanlar Kafirun suresini zikrederip, diğer semavi dinlerin takipçilerine hoşgörü gösterir. Ancak, aynı hoşgörü ateiste gösterilmez.

Ateistlerin kabahati en az iki kattır dedim. Evvela, Müslüman olmamak, sonrasında da tanrıya inanmamaktır bu iki ‘günah’. Fakat, bir çok ateistin başka bir günahı daha vardır, o da dine ve kurumlarına, kah bireysel hak toplumsal gerekçelerle karşı çıkmak.

Devrimci ateizm dediğim bu düşünce, burada tekrarlamaya gerek görmediğim aşina argümanlarla, dine karşı çıkar ve onu yıkmaya çalışır. Bu karşı çıkış, sosyalist bir partinin ya da anarşist bir grubun, kapitalist politikalara karşı çıkmasına denk düzeydedir. Devrimci ateist, sadece kendi kurtuluşunu değil, diğer bireylerin ve toplumun kurtuluşunu hedefler.

Ateist devrimcilik, ateizmi ‘evrimcilik’ olmanın ötesine taşır. Her ne kadar evrim kuramı, dindarlar ve ateistler arasındaki mücadelenin mihenk taşlarından biri olsa da, ateist devrimcilik toplumun derinliklerine işlemiş bir çok dinsel geleneğe karşı çıkar. Devrimcinin karşısında sadece bağnaz dindarlar değil, kökleşmiş gelenekler ve bu geleneklerde huzur ve rahat bulan ezici çoğunluk vardır. Bu da siyasi literatürden tanıdığımız bir tablodur.

İstisnasız bir şekilde, diğer tüm ideolojik mücadelelerin aksine ateist mücadele ve özelinde evrim tartışması, aslında en kolay kazanılacak mücadele gibi görünür. Zira, bir yanda Richard Dawkins, Sam Harris, Christopher Hitchens gibi bilim adamları ve düşünürler, bir yanda da Adnan Oktar gibi şarlatanların olduğu bir tartışmada, kazananın kim olacağı çok açıktır aslında. Örneğin, hiç bir sol fraksiyon tartışmasında veya hiç bir siyasi tartışmada taraflar arasındaki entelektüel ve rasyonel uçurum bu kadar derin değildir (Anglikan kilisesinin liderliğini üniversite rektörlüğü pahasına bırakacak olan Canterbury başpisikoposu Rowan Atkinson’u tenzih edelim). Buna rağmen, sadece ama sadece ve ama sadece bu ülkede, bu tartışmayı (şimdilik) Adnan Oktar kazanır - allem edip kallem ederek, Adnan Oktar grubu, evrim ve ateizmle ilgili siteleri kapattırır; bir çok dava açarak sindirme politikası uygular, dahası bunu da başarıyla hala sürdürür.

Biyolog Richard Dawkins’in kendi araştırma sahasındaki bilimsel bir tartışmayı, Adnan Oktar gibi birisine kaybedeceği tek ülke olmamızın ‘gururunu’ taşımak epey zor. Şimdi, kimileri bana Dawkins’in dilinin pek keskin olacağını, ‘tartışmayı’ da bu nedenle kaybetmiş olabileceğini anımsatacaktır. Örneğin, Adnan Oktar tarikatının açtığı davaların gerekçelerine baktığımızda, grubun, Dawkins’in tanrı için sarfettiği ‘ırkçı’, ‘hoşgörüsüz’ ya da dinler için sarfettiği ‘zararlı’, ‘mantıksız’ gibi nitelemelerden rahatsız olduğunu görüyoruz.

O zaman yine bunların mantığına göre, biz ateistlerin de Oktar başta olmak üzere, Kuran’a ve Kuran’ın yazarına dava açmamız gerekir. Zira, bu kitapta, ben ve benzerlerim sürekli rencide edilmekte, sırf Allah’ın varlığını ve Muhammed’in onun elçisi olduğunu kabul edemediğimiz için, küçümsenmekte, basitleştirilmekte ve dışlanmaktayız (Bakara 24, Al-i İmran 91 örneğin). En temel insan hakları metinleri bile din kökenli ayrıma karşı çıkar. Ama her din bunu misli misli yapar. Dinsel ayrımın bir insan hakları ihlali olarak tanındığı günümüzde, dinin kendisinin bir insan hakkı ihlali olduğu unutulur.

Dinsel duyguların rencide edilmesi kavramı, bu minvalde, dinci ideolojinin toplumsal alana kendini empoze etmesinin ve bir dokunulmazlık istemesinin kod adıdır. Düşünsenize, bu zihniyet, kafatasçı ırkçıların çıkıp ‘ulusal’ duygularının rencide edildiğini iddia etmeleri gibi bir şeydir. Irkçılık kötüdür, dediğinizde cezalandırılacağınızı düşünmek, mücadelenin son raundunun ırkçılar tarafından kazanıldığının emaresidir. Benzer şekilde, dindarlık kötüdür diyememek de, mücadelenin ne kadar zor olduğunun bir göstergesidir.

Devrimci ateizmin bir politik mücadele alanı olmasının diğer bir önemli nedeni, değinmiştim, dinin ahlak üzerindeki tekeline ve dolayısıyla toplumsal ilişkilerde bu referansın kullanılmasına karşı çıkmasıdır. Hemen her semavi dinin üyelerine yüksek ahlak tevdi ederek toplumsal bir birlik sağlayacağı iddiası hepimize aşinadır. Bu ahlak, çok da uzatmaya gerek yok, bu dinlerin takipçilerinin uyacağı, gerekçeleri pek de açık olmayan kurallar silsilesidir. Kuşkusuz, bu kuralların kimisi evrenseldir, dogmatik olmayan zihinlerin de hemfikir olacağı bir çok ilke (yardımseverlik, dürüstlük v.s.) dinlerin öğütleri arasındadır.

Fakat, yine de, bir ahlaki kuralı, sırf ceza/tehdit korkusuyla takip etmek, o ahlaki külliyatın kendisinin ahlaki derecesini sorgulamamızı sağlar. Terk edilme korkusuyla, sevgilisini öpen insanın aşkı ne kadar gerçekçi ve içtense, çoğu müminin ahlakı da o kadar gerçek ve içtendir. Bu kara maskeli toplumsal ahlak, devrimci ateizm için bir mücadele alanıdır. Aynı toplumda yaşayan bireyler arasında bir manevi bağ kurmak için, ceza ve şiddet tehdidine mecbur olduğumuzu iddia eden dine karşı çıkmaktır devrimci ateizm. Bunu yerine, devrimci ateizm, örneğin, oturup bir sofrada yemek yiyenlerin, aynı fabrikada ter dökenlerin, aynı topun peşinde koşturanların ortak bir maneviyat yaratabileceğini anımsatır topluma.

Bu yazıda, ateist devrimciliğin bana göre iki önemli gerekçesine değindim. Bu topraklar, hepimize her gün onlarca neden sunuyor ateist olmak için. Devrimci ateizm de, bu nedenlerin görünürlüğünün önündeki engelleri kaldırmak için uğraşmaktadır sadece.

* * * * *

İlkokul çağlarımda, arkadaşlarımla evlerimizin bodrum katlarında ruh çağırırdık. Bu ‘sanatın’ temel ilkesi, ruhtan, geldiği zaman bir işaret vermesini istemektir: ‘Ey ruh geldiysen, bir işaret yolla’. Bu esnada, örneğin, tesadüfen bodrum katta dolaşan sahipsiz kedinin varlığının ya da dışarıdan gelen cam kırığı sesinin böyle bir işaret olduğuna inanır, ruhun aramıza döndüğünü düşünür korkardık. Zaten orada olan kedinin varlığına bakarak ruhun varlığını ispatlamayı o yaşlarda geride bıraktık. Devrimci ateizm, bu çocuksu uslamlamayı o yıllarda bırakmamızı engelleyenlere karşı bir duruştur.