tumblr counter
Güvece Fiyat Biçmek | Can Başkent

Can Başkent

logic and the rest...

GÜVECE FİYAT BİÇMEK

CAN BAŞKENT

0.

Yemek yapmayı severim. Yemek yaptığım çoğu kişi pişirdiklerimi sevmiştir. Varsayalım, aslında varsaymaya gerek de yok ya, yaptığım sebze güveci çok sevilmiş ve birçok kişi de güvecimi tatmak istediğini söylemiş olsun. Eh, günde anca iki üç tencere güveç pişirebiliyorum, herkese yetecek kadar yapmam mümkün değil. Kaldı ki, güvecimin özelliklerinden biri de zaten, sınırlı miktarda, taze sebzelerle, yılın sadece belli dönemlerinde - yani içine koyduğum sebzeler tazeyken - pişirilmesi.

Önceleri sadece eşe dosta pişirdiğim degüstasyon harikasının, sınırlı sosyal çevrem dışına da çıkmasını, aynen bu yazı gibi, benimle kişisel bağı olmayanlara da ulaşmasını istiyorum.

Bununla birlikte, güveci pişirmek için epey masraf yapıyorum, sebzeleri özenle seçiyor, toprak güveç tenceremi eskimeden yeniliyorum. Bu nedenle başka meşgalelere de daha az zaman ayırmak zorunda kaldığım için, geçim derdi, yemeğimi sunduğum insanlardan katkı beklemek istiyorum - ellerinden ne gelirse.

Gel zaman git zaman, güvecim bilinir hale geliyor. Dedim ya, sınırlı sayıda üretildiği için, insanlar güvecime biraz daha fazla ‘para’ vermek istiyor. Lafın kısası, zamanla güvecim epey ‘para etmeye’ başlıyor.

Önümüzdeki sorun şu. İki insan arasında, birinin diğerine ahlaki olarak sorunsal olmayan bir üretim nedeniyle yüklüce para ya da eşdeğeri bir mal vermesindeki sorun nedir? Benim güzel güvecim yerine, el yapımı bir elbise, nadir bir metal, çok güzel bir resim de koyabilirsiniz.

Bu yazının özeti şudur: kapitalizmin sorunu olarak idrak ettiğimiz bir çok sorun aslında, ekonominin temel sorunlarıdır. Kapitalist ya da sosyalist, bir çok iktisadi sistem bu sorunları çözmeye çalışır ve bu sistemlerde yaşayan insanlar da, bu sorunların nedeni olarak içinde yaşadıkları sistemi görür. Kısacası, Picasso’nun arkadaşına hediye ettiği tabloya nasıl değer biçeceğiz? Benim, hiç bir sosyal ilişkim olmayan insanlara sunduğum güvecime nasıl değer biçeceğiz? Daha usturuplu konuşmak gerekirse, anarşist iktisat kuramının para ve değer politikaları nedir?

1.

Bir kaç yıl önce, oldukça ünlü bir vegan aşçının evinde özenli bir yemek yerken aklımda bu yemeğe ödeyeceğim para vardı. Alışıldık bir yaklaşımdır, parayı güzel bir şeye harcadıktan sonra, hangimizin içinden geçmez: ‘Değdi ama!’. Ben de tamamen böyle düşünürken, cebimden çıkacak meblağı kendi bütçeme oranlamaya çalışıp, yemeğin değerini belirlemeye çalışıyordum. Yemeğin ücretini ödeyebildim. Ama ödeyemediğim, çok da beğendiğim başka lokantalar da vardı. Yani madalyonun arka yüzü de, kesinlikle değeceğini düşünüyor olsam da, örneğin o diğer güzel lokantalara o kadar parayı veremiyor olmamdır.

Kabul, özenli yemeğin değerini parayla ödemek iç açıcı değil. Zira, para söz konusu olduğu zaman eşitsizlikler apaçık yüzümüze çarpıyor. Ancak, zoraki bir eşitliği zorlayarak itelediğimiz zaman da, ‘değer’ ve ‘özgürlük’ mecralarında tökezliyoruz.

Meseleyi biraz daha netleştirelim. Güzel yemeğin fiyatına bir itirazım yok, naif bir şekilde, o fiyatı hak ettiğini düşünüyorum. Ama, yine de cebimdeki para yetmiyor.

İşte ben bu sorunun kapitalizme özgü bir sorun olduğunu düşünmüyorum.

2.

Daha önceki kimi yazılarda da izah etmeye çalışmıştım. Fiyat politikalarını eleştirmekte, benim akıl edebildiğim en önemli ve zor üç mesele zanaat, sanat ve koleksiyondur. El emeği göz nuru güveç tenceresinin, eşsiz bir Picasso’nun, yıllardır aradığım nadir pulun, yıllarca uğraşıp uykusuz geceler geçirerek yazdığım kitabın değeri nedir?

Kuşkusuz burada, asıl mesele üretilen fiziksel metada değil, harcanan emektedir. Pırıl pırıl aklına hayran olduğumuz bir mankenimizin de başka bir açıdan belirttiği gibi: ‘Benim oyumla dağdaki çobanın oyu nasıl bir olur?’. Kötü bir romancının aylarını harcayarak yazdığı roman beş para etmezken, Orhan Veli’nin degüstasyon lokantasında 15 dakikada yazdığı şiir paha biçilmezdir. Benim yaptığım bir yağlıboya tabloya kimse iki kuruş vermezken, neredeyse aynı ‘emeği’ harcayan van Gogh’un kumaş peçetelere yaptığı resimler müzelerde sergilenmektedir. Peki buna kararı kim verecek? Toplum mu, zaman mı? Her ikisini de son derece acımasız ve hiç de adil olmadığını unutmayalım.

Bir şeye değer biçmek zordur. Hele iktisat alanında bu daha da zordur. Fiyat politikası olarak adlandırabileceğimiz bu mesele, anarşist iktisadın temel sorunlarından biridir - tıpkı kapitalist ve sosyalist ekonomide de olduğu gibi.

Malum, bir çok fiyat politikaları vardır. Çoğumuzun gündelik hayatta, neredeyse her gün karşılaştığımız fiyat politikası dogmatik ve totaliterdir. Markete gittiğinizde, hepimiz bir şişe limonataya bir lira veririz. Ama kimimiz için o bir bardak limonatanın değeri paha biçilmezdir, kimimiz için de limonata buzdolabının arka raflarında bozulup giden önemsiz bir içecektir. Her ne kadar her iki müşteri de aynı limonataya aynı değeri ödemiş olsalar da, içkin olarak limonataya verdikleri değer çok farklıdır.

Oysa, açık arttırma gibi, her iki tarafın da hemfikir olduğu, dahası, arttırıcıların da birbirlerinin tercih ve eğilimlerini bildikleri fiyatlandırma politikaları daha adildir. Zira, değeri göreli olarak belirlediğinizde, o malın kim için ne kadar değerli olduğunu net bir şekilde görebilirsiniz. Bu şaşırtıcı gözlemin, anarşist iktisatta faydası olacağını düşünüyorum.

Anarşist ekonomiyi araştırırken faydası olmayacağını düşündüğüm tek nokta ise hayalperest primitivizmdir.

3.

Parasız bir hayatın, anarşist devrim sonrasında bile hayal edilmesi güç bir ütopya olduğu açık. Artık fark etmemiz gerekiyor - sosyopolitik evrimi, ki bu evrimi ne kadar sevmesek de geri döndürme şansımız yok. Bilgisayarlar yok olmayacak, otomobiller bir şekilde hala var olacak, paranın yerini kredi kartı ya da internet temelli ödeme şekilleri alacak olsa da, para aynen yaşıyor olacak. Banknotlar, plastik kartlara, plastik kartlar cep telefonlarına yerleştirilen çiplere, çipler de deri altına yerleştirilen biyoçiplere dönüşecek belki. Ama, para var olacak.

Zira, para, beğenelim ya da beğenmeyelim, çok temel bir gerçekliğe işaret ediyor. İhtiyaç ve tercihe göre, aynı mala, iki insan farklı bir şekilde değer verir. Beş yüz liralık bir kitap, benim için saçmalıkken, başkası için ucuz bile olabilir. Şimdiye dek, pahalı kitabın neden pahalı olduğu tartışılırken, kimilerinin neden ve nasıl aynı kitabı bu fiyata ucuz bulabildiği derinlemesine incelenmedi. Anarşist ekonomi inşası da, madalyonun iki tarafı incelenmeden gerçekleştirilemez.

4.

Anarşist mikroekonomimizde, mahallemdeki bakkallardan birinin sattığı ekmek için 2 elma, diğerinin de 3 elma talep etmesi bana tamamen mümkün görünüyor. Sözünü ettiğim ‘alan razı, satan razı’ diyalektiği, anarşist önkabuller ve ilkeler çerçevesinde çözülmesi güç bir sorun olarak beliriyor. Eğer özgürlük anakabullerimizden biriyse ve de özgürlük suistimalini engelleme adına faşizmin ortaya çıkmasını engellemek istiyorsak, anarşist ekonominin liberter ekonomiden, kapitalizm öncesi ve sonrası ‘serbest pazardan’ nasıl ayırdedileceğini iyice anlamamız gerekiyor.

Zira, hangimizin aklına gelmemiştir, ‘pazar’ anarşizmde serbest olmayacaksa, nerede serbest olabilir? Soruyu tersten okumak da mümkün. Demek ki, kapitalist ve liberter serbest pazarlar, görüngüsel olarak serbest olsalar da, anarşizmin sağladığı içkin serbestliği sağlayamamaktadır. Bu metafizik iddianın ispatı da başka bir yazıya kalsın.