tumblr counter
Peki ya Doğu Bilgelikleri? | <a href="http://canbaskent.net">Can Başkent</a>

Can Başkent

logic and the rest...

PEKİ YA DOĞU BİLGELİKLERİ?

CAN BAŞKENT

Bir kaç ay önce, Propaganda Yayınları’ndan çıkan ‘Ateizmi Anlamak’ kitabının yazarı Aydın Türk (mahlas) ile ortaklaşa düşünürken, kitabın doğu bilgeliklerine pek eğilmediği fikrinde olduğunu paylaşmıştım kendisiyle. Zira, batı dünyasında ateizm dendiğinde, ilk akla gelen, semitik dinler olmakta. Bu elbette, ezici çoğunluğun bu akımlara bir şekilde bağlı olmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla, sosyopolitik manada, semitik dinleri eleştirmek verimlidir. Hatta, benzer bir verimlilik nedeniyle Musevilik de çok eleştirilmez - zira Musevilik, semitik dinler arasında misyonerlik çabasında bulunmayan tek dindir.

Ateizmin, semitik dinlere yoğunlaşmasının bence daha da önemli, ama maalesef dünya değiştikçe önemini biraz yitiren, bir nedeni daha var. Bu da, semitik dinlerin şaka maka çok aptalca olması. Abelard’dan İbn Rüşd’e, İbn Maymun’dan Boethius’a bir çok mantıkçıyı zorlayan da, imanın semitik dinlerde ciddi bir rasyonel fedakarlık gerektirmesiydi.

Doğu dinleri (hinduizm, budizm, daoizm ve diğerleri) ise semitik dinlerden ciddi bir şekilde ayrılmakta. İyimser bir propagandayla konuşmak gerekirse, doğu dinleri organize dinden ziyade, bireysel bir felsefe, bir psikoloji akımı olarak kodlanmakta.

Ancak, son zamanlarda doğu dinlerini batı bilimiyle bütünleştirme çabaları hızla artmakta. Tıpkı, Kuran’da kuantum fiziği arayan boş kafalılar gibi, kimi Budistler astofizikçilerle ortak kitap yazmakta, kimi bilişsel bilimciler Budist felsefenin nüvelerini tomografiyle ispatlamaya çalışmaktadır. Elbette, Budizm’in bu konulara yaklaşımı İncil ya da Kuran’ınki kadar boş olmadığı için, ilk bakışta kulağa pek de saçma gelmiyor bu çaba.

Kimi rasyonel örnekler aslında Budizmi destekler görünüyor. İki başat örneği aktarayım. Kantatif ve analitik psikologlar, dünyanın en mutlu insanı olarak Nepal’de yaşayan Fransız bir Budist’i gösteriyorlar. Kimi tetkiklerle (beyin dalgalarını ölçme, hormon düzeylerini takip etme gibi) Matthieu Ricard’ın en mutlu insan olduğu tespit edilmiş. Elbette burada, aşikar bir ironi var - zira bu testler ciddi bir örneklem uzayı üzerinde yapılmış değil. Buradaki asıl mesele, günde bilmem kaç saatini meditasyonda geçiren bir Budist’in, kendi beyin fizyolojisini ve psikolojisini olumlu bir şekilde geliştirebilmesidir. Benzer bir şekilde, düzenli meditasyon yapanların beyin kortekslerinin kalınlaştığı da ispatlanmış. Kalın korteks, beyin fonksiyonlarını geliştirip, rasyonel düşünme yeteneğimizi ilerletiyor. Dolayısıyla, bütünüyle pozitivist olsanız bile, bu araştırmalar gösteriyor ki, iman ruh hayatınızı iyileştiriyor. ‘Cehalet mutluluktur’ demeyin hemen!

Kimi fenni meselelerin din-bilim savaşında ciddi bir şekilde ayırdedici olduğunu düşünenlerdenim. Bu ayırdedicilik teorilerin kuvvetinden ziyade, dindar cephenin küstahlığını ve aptallığını göstermesi açısından bence dikkate değerdir (Planck sabitinin bile ne olduğunu bilmeyen cami imamının astrofizik hakkında ahkam kesmesi gibi trajikomik meselelere değinmeyeceğim).

Evrenin ortaya çıkışı da bu meselelerden biri. Semitik dinlerin bu mesele hakkındaki argümanları çoğumuza aşinadır. Budizmin öte yandan, astrofizik üzerine söyleyecekleri olması şaşırtıcı gelebilir kulağa.

Bu meselede, en ilginç nokta, zaman algısı meselesinde ortaya çıkıyor. Budizm, zamanı bizlerin algı dünyasına kısıtlamakta ve realiteye ait olmayan bir bilişsel illüzyon olarak anmaktadır. Benzer şekilde, Büyük Patlama’dan önce zaman ve uzayın (büyük ihtimalle) var olmamasını da kabul etmemektedirler - zira Budizm’e göre hiç bir şey yoktan var olmaz ve yeniden-doğum ideolojisinin bir yansıması olarak, evren döngüler içinde ölür ölür dirilir.

Felsefe literatürüne aşina olanlar bu noktada çok şaşırmazlar. Kant’ın numen’leri, Leibniz’in monad’ları da benzer metafizik iddialar ortaya koyar - metafizik ve ontoloji üzerine çalışan felsefeciler evrenin nasıl var olduğunu, neredeyse hiç fizik ve astronomi bilmeden, açıklamaya çalışır. Peki fark nerede? Neden Kantçılık bir dine dönüşmüyor? (Kantçı dinde herkes mükemmel bir dakikliğe ve kusursuz ahlaki mutlakiyetçiliğe sahip olurdu ideal olarak)

Her ne kadar bir çok Budist reddetse de, fark felsefenin aksine dinin dogmatik olmasıdır. Bu dogmatiklik o kadar da kolay yutulur bir lokma değildir aslında. Kant elbette, Leibniz’den haberdardı, dolayısıyla kendi felsefesi dışındaki düşünce sistemlerinin de var olmasından (iyimser olalım) rahatsız değildi - belki de bu öncüllere ihtiyaç duyuyordu (Hume’a ihtiyaç duyduğunu biliyoruz, hatırlayın).

Budizm, öte yandan, Sidartha’nın ve peşi sıra gelen düşünürlerin yaklaşık 2500 yıl önce, insanların 30-40 yıl önce anca öğrendiği şaşırtıcı bilimsel gözlemleri öngördüğünü, tıpkı İslamcı dogmatizmden aşina olduğumuz gibi, iddia etmektedir. Örneğin, 7. yüzyılda yazılan metinlere bakarak, Büyük Patlama’yı yanlışlamaya çalışmak gibi, tam da İslami argümanlardan aşina olduğumuz gibi, çabalara girişmektedir. Ben, bu çabaların Budizm’in dogmatizminin en aşikar kanıtlarından biri olduğunu düşünüyorum.

Budizm’in günümüzdeki en büyük zayıflığı, İslam’ın aksine, (14.) Dalai Lama’dır. Tibetçi Budizmi bir barış felsefesi olarak, bir mutluluk iksiri olarak kodlayarak, Tibetlilerin işgal altında dahi mutlu olabileceğini öğretmiştir dünyaya - dolayısıyla neden Çin işgali sona ersin?

Budizmi allayıp pullayan argümanların çoğunu hemen her imana genellemek mümkün. İmanlı olanların, eşeklerini sağlam kazığa bağladıktan sonra allaha emanet edenlerin, daha az depresif oldukları, daha az boşanma oranına sahip olduğu (ki bunun malum başka nedenleri de var) ve nihayetinde daha huzurlu olduğunu gösteren seküler araştırmaları ciddiye alıyor ve dahası rasyonel olarak kabul ediyorum. Muhakkak, iman insana bir iç huzur veriyordur. Tuhaf bir ebedi ve ezeli mutluluk hissi de gönülleri dolduruyordur - buna şüphem yok.

Fakat, tüm bu çabalar, hayattaki en büyük amacın mutluluk olması gerektiği var sayımına dayanıyor. Kuşkusuz, en büyük amacımız mutlu olmaksa, bir şeyleri kafaya takmak huzurumuzu kaçırıyorsa, irademiz ve kuvvetimiz yetersizse, sakin bir dindar olmak eşsiz bir huzur verir - bunu inkar etmiyorum.

Ancak, ben yine de Aristo’yu (ve onun Nikomakhosçu ahlakı) anımsamanın ve yüceltmenin yerinde olduğunu düşünüyorum bu minvalde. Hayatın amacı, kısacası mutluluk değildir. Kimi daha önemli ve toplumcu amaçlar, mutsuzluğu rahatlıkla gerekçelendirir. Diğer bir deyişle, değiyorsa eğer, mutsuz bir yaşam da yaşanasıdır.

Kimileri, bu yorumun Kutsal Kitapları yanlış okumamın bir sonucu olduğunu iddia edebilir. Örneğin, Budizm, yakın dostların öldüğünde parti vermeni, zevkten havalara uçmanı öğütlememektedir. Ancak, öğütlediği, yakın dosta da bağlılığımız kusurlu olduğundan ve dahası, ölüm hayatın en aşikar gerçeği olduğundan ve hatta ve hatta ölen dostumuz bir gün yeniden geri döneceğinden, üzüntümüzün çok derin olmamasıdır. Budizm, elbette insani bir tavırla acıyı benimser ve kabullenir ama bunun ömür yıkan bir kahra dönüşmesine, insanları hayattan koparmasına karşı çıkar.

Ancak, materyal hayattan manevi kopukluk öneren bu yaklaşım, benim görebildiğim kadarıyla, biraz abartalım, Dalai Lama’nın Tibet işgalini daha da katlanabilir kılmasının yoludur. Biraz daha tanıdık bir sahaya çekmemiz gerekirse maçı, Dalai Lama Kürt olsaydı, toplumuna türlü türlü acıdan sonra, sukunet ve materyal dünyayla bağlarını kesmelerini mi vaaz edecekti? Ya da, artık mide bulandırıcı bir küstahlığa varsa da, Kürt Dalai Lama, Türk devletinin Budistleşememesinde mi kabahat bulacaktı?

Bilhassa Budizm’in en eski okuluna, Teravada geleneğine, mensup kimi Budistler, Budizmin günümüz sorunlarına cevap vermesini daha pro-aktif hale getirmek için politize bir Budizm yorumu ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu iyi niyetli çabalara diyecek bir şeyim yok - sapla samanı ayırmak gerek kuşkusuz. Ancak, yine de bu tip politik doğruculuğun gene de oldukça azınlıkta kalan bir çaba olduğunun altını çizelim.

Yine benzer şekilde, bir çok düşünür (özellikle) Budizm’in, tanrısız bir din olduğunu belirtir. Dolayısıyla, Budizm’in, özellikle semitik dinler gibi bağnazlığının olmadığı, hatta hatta, tanrıya gerek duymadığı için çok daha yüksek bir bilinç düzeyine hitap ettiğini iddia eder. Bu anekdot, ateizmin daha iyi anlaşılması için önemli bir noktadır. Zira, tanrı figürü olmasa bile, dinler içerdiği dogmatik inanç zorunluluğu nedeniyle reddedilmelidir. Kısacası, İslam’ı reddetmek cidden kolaydır zira İslam’ın tanrısı insana gani gani neden sunar. Budizm’de ise bu reddediş o kadar kolay olamamaktadır - zira bir tanrı zorunluluğu dahi yoktur. Ancak, buna rağmen Budizm’de de, yukarıda kısaca değindiğimiz, bir çok metafizik saçmalığa inanma zorunluluğu, tıpkı diğer semitik dinlerde olduğu gibi, mevcuttur. Kaldı ki, Hitchens’ın defalarca yazdığı gibi, Budizm ve Hinduizm’de de, elbette, savaşlar ve şiddet inkar edilemeyecek raddede mevcuttur.

‘Ateizmi Anlamak’tan benim anladığım, dinlerin toplumsal alandan dışlanması ve bireysel, ruhani düzeye itelenmesinin ilk amaç olması gerektiğiydi. Bu önerinin altında, kitabın daha çok semitik dinler göz önüne alınarak yazılmış olması yatıyor olabilir bana kalırsa. Zira, çoktandır bireysel ruhani düzeyde var olan doğu dinlerinin ‘tehlikelerini’ görmek bu şekilde mümkün olmayacaktır. Kaldı ki, kitlesel bir bireysel ruhaniyet de, Budizm ve Konfüçyüsçülük örneklerinden görebileceğimiz gibi, kitlesel bir ibadet ihtiyacı ve akabinde de kurumsallaşmış bir dogmatizm de yaratabilir.