tumblr counter

Bu Kapitalizm Değil! | Can Başkent

BU KAPİTALİZM DEĞİL!

CAN BAŞKENT

0.

Kimi zaman içinde yaşadığımız toplumun algımızı nasıl kör ettiğini anlamanın en iyi yolunun ‘düşmana’ yönelttiğimiz eleştirileri tekrar ve yeniden ele almak olduğunu düşünüyorum. Bunun en aşikar örneklerinden biri de kapitalizm eleştirisidir.

Liberallerin en sevdiği anekdotlardandır. Bill Clinton, 1992’de başkanlık yarışına ilk başladığı yıllarda, Arkansas’taki ofisinde sürekli tekrarladığı motto, bir kağıda yazıp duvara yapıştırdığı ‘işin başı ekonomi, aptal!’ (it’s the economy, stupid!) sözüymüş. Kimi zaman bu sözü biz anarşistlere de anımsatmak gerektiğini düşünüyorum.

Şüphesiz, Türkiye’nin (ve Yunanistan gibi diğer ülkelerin de) içinde yaşadığı iktisadi sistemin aksaklıkların, idari keşmekeşin rezil bir hal alini almasının, bizlerin, muhalefetin işini kolaylaştırdığını düşünme gevşekliğine kapılabiliriz. Ne de olsa anarşist küstahlıkla, anarşist miskinlik arasında gidip gelen ruh halimizin yarattığı entelektüel tembelliğin rehavetini yaşamıyor muyuz?

Bu ruh halinin görmemizi engellediği en önemli gerçek, içinde yaşadığımız sistemin kapitalizm bile olmadığıdır. Bunu sadece Türkiye ya da Doğu Avrupa ve Ortadoğu çerçevesinde değil, elbette küresel ölçekte söylüyorum. Dolayısıyla, daha önemlisi, bizim antikapitalist eleştiri olarak dile getirdiğimiz tezlerin çoğunun da aslında, antikapitalist falan olmadığını, şu anda içinde yaşadığımız sistemin realitesinde boğulmuş duygusal reaksiyonlar olduğunu iddia edeceğim bu yazıda.

1.

Hemen ilk örneğimi hatırlatayım. Güncel manada kapitalizmin ve (Fordist) üretim bandının icat edildiği ABD’de, 2007-8 ekonomik krizi sonrası batan finansal kuruluşların ve bankaların ekonomiyi düzeltmek adına devlet tarafından iflastan kurtarılması serbest pazar ekonomisinin temel ilkelerine aykırı bir uygulamadır. Kapitalizmde batan batar, devlet ‘halkın vergileriyle’ batan şirketleri kurtarmaz.

Öte yandan, ezberden antikapitalist sloganları tekrarlayan solcuların, (ABD ölçeğinde solcu olan) Demokratların bu uygulamasını desteklemesi gerekir mantıken. Zira, ABD Devleti, batan ekonomiyi düzeltmek için kamu kaynaklarını kullanmış, binlerce ve hatta on binlerce insanın işsiz kalmasını engellemek için kamu fonlarını devreye sokmuştur. Bir açıdan bakıldığında, bu aslında sosyal bir hamledir. Tıpkı İmar Bankası’nda paralarını batıranlara devletin garantör olması gibi, Lehman Brothers’ın iflas etmesi sonucu oluşan zararın devlet ve kamu tarafından tamir edilmesi aslında sosyal politikalarla örtüşen bir uygulamadır bir açıdan bakıldığında.

Bu manada ilk sorumuzu sormanın zamanı gelmiştir. Anarşist açıdan bakıldığında, piyasa ne kadar serbest olmalıdır? Bahçesinde yetiştirdiği güzel domateslerin beher kilosu için on kilo patates talep eden bir bireyin serbest piyasada olması, domates/patates takasını bire bir yapan diğerleri için bir tehdit midir? Zira, canım o gün epey güzel bir domates çorbası istediğinde, komşumun ezik büzük domateslerini değil, kapalı gen havuzundan (heirloom) gelen tohumla müthiş bir lezzeti olan domatesi arzulayacağımı tahmin etmek zor değil. Eh, anarşizm de özgür bir dünyaysa eğer, benim güzel domatesler için on kilo patates feda etmemi kim engelleyebilir? Benim bazı domateslere diğer domateslerden çok çok daha fazla değer vermemde yanlış olan nedir?

2.

İktisadı, bir paylaşma, üleştirme bilimi olarak ele alıyorum. Bu manada, artık korkusuzca sormalıyız. Anarşist, nasıl paylaşır? Bu soruya geleneksel olarak verilen, ‘Herkesten gücüne göre, herkese ihtiyacına göre’ sloganının en başta matematiksel ve mantıksal ve aynı zamanda felsefi manada doğru olmadığını düşünüyorum. Zira, ihtiyaç dediğiniz şey nedir ki? İnanılmaz mikroişlemcilerle örgülü bilgisayarlar mı ihtiyacımız, iki kilo domates mi? Yoksa deniz kenarında, ormana sırtımızı dayayarak basit bir hayat özlemi mi?

Klasik sol ideolojilerin ‘ihtiyaçları’, klasik kapitalist ideolojilerin de ‘gücü ve emeği’ kısıtlayarak benzer okumalar yaptığını görmek zor değil. Zira sosyalizme göre, gücünüz ne kadar az olursa olsun ihtiyaçlarınız karşılanmalıdır. Benzer şekilde, kapitalizmde (ya da bizim garip bir yanlış okumayla öğrendiğimiz kapitalizmde) de ihtiyacınız ne kadar afaki olsa da, gücünüz (paranız, tankınız tüfeğiniz) varsa, o ihtiyaç karşılanır. Dolayısıyla, solculuk tembel bohemler, kapitalizm de çalışkan züppeler yaratır. Akabinde de, sosyalizm ihtiyaçlarınızı kontrol altına alırken, kapitalizmde gücünüz önündeki sınırları kaldırır.

Bu meseleye anarşizmin getirdiği en makul çözüm, iktisadı mikrolaştırmak ve yerelleştirmektir. Örneğin bir köyün iktisadi yönden sürdürülebilinir kılınması, koca bir kentin iktisadı olarak ayakta tutulmasından kat be kat kolaydır. Anarşizm, belki de içkin olarak içerdiği ilkelcilikle, bir dünya realitesi olan kentliliğe (http://goo.gl/5kG7D) sırtını döner. Eh, bunu yutmayan kitleler de anarşizme sırtını döner ve sonuçta kaybeden anarşizm olur. Zira, anarşizm önüne, zaten gerçekleştirilmesi başlı başına zor olan devriminin yanında bir de gerçekleştirilmesi zor bir ütopya olan kent karşıtlığını koyar.

3.

Anarşizmin iktisadi çözüm önerilerinin mümkünatını tartışmadan önce, düşmanımızı yakından tanımakta fayda var. Bu manada, kuramsal kapitalizmle, içinde yaşadığımız oligarşik serbest piyasa ekonomisini ayırmakta fayda görüyorum. Zira, kuramsal kapitalizm daha insaflı ve insani, oligarşik serbest piyasanınsa, ABD örneğinde gördüğümüz gibi, kimi şirketlerin keyfi uğruna, elit ve gaddar zümrenin halkın emek ve varlığını sarf edecek kadar gözü dönmüş olabileceğini düşünüyorum.

Dolayısıyla, net bir şekilde soruyorum. Acaba ideal bir kapitalizm olabilir mi? Diğer bir deyişle, oligarşik, devlet zorbalığıyla kuvvetlendirilen serbest piyasayı devirdiğimiz vakit, yerine koyacağımız şey liberterizm mi olacak?

Bu soruların yanıtını bilmiyorum. Ancak, son derece keskin bir şekilde, bu soruların yanıtlarının aşikar olmadığını, bu sorulara yönelik en ahmakça yaklaşımınsa ezberden verilen antikapitalist sloganlar olduğunu düşünüyorum.

4.

Bu manada, evvela, oligarşik serbest piyasa ‘kapitalizminde’ var olan, ama aslında kuramsal kapitalizmde olmayan kimi niteliklerini ele almakla başlamanın elzem olduğunu düşünüyorum.

Bunlardan ilki ve en önemlisi, aslında piyasaların hiç bir zaman tam anlamıyla serbest olmadığıdır. Bu gözlemin, belki de en ivedi örneği, yazının başlarında sunduğum Amerikan finans kuruluşlarının iflastan kurtarılmasıdır. Zira, piyasa gerçekten serbest olsaydı, batan şirketlerin arkasından yapabileceğiniz tek şey bir bardak soğuk su içmektir. Diğer bir örnekse, (Ha-Joon Chang’un son kitabından öğrendim) işgücünün dolaşımının sınırlandırılmasıdır. Bu da sınır, pasaport ve vizelerle sağlanmaktadır. Zira, aksi takdirde, Hindistan’ın fakir kentlerindeki bir otobüs şoförünün İsveç’e göçüp aynı iş için 50 kat daha fazla kazanmasını ne engelleyebilir? Bunun kapitalistçe açıklaması, aynı işe farklı toplumların farklı ‘değer’ biçmesidir. Madem serbestti piyasa, ben de o halde Hindistanlı bir otobüs şoförü olarak İsveç’e göç eder, yarı fiyatına çalışır (ne de olsa yine de 25 kat fazla kazanacağım), hem İsveçli işvereni hem de kendimi mutlu ederim. Bu basit mutluluk tablosunu engelleyen devletlerdir. Devletlerin göçmenlik politikaları bunun baş müsebbibidir. Örneğin, Avrupa Birliği iş ve emek dolaşımı sağlarken, ABD ekonomisi çok büyük bir oranda Latin Amerika kökenli kaçak ve sigortasız bir şekilde çok ucuza çalışan işçilere dayanmaktadır. Ünlü bir tuluatçının dediği gibi, ‘sırf siz cep telefonunuzdan tweet atabilin’ diye Çin’de gencecik işçiler yaşadıkları fabrika kampüslerinde intihar etmekte, bu fabrikalara intihar edenleri engelleyebilmek umuduyla ağlar, fileler yerleştirilmektedir Çin’deki fabrika yurtlarına. Zira o cihazları ABD’de üretecek ne kalifiye iş gücü ne de altyapı, ne de artan masrafları karşılayabilecek bir tüketici kitlesi vardır artık.

Ben, bunun kapitalizmin içkin bir sorunu olduğunu düşünmüyorum. İşçi sömürüsü, oligarşik kapitalizmin devletlerle işbirliği ederek, işçi haklarını kaba kuvvetle gaspetmesi neticesinde palazlanır. Kuramsal kapitalizmde, üretimin başat elementi olan işçilerin hakkının sömürülmesi, grev ve direnişleri düşünürsek, içkin bir özellik değildir. Zira aksi takdirde, kuramsal kapitalizm bindiği dalı kesmiş olurdu.

5.

Önceki yazılarımın birinde (http://canbaskent.net/politika/88.html) kapital sorununa değinirken aslında ciddi bir üretim felsefesi olan şirketleşmeyi övüyor görünmüştüm. Zira, eski bir örnekten devam etmek gerekirse, bin bir emekle pişirip, yaymak ve dağıtmak istediğim güveci, düzenli bir şekilde üretmem ve sağlıklı bir şekilde insanlara sunabilmem için bir maddi kuvvete ihtiyacım var. İşlek bir sokakta bir dükkan, masa - sandalye, ham madde ve çiğ sebze ve daha da önemlisi benim bu işi kotarabileceğime olan inanç...

Haliyle, anarşist ekonomide, Cihangir’in köşebaşında güveççi açmayı nasıl becerebileceğimi hala bilmiyorum. Zira, tahmin etmek zor değil, ben nasıl Cihangir’de güveççi olmak istiyorsam, kimi de aynı sokakta kendi ürettiği tavla pullarını ‘satmak’ isteyecektir.

Bu örneklerde, esas olan ‘satma’ ya da bir metayı diğeriyle takas etmek değil. Esas olan, kolektif emeğin ve malın nasıl paylaştırılacağıdır. Kapitalizmin buna dair ürettiği çözümün çok etkileyici olduğuna şüphe yok. Bu çözüm zaten, yarattığı mutsuzluğun yanında, dünya tarihinin şimdiye dek tanık olmadığı bir gelişme yaratmıştır.

Güveççi örneği bu manada, bireylere ‘ihtiyacına göre’ mal mülk dağıtarak işi çözeceğini düşünenlerin altından rahatlıkla kalkamayacağı bir meseledir. Bireyciliği es geçmeyen ve kolektivizmden kopmayan bir anarşizm okumasının bu meseleye yaklaşımı sadece ‘kırmızı çizgiler’ belirlemek olacaktır. Örneğin, ben Cihangir’deki o dükkanı isterken, aynı dükkanı talep eden tavla pulcusuna zarar vermemin engellenmesi, gayrı-ahlaki yollarla paylaşımda haksızlık ve adaletsizlik yaratmamın önüne geçilmesi dışında, anarşizmin bu meseleye dair söyleyeceği gerçekçi bir söz yoktur.

6.

Bu manada kolektivizmin, kuramsal kapitalizmin ‘limited şirketi’ fikrine benzer bir fikir olduğunu düşünüyorum. Örneğin, yıllar önce yaşadığım kentte ‘Food not Bombs’u örgütlerken, benzer bir yöntem izliyorduk. Ham maddelerimiz, bizim örgüte destek vermek isteyen marketlerden geliyordu. İş gücümüzü bize yardım etmek isteyenlerden gönüllü olarak, karın tokluğuna karşılıyorduk. Altyapı ihtiyacımızı da bizi destekleyen yarı squat - yarı kültür merkezi binada gideriyorduk. Kapitalizmin terminolojisiyle bir şirket gibiydik. Para pula tenezzül etmiyor, emeğimizi birbirinden güzel yemeğe dönüştürüyor, lüks pastanelerden bağış olarak aldığımız kekleri ve pastaları, para pul gözetmeden ‘müşterilerimize’, yemek isteyen herkese, dağıtıyorduk. Eh, bunun bir adım ötesi komünal mutfak, birkaç adım ötesi mahallemizdeki küçük lokanta, biraz daha ötesi de 3 yıldızlı bir lokantadır. Peki bu düzeneğin kaçak işçilerin karın tokluğuna çalıştırıldığı, garsonlara maaş yerine bahşişle ödeme yapıldığı, yiyecek olarak da sağlıksız ve zararlı ‘gıdaların’ sunulduğu bir hamburgerci zincirine dönüşmesini sağlayan nedir?

Kaliforniya’nın küçük bir kentinde 60 küsür yıl önce, muhtemelen iyi niyetlerle, ailesini geçindirme amacıyla kurulan küçük bir tostçunun dünyanın en büyük lokanta zincirine dönüşmesine neden olan nedir? Benzer bir şekilde, Teksas’ın Austin kentinde sağlıklı ve organik yiyecekler satan dünyanın en pahalı marketlerinden birinin de birden patlayıp yayılması ve çok pahalı olmasına rağmen bir zincire dönüşmesini sağlayan ‘görünmez el’ nedir?

Anarşist dünyamızda da, acaba benim güveççimin, hiç de alavere dalavere yapmadan daha da geniş kitlelere yayılmasını sağlamakla, örneğin, işbu yazımın daha da geniş kitleler tarafından okunmasını ve tartışılmasını istemek arasında nasıl bir fark vardır? İnsanlığa hizmet aşkı olarak kodlamak zorunda olmadan, neden zevk alarak ve zevk vererek güzel güvecimi kitlelere yayamıyorum?

7.

Kapitalizme dair en yaygın yanlış okumalardan biri, kapitalist ekonominin birincil motivasyonunun kar olduğudur. Örneğin, şu hep adını duyduğumuz küresel şirketlerin yöneticilerinin işkolik bir şekilde haftada 90 saat çalışmasını sağlayan şeyin para kazanma dürtüsü olduğuna inanmak imkansız. Keza, ünlü hatip Chomsky’nin de haftada yüz (evet 100) saat çalışmasının nedeni de daha fazla para kazanmak olamaz.

Peki nedir kapitalizmin görünmez elini harekete geçiren? Ben, bunun dinler tarihinde de netlikle görebileceğimiz bir ölümsüzlük ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Dikkatli okur fark etmiştir, Camus’cü bir şekilde, felsefenin en büyük probleminin intihar olduğu tezini, aynı bakış açısıyla, tersten okuyorum. İster buna dünya üzerinde iz bırakma ihtiyacı deyin, ister girişimci ruh deyin, isterseniz hizmet aşkı deyin. Kapitalizm ve birçok diğer deontolojist felsefe, benzer bir insan ihtiyacına dayanır. Fani dünyanın yarattığı derin ve içkin bunalım!

Anarşizmin bu meseleye dair söyleyeceği en önemli tez, görev bilincidir. Bu görev bilinci, totaliter ya da gaddar bir angaryacılık değil, insanların potansiyellerini istedikleri şekilde ve istedikleri kadar değerlendirebilecekleri, likit ve bir o kadar da güven verici bir iktisadi yapı olarak tecelli etmelidir. Mesele elbet, bu afaki çerçevenin gündelik hayatta işler bir hale dönüştürülmesidir.

8.

Bunun en güzel güncel örneklerinden biri kitleye arz (crowd-sourcing)’dir. Yukarıda tarif ettiğim Food not Bombs örgütlenmesinin daha da geniş bir çerçeveye yayılması olarak görülebilecek kitleye arz (crowd-sourcing), emek dolaşımı önündeki sınırı kaldırmasıyla birlikte, iradi ve nisbeten adil bir paylaşım yaratır. Marks’ın 1865‘lerde değindiği hissedarlığa ve halka arza dayalı şirketleşmenin, kapitalizmin en yüksek mertebesi olması gibi, kitleye arz de özgürleştirici iktisadın ilk ve temel adımlarındandır. Marks’ın da öngördüğü gibi, mal sahibiyle idareci arasındaki gerilimi de nisbeten azaltacak bir dinamiğin bu şekilde yaratılabilmesi işten bile değildir aslında. Dahası, kitleye arz, kapitalizme yöneltildiği düşünüldüğü halde, oligarşik serbest piyasa ekonomisini eleştirmenin ötesine geçemeyen ezber sloganların erişemediği bir pratiktir. Bir işi bitirmek için gerekli emeğin (zamanın, şevkin ve enerjinin) ve malzemenin bulunması için daha ahlaklı bir yol düşünemiyorum. Bizim, Propaganda Yayınları’nda kimi redaktörlük gereksinimlerimizi de bu şekilde giderdiğimizi hatırlatabiliriz bu minvalde.

9.

Kapitalizmi eleştirme gayesinde olup, oligarşik devletçi serbest piyasaya çarklarını aşamayan eleştirilerin bir diğeri sömürünün ve emperyalizmin kapitalizme içkin olmasıdır. Bu yazıyı buraya kadar okuyan herkes bilir ki, sömürüyü sosyalist ekonomide de, en liberal kapitalizmde de, en ilkel kapitalizmde de, elbette farklı dozlarda, rahatlıkla gerçekleştirebilirsiniz. Kapitalizmin matematiğiyle, oligarşik zorbalık arasındaki bağlantı sanıldığı kadar doğrudan değildir. Sanıyor musunuz Paris Komünü’nde, Kronstadt’ta ilahi adalet tecelli etti!

Kapitalist manada geliştiği öne sürülen ülkelere baktığımız vakit, emekçilerin haklarını ciddi mücadeleler sonucu elde ettiklerini görüyoruz. Diğer bir deyişle, kapitalizmde aslında emekçiler de ciddi bir güçtür ve hatta emekçilerin kooperatifleri kapitalist sistemin bir öğesi haline dahi gelmektedir. Solcu kapitalistlerin de emekçilere ve üreticilere kooperatifleşmelerini salık vermelerinin nedeni de budur. Çiftçinin tüzel bir kişiliğe kavuşması, anarşist ekonomi açısından anlamlı mıdır, bu önemli bir sorudur.

10.

Buraya kadar gelmişken sormamak elde değil. O halde anarşizm sadece bir siyaset felsefesi mi? Anarşizmin ekonomisi olabilir mi?

Anaşizmin, kimi diğer felsefe ve akımlarla desteklenmemiş yalın halinin iktidarsız kapitalizm ya da merkezi olmayan sosyalizm yaratabilme ihtimalleri bence eşdeğerdir. Anarko-kapitalistseniz, sözlüğün tam manasıyla bir serbest pazar oluşturabilirsiniz. Öte yandan, anarko-komünistseniz mülkiyet dürtüsünü zehirli bir virüs olarak görürsünüz. İşin ilginci bu iki akım da, temel anarşizmle uyuşmaktadır. Anarşizm, en yalın haliyle her iki ucu ve bunların arasındaki spektrumdaki birçok diğer iktisadi yapıyı gerekçelendirmekte kullanılabilir. Mesele, bu spektrumdaki iktisadi yapıları, güncele yeterli referans vererek tartışma basiretini gösterebilmektir.

11.

Bu minvalde anarşist iktisadın şu beş büyük soruya ivedi yanıt vermesinin acil olduğunu düşünüyorum.

i) Üretimi ve paylaşımı iteleyecek güç anarşist iktisatta nedir? (Sabahtan akşama kadar şiir okumak ve müzik dinlemek istiyorsam ne olacak?)

ii) Mal ve emek ve zaman paylaşımını yaparken kullanılacak matematiksel formül nedir? (Aynı köşe başındaki dükkanda güveç ve tavla pulu yapıp satmak isteyen, politik olarak bizle hemfikir olmayan ‘girişimcinin’ sorunu nasıl çözülecektir?)

iii) ‘Lüks sorunu’ anarşist ekonomide nasıl çözülecektir? (Acaba, safranlı pilavın değerli olmasının nedeni nedir? Acaba, hepimizin, örneğin, bir kuş sütü eksik sofralarda kahvaltı etmesini engelleyen nedir?)

iv) Anarşist özgürlüğün israfa yol açmayacağından nasıl emin olabiliriz? (Birçok insanın tasavvur ettiği anarşist ekonomi tahayyülünün arkasında, boş vermiş ve tasasız bir bezginlik olduğunu gözlemliyorum. Bu tutumun da, önemli bir mesele olan ‘verim’ meselesini boşlaması, ekolojik açıdan önemli bir risktir.)

v) Dijital çağda, telif hakkı olarak ifade edilen, sanatçının ürettiği üzerindeki hakkı nasıl tanımlanmalıdır? (Bu sorunun cevabı, Picasso tablolarının değerini belirlemekten tutun da, Norveçli black metal gruplarının konser biletlerinin değerini belirlemeye kadar birçok meselede önemlidir.)

12.

Kuşkusuz, hepimizin aklına bu sorunların çözümü için gerek hayali gerek gerçekçi bir çok çözüm gelmiştir. Ama tüm bunları anlatmadan önce şu soruya yanıt verin: Peki neden hala kaybediyoruz?

Bu site, Can Başkent'in 1999 yılından beri yazdığı politik, felsefi ve akademik çalışmaların (neredeyse) eksiksiz bir derlemesidir. Bu yazılar veganizmden, beden politikalarına, dijital kültürden ahlak kuramına dek birçok konuyu kapsamaktadır.

Can Başkent'e e-posta ve twitter ile ulaşabilirsiniz.

This website collects all written output of Can Başkent since 1999. It includes his political and academical articles as well as his opinion pieces on a broad variety of issues ranging from veganism to digital culture.

You can reach Can by e-mail and twitter.