tumblr counter
Hayvana Şiddet İnsana Şiddettir | <a href="http://canbaskent.net">Can Başkent</a>

Can Başkent

logic and the rest...

HAYVANA ŞİDDET İNSANA ŞİDDETTİR

CAN BAŞKENT

21. yüzyılın önemli ahlak felsefesi genellemelerinden birini Princeton felsefecisi Peter Singer, nerve.com'a yazdığı "Heavy Petting" makalesinde ortaya koymuştur (www.nerve.com/Opinions/Singer/heavyPetting/main.asp). Singer, yazısına cinselliğe dair önemli bir genellemeyle başlamakta:

"Çocuk oluşumuna yol açmayan her tür cinsellik, çok da uzak olmayan bir geçmişe dek, en iyi ihtimalle ahlaksız bir şehvet, en kötü ihtimalleyse de bir sapıklık olarak görülüyordu. Birer birer bu tabular düştü. Seksi üremeden ayırmak için doğum kontrol hapı kullanmanın yanlış olduğu fikri şimdilerde ziyadesiyle tuhaftır. (...) Fakat, her tabu da çökmüş değildir. Partilerde köpekleriyle seks yapmanın ne kadar iyi olduğunundan söz eden birini duyudunuz mu? Muhtemelen hayır. Hayvanlarla seks hala bir tabudur." [çeviri benim - CB]

Singer makalenin devamında, kendi bakış açısıyla konuyu derinleştirmekte ve elbette (hayvanlar bağlamında) tecavüz ile seksi ayırdetmektedir. Yazarın makalesinde, yaygın olarak izlenen belgesel kanallarında bile sıklıkla değinilen primat araştırmalarıyla ilgili verdiği örnek ilginçtir. Singer, yazısında "kızışmış" bir erkek gorilin primat bilimci bir kadına seks amaçlı yaklaşmasını, primat bilimcinin bu olay karşısındaki sakinliğini şaşkınlıkla anlatır. Bu anısıyla ilgili çıkardığı aşikar sonucu da tezlerini geliştirmede, zira felsefe bir yandan da deneyime atıfta bulunmalıdır, kullanır. Singer, burada sadece küçük bir bölümüne yer verdiğim makalesinde, cinselliğin tüm formlarıyla ilgili tabuların hemen hepsinin (en azından kendisinin aşina olduğu batı toplumlarında) ortadan kalktığından söz etmekte. Diğer bir deyişle, cinselliğin bir bütün olarak tabu dışı bırakılmasından söz edebiliriz. Bu satırların yazarı, öte yandan bu özgürleşmeyi bir bütünleşme olarak görmektedir. Cinsellik, bin türlü formuyla birlikte, bir bütündür ve tabuya "gelmez".

Peki şiddete de benzer argümanlarla yaklaşabilir miyiz? Şiddet türlü formlarıyla birlikte, bir bütün müdür? Diğer bir deyişle, insana da hayvana da uygulanan şiddet aynı mıdır? Başlık yanıtımızı açık ediyor, fakat yine de bu, tezimizi desteklemek için argümanlar sunmamızı engellemeyecek. Evet, hayvana şiddet, insana şiddettir. Peki neden?

Önce kolaydan başlayalım. Hayvana uygulanan şiddet türlerinden akla ilk geleni, insanları, hayvanları yemeye ikna etmeye çalışmaktır. Malum, bunun türlü yolları var. Sosyal onay, gelenek, irrasyonalite sözü edilen iknanın motivasyonları arasında sayılabilir. Fakat, devletçi ajitasyon bizim bu yazı için ilk ilgimizi çeken saha oldu. Pozitivist, nükleerci, GDO'cu ve devletçi TÜBİTAK'ın dergisi "Bilim ve Teknik", okur sorularını cevapladığı köşesinde, vejetaryenliğin daha sağlıklı olup olmadığını trajik bir şekilde açıklamaya çalışmakta:

"Bilimadamları arasında da bu konuda epeyi bir tartışma söz konusu. Aslına bakılırsa konu, et yenilip yenilmemesinin diyetimizi daha sağlıklı hale getirip getirmediği değil, neyi nasıl yediğimizdir. Önemli olan taze ve olabildiğince kimyasallarla doldurulmamış gıdalar tüketmektir. Dolayısıyla paketlenmiş gıdalardan mümkün olduğunca uzak durmakta fayda var.

Etyemez ya da etyer, hangisi olursa olsun, diyetin içinde bulunan gıda değerleri önemlidir. Beslenme, yeterli miktarda vitamin ve minerali, doğru oranda protein katışımını, karmaşık karbonhidratları, ve temel yağ asitlerini içeriyorsa sağlıklıdır. Bu kıstasları karşılayan ve etyemez olmayan sağlıklı diyetlerden ve bunun tam tersinden de söz etmek pekala mümkündür. Çok fazla yağ tüketerek, yeterli lif alamayarak, ve gerekli mineralleri toplayamadan çok fazla kalori alma olasılığı her zaman yüksektir.

Ancak, vücudumuz için gerekli olan 20 amino asitten 8 tanesinin sadece hayvansal besinlerde bulunduğunu da hatırlatalım.." (www.biltek.tubitak.gov.tr/merak_ettikleriniz/index.php?kategori_id=5&soru_id=468)

Malumunuz, bu yanıtın, bilgisizliğe ya da ihmale dayandırılabilir tarafı yok. Açık bir ajitasyon, hadi adını koyalım, bir bilgi şiddetidir yukarıdaki alıntı. Bu propagandanın, küresel anlamda, neden devletler tarafından yapıldığını anlamak zor değil. Hayvancılık "endüstrisinin" ABD ekonomisindeki rolü ve Bush'a olan açık desteği bilinmekte. Zira ABD'de hayvancılığa kovboy Bush ve seleflerinin sunduğu devlet desteği olmasa, 1$'a satılan hamburgerin 35$'a satılmak zorunda kalacağını belirtmek, eminim ki vurgulamam gereken noktanın altının kalın kalın çizmekte. Türkiye'de de, hayvancılık kredilerine af getirmek suretiyle hayvan besiciliğinin zorla sürdürülmeye çalışılması, toprak, emek ve zaman kaybının yanında, ciddi bir ekolojik kayıptır. Sıradan rakamlara bakmak sunduğumuz iddiayı desteklemektedir: Bu yazıda, otobur diyetlerin savunusunu yapmayacağız, zira aşikara işaret etmek niyetinde değiliz. Ama gene de okuru ikna etmek için teknik bir tıbbi kaynak vermeden de geçmeyelim: Position of The American Dietetic Association: Vegetarian Diets; Virginia K. Messina ve Kenneth I. Burke; Journal of the American Dietetic Association; Vol. 97, No. 11, Kasım 1997, s. 1317-1321.

Yukarıda sadece bir örneğini sunduğumuz "tavsiyelerin", bir şiddet türü olduğunu öne sürmekte beis görmüyorum. Değindiğimiz bilgi şiddetinin "içi seni, dışı beni yakar" türden olduğu aklıma gelir hep: maktül hayvanlarken, bizler ise katilleriz. Dolayısıyla, bilgi şiddetiyle, insanları ve hayvanları öldürten zihniyet, farkında mısınız bilmem, katiller yaratarak insan kültürünü de zehirlemekte bir yandan. Hayvanlara uygulanan bilgi şiddetinin, kandırılmak vesilesiyle biz insanlar üzerinden işlendiğini görmek, bu şiddeti yüreklerimizde hissetmek, sözünü ettiğimiz şiddetin insanlar üzerindeki yansımalarından biridir sadece. Yoksa bir insan nasıl katil, nasıl kasap olur kandırılmadıktan sonra?

Yazının alt okumasında aslında kendini açık etse de vurgulamakta beis görmüyoruz: yukarıda değindiğimiz bilgi şiddetinin çeşitli felsefeler bağlamında ürkütücü kontrendikasyonları mevcut. Bir modernizm felsefesi olan vegan/vejetaryen düşünüş, her özgürlükçü felsefe gibi, varoluşçu olmak zorundadır. Diğer bir deyişle, "varoluşun özden önce geldiğinin" altı çizilmelidir. "Özümde et yemek var, şiddet var" gibi özcü argümanların herhangi br özgürlükçü düşüncede barınamayacağı açıktır. Dolayısıyla, bireyin inşa edeceği varoluş, özün farkında olup öze bağlı olmayan bir yapı olacaktır. Peki yanlış bilgilendirme, bu zeminde nasıl bir şiddet yaratabilir? Sartre'ı takip edelim haydi, insanın mecbur olduğu özgürlüğün gerçekleşmesi ve bireyin öznel değerlerinin inşası için öznenin, yani bireyin, yanıltılmaması şarttır. İddiamız oldukça sıradan, ama bir o kadar da önemli. Tüm diğer politik kulvarlarda olduğu gibi, beslenme politikalarında da, bireysel değerlerin rahatlıkla inşası ve toplumsal özgürleşmenin kolaylaşması için, en azından kandırılmamak gerekmektedir. "Kandırılmak" olarak adlandırdığım devletçi (ya da kapitalist) ajitasyonun üstünü örtmeye çalıştığı mezbaha kıyımlarının cetvele vurulur yani yok. Öte yandan elbette farkındayız ki, sadece kusurlu bilgiler değildir insan olan ve olmayan hayvanların toplu katline yol açan. Fakat, bir yerden başlamalıyız.

Özgürlükçü düşünceden söz açmışken çeşitli kereler başka kimi yerlerde değinmiş olduğumuz özgürleşme (free from) nosyonunun otobur fikriyattaki yansımalarına bakalım kısaca. Yalın olarak "özgürlük" kavramı sınırları oldukça bulanık bir alan işgal etmektedir insan düşüncesinde. Dolayısıyla, bizim bu yazı bağlamındaki hareket noktamız "özgür olmaktan" (be free) ziyade, "özgürleşmiş olmak" (free from) olacaktır. Kadın hareketlerinin en büyük etkisine ulaştığı '60'lı yıllar, anımsanacaktır, kadınları bir çok "şey"den özgürleştirmişti: evlilikten sutyene, çocuk bakım angaryasından sosyal bir çok baskı mekanizmasına dek onlarca element sıralanabilir. Dolayısıyla, tarihsel olarak da, mantıksal olarak da, yeni sosyal hareketler zemininde gerçekleşen ilk kalkışmaların öncelikle "özgürleşme" nosyonuyla harekete geçtiklerini görmek zor değil. Kadınlar sutyenlerinden özgürleştiklerinde, aslında memeye dayatılan anaç/seksi ikileminin yarattığı baskıcı ve maço egemenlikten özgürleştiklerini haykırmaktaydılar. Keza, bir eşya olarak sutyenin tarihi göz önüne alındığında, inşa edilen tarihin kadınların tarihinden ziyade erkeklerin tarihiyle daha çok ilişkili olduğu görülmektedir. Sonuç olarak, kadınlar özgürleşirken, aslında (kendilerine göre) kimi yanlış "şeylere" sırtlarını dönmekteydiler. Fakat, kimi bağnaz eleştirmenler bu süreci, mahrumiyetçilik olarak görmektedir. Kadınların sutyenden mahrum kaldıklarını, çocuk bakımını partnerleriyle paylaştıklarında da çocuklarından mahrum kaldıklarını ileri sürecek kadar komikleştiği için bu eleştirileri çok ciddiye almayacağız. Fakat, gelin görün ki, benzer eleştiriler, otobur düşünceye de pervasızca yöneltilmektedir. "Hayatımdan bir lezzeti çıkarmak istemiyorum" dediklerinde insanlar aslında kendilerin "lezzetli" ve "sağlıklı" olarak öğretilen bilginin epistemolojisini sorgulamamaktadır. Oysa ki, bu epistemolojinin sorgulanma zorunluluğu yukarıda verdiğimiz naif örnek ışığında acillik kazanmaktadır. Haliyle ön kabullerini egemenlerin tayin ettiği bir düşünce sisteminin tutarlı ve sağlıklı sonuçlar oluşturması beklenemez. Dolayısıyla, "et yemeği" gibi oksimoronlara sahip düşünce alışkanlıkları da dil ile kendini yenilemekte ve yenilemektedir: fakat et, yemek değildir.

Hayvanlara uygulanan şiddet türlerinin bu yazıda sunacağımız son şekli ayrımcılıktır. Yazının başlarında çıtlatmıştık gerçi, ayrımcılıkla ifade etmek istediğimiz, insanların kimi hayvanlara, sevimli, faydalı, zararsız v.s. oldukları için diğer hayvanlardan daha iyi (!) davranması. Bizim bu satırlarda ayrımcılık olarak adlandırdığımız bu "kabahat", kimi metinlerde "türcülük" (speciesism) olarak da geçmekte. İlk paragraflarda alıntıladığımız Singer'ın sıklıkla kullandığı bir terim olan türcülük, sırf farklı türden oldukları için diğer canlılara acı çektirmemizi, onları sömürmemizi, diğer bir ifadeyle onlara karşı ayrımcılık uygulamamızı ifade etmekte. Seksizm, heteroseksizm v.b. ile aynı kategoride incelenmesi gereken türcülüğün, bizim bu yazıda değerlendireceğimiz dalı, hayvanlara da, kendi aralarında ayrımcılık yapıyor olmamız. Tamam, madem toplumsal kabüller köpekleri mezbahalarda doğrayıp, köftelerini yapmamıza izin vermiyor, onun yerine kimi yerde bize bekçilik, kimi yerde ev arkadaşlığı, kimi yerde de insandan da dost bir hayat arkadaşı olmalarına izin veriyor, neden hala o kadar sokak köpeği var etrafta, anlamak zor.

Hayvan ayrımcılığına karşı argümanlarımız kolaylıkla eleştirilebilir. Antropolojik olarak tüm kültürlerini hayvanlar üzerine inşa eden Eskimo'lar ile çöl gibi diğer zor iklim şartlarında yaşayan insan toplulukları ilk akla gelen örnekler. Fakat bu eleştirileri de, otobur felsefeye moral pencereden yaklaştığımızda bertaraf etmek mümkün. Yukarıda, bu yazının satır aralarından sızan varoluşçuluğa değindik. Şimdi de sıra, yüzyıllardır politik felsefede hak ettiği değeri göremeyen, Edinburgh'un gururu David Hume'da. Hume'un benim şu andaki yaşımdayken yazdığı başyapıtı "İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme", bir çok derin felsefe konusuyla beraber, moral felsefenin ince bir ayrımına dikkat çeker. Hume'un ifadesinin güzelliği nedeniyle orijinal alıntı yapma zorunluluğumu hoş görün:

"In every system of morality, which I have hitherto met with, I have always remark'd, that the author proceeds for some time in the ordinary ways of reasoning, and establishes the being of a God, or makes observations concerning human affairs; when all of a sudden I am surpriz'd to find, that instead of the usual copulations of propositions, is, and is not, I meet with no proposition that is not connected with an ought, or an ought not. This change is imperceptible; but is however, of the last consequence. For as this ought, or ought not, expresses some new relation or affirmation, 'tis necessary that it shou'd be observ'd and explain'd; and at the same time that a reason should be given; for what seems altogether inconceivable, how this new relation can be a deduction from others, which are entirely different from it."

(Şimdiye dek karşılaştığım her ahlak sisteminde, her zaman şu dikkatimi çekmiştir: yazar bir süre sıradan uslamlama yöntemleriyle ilerleyip, Tanrı'nın varlığını gösterdiğinde ya da insan ilişkileriyle ilgili bir gözlem yaptığında, birden önermelerin olağan şekilde "-dir" ya da "değildir" ile bağlanacakları yerde, "-melidir" ya da "-memelidir" ile bağlanmamış olmayan önermelerle karşılaşmadığımı fark edip, şaşırıyorum. Bu değişiklik fark edilebilir değildir, fakat yine de en nihai çıkarımlardandır. "-melidir" veya "-memelidir" yeni bir tür ilişki ya da doğrulama ifade ettiği için, (gerekli) gözlemler ve açıklamalar yapılmalı ve aynı zamanda bir neden ortaya konmalıdır. Zira, bu ilişkinin kendisinden tamamıyla farklı olan diğer önermelerden nasıl çıkarsandığı bütün olarak anlaşılamaz görünmektedir.) [çeviri benim - CB]

Eskimolar'ın ve belki de Berberiler'in, hayvan yemekten başka bir şansı yok maalesef. Ama gene de, bu bizim ahlak felsefemizi belirlemiyor. Zira var olandan, olması gerekeni çıkarmıyoruz. Hume'un kitabının son sözleriyle bu tartışmayı keskince noktalayalım: "Commit it then to flames: for it can contain nothing but sophistry and illusion".. (Ateşe atın bunları, zira safsata ve yanılsamadan başka bir şey içermemektedir.) [çeviri benim - CB]

Yukarıda sunduğumuz iki basit örnek, bilgi şiddeti ve hayvanlar arası ayrımcılık, bize aslında gerektiğinden fazla ipucu veriyor şiddete dair. Toplum olarak şiddeti nasıl öğrendiğimizi (sokak kedilerinin gözünü oyup kuyruklarını keserek, ama öte yandan, komşumuzun kedisine ellerimizle süt vererek), nasıl sürdürdüğümüzü (eşeği döverek ve düzerek) ve nasıl gelecek kuşaklara aktardığımızı (hayvan benzetmeleriyle nakşedilmiş nadide küfürlerle), bu ve benzeri örneklerden çıkarabiliyoruz.

Şiddet kültürlerininde, hayvanların "deneme tahtası" ya da bir "idman sahası" olarak kullanıldığını iddia etmek, sanıldığının aksine, haddini aşan bir iddia asla değildir. Modernizm öncesi tarih külliyatı bunun örnekleriyle dolup taşmakta. 21. yüzyılda da, benzer şekilde, bu tarihin benzer yollarda ilerlediğini gözlemlemek mümkün. Dinlerin onlarca yolla kimini lanetlediği, kimini de insanların hizmetine sunduğu hayvanların (ve genel anlamda tüm ekolojik yapıların aslında), bizim egemenliğimizde olmadığını kavramamız için, felsefi olarak John Stuart Mill'i ("On Liberty" ile "The Subjection of Women"), politik ve toplumsal olarak ise '68'i beklememiz gerekiyordu. '68, kadınların erkeklere; ineklerin ve ırmakların da insanlara ait olmadığının kavranması anlamında bir dönüm noktasıydı.

Yazımızın ikinci bölümüne geçmeden önce, sunduğumuz argümanları toparlayalım. Toplumun derinine işleyen ya da işletilmek istenen şiddetin öncüllerini yaşamın bir çok alanında zaten görüyoruz. Aile içi şiddetten tutun okuldaki şiddete dek onlarca örnek sıralanabilir. Fakat, öyle ya da böyle, hayvanlara yönelik şiddet hala, yukarıda sıralanan şiddet türleri arasında sayılmamakta. Her ne kadar, bunun tersini gösteren araştırma sayısı oldukça fazla olsa da, şiddetin bekaasını sağlamak için, hayvanlara uygulanan şiddet hala bilinçli olarak göz ardı edilmekte. Dolayısıyla, şiddete karşı mücadele etmek istiyorsak, ilk yapmamız gereken, şiddetin türleri arasında ayrım gözetmemek olacaktır. Dahası sözü edilen türleri, doğaya yapılan şiddete ve hayvanlara yapılan şiddete değin genişletmek ahlaki, moral ve ekolojist bir zorunluluktur.

Sözünü ettiğimiz ahlaki ve politik mücadele zorunluluğu aslında, şiddete karşı "sathı müdafaa" gerekliliğinin aleni bir manifestosudur. Elbette farkındayız, kapitalizm ve ahlakı, cinsiyetçilik ve vahşeti, savaşlar ve yıkımları yok olmadan, hayvanlar sadece onları yememekle özgürleşemez. Öte yandan, es geçilmemesi gereken önemli nirengi noktalarından biriyse, şiddet ve tahakküm araçlarının birbiriyle gayet organik bir ilişkili bir şekilde misyonlarını yerine getirdiğidir. Carol J. Adams, ses getiren kitabı "Pornography of Meat" (Etin Pornografisi)'te, örneğin, cinsiyetçilik ile etoburluğun nasıl ortak yöntemlerle işlediğini gündelik yaşam örnekleriyle ifşa etmektedir. Pornografik dergilerin "biftek yemekle", "düzüşmek" arasında nasıl bir organik bağ kurduğunu görmek ve dikkate değer diğer örnekleri çoğaltmak, Adams'ın kitabıyla birlikte mümkün.

Peki, politik doğruluğun son yılların toplumsal hareketlerinin en ayırdedici yönlerinden biri olduğunu göz önüne alırsak acaba, toplumsal şiddeti minimize etme kaygısı güden politik gruplar arasında acaba, belki bilinçsizce, belki de ihmalkarlıktan, hayvanlara yönelik şiddet emareleri var mıdır? Haydi şu şekilde ifade edelim, farkında olmadan, iyi niyetle de olsa, hayvana yönelik şiddete ne kadar katkıda bulunuyoruz? Ekolojizm (ve/veya özgürlükçülük) diskurlarıyla kendilerini betimleyen politik grupların ve aktivistlerin de en sık karşılaşabileceği hayvanlara yönelik olası şiddet formlarını sunacağız şimdi. Amacımız, aslında hayvanlar üzerinden, hem insanlara hem de hayvanlara, her ne kadar denk olmasa da, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde belki de, şiddet uyguladığımızı göstermek. Elbette, başka bir dünya için çabalayan toplumsal hareketlerden bu illetlerin temizlenmesini sağlamak başlıca motivasyonumuzdur.

Hayvanlara yönelik şiddetin en yaygın ve en kolay adapte olunan şekli, onları yemektir. Hayvanlar, yenmezden önce öldürülmektedirler. Tolstoy'un meşhur hikayesinde de aftedildiği gibi, bu cinayet neredeyse hiç bir zaman, yiyicinin kendisi tarafından işlenmez. Bu nedenle hayvan yemenin yarattığı sosyal vahşet kurumlarından biri kasaplıktır (cellatlık mı demeliyim yoksa?). Bir hayvan yendiğinde, sadece dünya yüzeyinden bir hayvan bireyi eksilmekle kalmaz, insan nüfusundan da bir birey vicdanını bırakıp kasap/cellat sınıfına geçer. Açık olayım ve bir kişisel itirafta bulunayım: ölen hayvanlara üzülmekten sıkıldım artık, son yıllarda, kasap olmak zorunda olanlara üzülüyorum. Benzer şekilde, süslü deri montlar için, o derileri yüzen insanların yaratılmasına, dahası bir çok işçinin de endüstriyel kirliliğin en aşırı formu olan tabakhane işçiliğine, sırf kimilerinin moda merakı nedeniyle mahkum edilmesine üzülüyorum. Sadece moda için, bir insanı, nasıl bir hayvanın derisini yüzebilir hale getiriyoruz, anlayamıyorum. Deri ceket giyen ve köfte yiyen tabakhane işçileri mi dediniz?

Sosyoloji, öte yandan, bize bu minvalde çeşitli açılımlar sunmakta. Fakat, biz gene felsefenin bize sağladığı uslamlama kıvraklığını kullanarak, var olanla kendimizi sınırlamayalım. Malum, kişilerin hayvanlara eziyet etmek zorunda kalmasının çeşitli açıklamaları ve gerekçeleri olabilir: yoksulluk, gelenek ve sadizm ilk aklımıza gelenler. Fakat, yazının başında sunduğumuz, Singer'ın politik ayrımcılık tanımının genişletilmesinin devinimine değindiği alıntıda olduğu gibi, geleneksel hayvan eziyetçiliği ve sadizm, tartışmasız olarak ayıplanacak kategoriler sınıfına girebilmiştir. Yazının doğrultusunu saptırmamak için, kısa da olsa yoksulluk argümanına değinme zorunluluğunun kaçınılmaz olduğunu hissediyoruz. Yoksulluğun nedeni, evrensel bir ilke olarak, iktisadi sistemler ve toplumsal ahlaktır. Kapitalist, postkapitalist, liberal, sosyalist ve merkantalist sistemlerde dahi her türlü iktisadi gelir ve ahlaki düzey kombinasyonunu görmek mümkün olmuştur. Haliyle, otobur düşünüş politakasının kendini yansıttığı ilk düzlemlerden biri ötelediği iktisadi uyanıştır. Yukarıda işaret ettik, inanılmaz pahalı bir "sanayi" olan hayvan yetiştiriciliğinin iktisadi bir dış destek olmaksızın ayakta durması mümkün değildir. Diğer bir deyişle, vergilerle beslenmedikçe, kuzuların kaburgalarını yemek çok pahalıya patlamaktadır. Dolayısıyla, toplumsal bütçenin silahlar gibi, hayvan eziyetine ve hayvanların öldürülmesine harcanmasını engellemeye çalışmak, otobur düşünüşün ilk iktisadi önermelerindendir. İlk sonucumuz belirginleşti: "yoksullar zaten et yiyemez".. Zira hatırlayalım, insanları yoksullaştıran sistemin bir ürünüdür hayvan eti yemek. Şimdi senaryomuzu biraz daha gerçekçileştirelim. Yoksul bir insanın, bir aş evinde kendisine verilen "etli yemeği" (etin bir yiyecek olmadığını bile bile oksimoron yaptığımı vurgulamak zorundayım) yiyip yememesi gerektiği konusu, keskin bir şekilde, siyah ve beyaz bir netlikte çözülmesi gereken bir sorundur. Ucu kürtaja, ötenaziye ve hatta ölüm cezasına varabilecek bu tartışmayla ilgili herhangi bir argüman sunmayacağım. Fakat, tanıtacağım iki pratik örnek bu sorunun aslında otobur düşünce çerçevesinde nicedir çözüldüğünü hatırlatacaktır. İlk örneğimiz, oldukça uzun zaman önce ABD'de başlayan ve ivedilikle Avrupa'ya ve en nihayetinde 2-3 sene kadar önce Türkiye'ye de ulaşan Bomba Değil Yiyecek! (Food, not Bombs!) kolektifleri. Pazardan kalan artık ama yenebilecek sebzelerle yapılan vegan yemeklerin, gerek politik eylemlerde, gerek apolitik günlerde yoksul mahallelerde gönüllü olarak dağıtılması, toplumsal moral duygusu ve dayanışmanın, otobur düşünce kulvarındaki en belirgin yansımasıdır. İkinci örneğimiz ise, "freegan" (free vegan, yani bedava vegan) hareketi. Adından menkul, freegan'lar gene benzer şekilde, artık ama yenebilecek sebze ve meyvelere dayalı bir şekilde mönülerini oluşturarak sıfıra yakın bir gıda masrafıyla yaşamaktadır. Keza, Avrupa'da kar amacı gütmeyen toplumsal mutfaklar da inanılmaz ucuz bir fiyata vegan/vejetaryen yemek sunmaktadırlar. Örnekler çoğaltılabilir, nihayetinde, otobur düşüncenin diskuru açık: "eğer biz meydanı boş bırakırsak, insanlara hayvan eti verecekler!".

Hayvanları farkında olmadan suistimal etmenin diğer yaygın yolu, modern tıptan medet ummaktır. Her ilacın piyasaya çıkmadan önce hayvanlarda denenme şartı olduğunu düşünürsek, ilaç türlerini ve ilaç araştırmalarını sınırlamak gerektiğini, dahası, tedavi tıbbı kadar koruyucu tıbba da ağırlık verilmesi gerektiğini iddia etmek, otobur ekolojist fikriyatın tıp düzlemindeki temel taleplerindendir. Zira, doğa, tüm bu vahşi tıp araştırmalarını sürdürülebilir şekilde devam ettiremez. Ama ben gene burada, yutulan gereksiz haplar ve kullanılan şampuanlar yüzünden işkence çeken hayvanlardan ziyade, insanların neden kendi öz bedenlerine karşı hala nasıl bu kadar sorumsuz davrandığını anlamaya çalışacağım. Bunun altında, tıbbın verdiği yalan bir umudun ve yine tıbba duyulan sahte bir inancın olduğunu görmek zor değil. Zira, örneğin kolestrol tüketiminde kaygısız davranan ve bedenini hoyratça tüketen insanın güvendiği bir sığınak vardır: Tıp. İleri gidip, tıbbın insanların kendi bedenleri üzerindeki sorumluluğunu ve özenini azalttığını söylemek zor değil. Dolayısıyla, hayvanlara işkence yaparak üretilmiş ve piyasaya sürülmüş ilacı kullanarak, aslında kendi bedenimizi de değersizleştiriyoruz.

Otoburluğun bir beden politikası da olması, şiddete direnişte feminist yaklaşımlardan beslenmesine imkan tanımakta. Zira erkekler, hem hayvanları hem de kadınları ezmektedirler. Her ne kadar kadınların buna karşı çıkabilmek için imkan ve şansları olduysa da, hayvanlar hala aynı sömürünün altında biçare şekilde ezilmektedir. Bu konuya giriş olabilecek bir makale, bu satırların yazarı tarafından İzinsiz Gösteri'nin (izinsizgosteri.net) mart 2007 sayısında "Pirzolalı Fondöten" başlığıyla yayımlandı (canbaskent.net 'ten sözü edilen yazıya ulaşılabilir). İlgili okuru, sözünü ettiğimiz makaleye yönlendirmek işimizi kolaylaştıracak burada. Tıbbi ve sosyolojik bağlamda, regl'in ve gebeliğin toplumsal normalizasyon sürecindeki değişimini aklımızda tutarak ve Singer'den yaptığımız alıntıyı tekrar okuyarak; alternatif tıbba, ayurvedaya veyahut korunmacı tıbba ve hatta plaseboya yaklaştığımızda, çözüm yönünde önemli bir atmış olacağız.

Vereceğimiz son örnek, hayvanların insanlar için romantikleştirmesidir. Beni kişisel olarak çileden çıkardığı için değil, yaygın bir maraz olduğu için değinmek istiyorum fayton "romantizmine", evde beslenen "sevimli" balıklara. Nitekim, hayvanları tutsak etmenin, onları zevk için sömürmenin mazareti asla olamaz. Benzer bir şekilde, çözülmesi gereken asıl sorun, bir insanın nasıl tüylerinin rengi ya da suratının şekli nedeniyle bir canlıyı evde hapsetme hakkını kendinde gördüğüdür.

Romantizm denince akla ilk olarak sanat geliyor. Hatırlayalım, Rönesans'a dek, yani insanların en nihayet doğaya da bakmaya başlamasına dek, batıda içinde insan figürü olmayan tablo ve heykel yoktu. Rönesans'ın bir çok günahından biri sanatı da insan merkezci yapması ve doğayı romantikleştirmesidir. Anakronizmden sakınmalıyım farkındayım, fakat gene de Viktoryen dönemde, Charles Dickens'ın Oliver Twist'inde de görülebileceği gibi, kemikleşen romantizmin, elbette insan ve insan olmayan hayvanlar arasındaki ilişkide de tuhaf yansımalar yarattığına ve sonrasında da üstünde güneş batmayan impratorluğun, bu ve benzeri yaşam tarzlarını, bilinçli bir şekilde veya değil, önce Anglosakson ülkelere, sonra da, dünya savaşları sonrası neredeyse tüm dünyaya yaydığına kısaca atıfta bulunmak bir zorunluluktur. Modernizmin '60'larda patlayan "kadın" inşası, tüm bu devasa geri plana derin atıflarda bulunmaktadır. Benzer şekilde, romantizmin ev hayvanlarına da kaydırılmasını eleştireceksek, benzer bir yöntem izlemeliyiz.

Önceden değindik, rönesans sonrasında yeniden belirginleşen insan merkezcilik kadınları ve hayvanları, benzer şekilde nesneleştirirken, kendini yeniden inşa edip, insan merkezcilikten erkek merkezciliğe dönüşmüştür. Sömürü zemininde, kadın ve hayvan sömürüsünün ortak noktalarına kimi defalarca işaret ettik. Fakat madalyonun arka yüzü de, (güzel ve çekici) kadınların ve (güçlü ve safkan) hayvanların benzer şekilde romantize edilmesini vurgulamakta. Narin ve alımlı kadınların takdir görmesi ile birlikte tüyleri taranmış, vurulan avı hemencecik bulan atak ve sadık av köpeklerinin benzer şekilde (ama elbette düşük bir seviyede) takdir görmesi, değindiğimiz romantizmin en kolay örnekleri. Kadınlar narin ve alımlı olmaktan vazgeçti artık ('68'i seviyorum!). Ama hayvanları hala, koltukları ve perdeleri tırmalamasın diye tırnaklarını çektirerek, gelene geçene saldırmasın diye boyunlarından zincirleyerek, egemenliğimizde tutuyoruz. Oysa ben sevdiğim kadını, aynı hislerle (tırnaklarını bile sökmeden üstelik!) eve kapatmak istediğimde suçlu oluyorum; halbuki tek yaptığım kedimle sevgilime adil davranmaktı!