tumblr counter

Kurban'ın Bayramı | Can Başkent

KURBAN'IN BAYRAMI

CAN BAŞKENT

0.

Meşhur hikayedir. Tolstoy, bir arkadaşını akşam yemeğine davet eder. Arkadaşı davet üzerine, yemekte tavuk istediğini belirtir. Akşam, konuk Tolstoy’un çiftliğine vardığında yemek masasındaki sandalyelerden birine bir tavuğun bağlı olduğunu görür ve sorar, bu nedir diye. Tolstoy da, ‘Yemekte tavuk yemek istemiştin, işte tavuk’ der.

Bu hikaye, mezbahaya tanık olanların hemen vejetaryen olacağını iddia eden tezin en bilinen anekdotlarındandır. Zira, bilinci olan bir canlıyı ellerimizle öldürmek bir vahşettir, bu vahşete tanık olanlar da et yemekten vazgeçeceklerdir, bu teze göre.

1.

Peki, neden bu tez Türkiye’de işe yaramıyor kurban bayramının keskin acımasızlığı düşünüldüğünde. Hepimizin çocukluğu, sokaklarda kesilen hayvanların izleyerek, üstümüze sıçrayan kanı koklayarak, sokaklardaki kan gölünün üstünden atlayarak, kafası kesildikten sonra kıpraşan hayvanların biyolojisini anlamaya çalışmakla geçti. Peki neden hala çoğumuz otobur değil? Üstüne üstlük, mezbahanın aksine, Kurban Bayramı’nın bir de akla zarar bir öyküsü var. Cebrail’in getirdiği koyunu kurban etmemizi tanrı istemiş, bunu peygamberlerden birinin adak olarak kendi oğlunu kurban etmesine yeğlemiş. Böyle saçma bir hurafeye dayanarak bu işi yapıyor olmamıza rağmen, neden hala çoğumuz otobur değil? Bu çoğunluğu otobur yapmak için neye ihtiyacımız var?

2.

Öncelikle şimdiye dek denenen ve kitlesel olarak pek işe yaramayan bir iki yönteme değineyim. Bu yöntemlerden birincisi, mezbahadaki vahşete tanıklık etmektir. Sokakların mezbaha olduğu memleketimde bu açık bir şekilde işe yaramıyor, geçelim.

İkincisi, meselenin sağlık boyutudur. Zira et yemek herkesin hem fikir olacağı bir şekilde sağlığa zararlıdır. Ancak, herkesin sağlığa zararlı olduğu konusunda daha da hem fikir olduğu bir mesele var, sigara içmek. Sigara tiryakiliğinin bile bu kadar yaygın olduğu bir toplumda, aman damarların tıkanır demek, bir çok insanın ciddiye almadığı bir argüman.

Üçüncüsü, ahlaki argümanlardır. Ancak, bu argümanların Türkiye toplumunda işe yaramayacağı hepimize malumdur sanırım. Açın anaakım gazetelerin üçüncü sayfalarını, ikna olmadıysanız.

Dördüncü işe yaramayan argüman ekolojik/iktisadi argümandır. Et yemenin ekosistem üzerindeki zararlarını, iktisadi manada çok pahalı olduğunu anlatmak, işe yarama umudu en az olan argümandır, özellikle bencilliğin kısa vadeli ganimetçilik olarak idrak edildiği bir toplumda.

İşin ilginci, bu dört ana argüman, otobur hareketin ekseri başvurduğu argümanlardır. Bireysel manada, elbette küçük bir azınlığı bu argümanlarla etkileyebilirsiniz. Ancak, kitlesel bir dönüşümü bu argümanlar sağlamıyor. İnanmıyorsanız, pencerenizden dışarı bir bakın.

Kitleyi suçlamaktansa, bu sefer, argümanları geliştirip ilerletmeyi, hatta muhatap olduğumuz topluma uyarlamayı denemenin zamanı gelmiştir.

3.

Asıl mesele bu vahşetin ve mantıksızlığın arkasındaki irade, yani devlet ve devlet benzeri otorite ve idare mekanizmalarıdır. Et tarımının ekolojik olarak sürdürülebilir olmamasından tutun da, et/süt çiftçilerine verilen teşvikler, kredi afları, vergi indirimleri gibi global ekonomik trendler, et sanayini ayakta tutmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla, kurban da et sanayi de küreseldir.

Nasıl, bireyleri silah almamaya, silah kullanmamaya ikna etmek savaşları ve orduları engellemiyorsa, tikel ve bireysel manada vejetaryenlerin sayısını ikiye katlamak da et sanayisini yok etmeyecektir. Bu çok açık.

Hemen her hippi hareket gibi, otobur hareket de ‘otkökü’ (grassroot) örgütlenmeyi yanlış anlamış ve odağını sadece ve sadece otobur insan sayısını, kafa sayısı olarak arttırmaya yöneltmiştir. Ancak, gıda politikaları, hükümet politikaları, lobi örgütleri gibi güç odaklarının, otobur politikaları ezip geçtiği, korkakça göz ardı edilmektedir. Ilımlı olalım hadi, otobur sayısını arttırmaya yönelik eylemlilikler, kitlesel ve küresel politikaları değiştirmeye yönelik politikalarla dengelenmelidir.

4.

Otobur hareketin demek ki kullanacağı en önemli argüman, kapitalizmin bizatihi tanımından gelen bir argüman olmalıdır. O da şudur: Et sanayisi bu işi, et yemenin faydalarına inandığı için değil, kar getirdiği için yapıyor. Dolayısıyla, liberal argümanları anımsayalım, nasıl Burger King vejetaryen hamburger satmaya başladıysa, Maret’i de et ürünü dışında bir şeyler satmaya, yavaş yavaş et sahasından çıkmaya ikna etmek mümkün. Bunun en önemli yolu da, gene kapitalist sistemde bu şirketlerin yararlandığı teşviklerin, kredilerin ve vergi indirimlerinin kaldırılmasıdır. Et, gerçek fiyatına satılınca, bir nevi yukarıdaki dördüncü argümanın bir yansıması olarak, et tüketimi azalacaktır. Bu işe yarayan ve kitlesel bir argümandır. Nasıl herkes havyar yemiyorsa, kitlesel olarak kuzu budu yemek için bir gerekçe yoktur ekonomik olarak. Zira, madem kapitalist bir yaşama mahkumuz, bunu tam kapitalistçe yapalım, devlet desteğinin, kamu fonlarının et ve yan sanayisine akıtılmasına engel olalım.

Aceleci bir yorum, bu yaklaşımın kapitalizmi olumladığı intibası yaratacaktır. Kibarca, kapitalizmi kendi kurallarıyla alt etmek olarak yorumlayacağımız bu stratejinin politik ve ahlaki meşruluğunu tartışma lüksümüzün, vaziyetin aciliyeti düşünüldüğünde, var olmadığını hissetmeye başlıyorum. Politik doğruluk çabamızın, verimli bir politik hareketin oluşmasını ve hedeflerine erişmesini engellemesine izin verme hakkımız artık yok.

5.

Dini manada ise, bilhassa kurban bayramı düşünüldüğünde, elbette bu argüman işe yaramayacak. Ne kadar pahalı olursa olsun, maddi yükünü bölüşerek de olsa, insanlar kurban kesmeye devam edecek. Öykünün mantıksızlığına inansalar da, sosyal kabulün ağırlığı artık eskisi gibi olmasa da, kurban kesmeye devam etmek isteyen hatırı sayılır bir çoğunluk var ve var olmaya devam edecek.

Benim görebildiğim kadarıyla, kuru kalabalıkların dini aktivitelere iştirakının iki temel nedeni var. Biri sosyal kabul görme ihtiyacı, ikincisi de Pascal’ın terazisi diyebileceğimiz meşhur argüman.

Dolayısıyla, başarı uman her hareketin bu iki noktaya dair söyleyebileceği bir şeyler olmalıdır. Kurban kesmenin sosyal kabulünün azaltılmasının en önemli yolu, kurbanın kesiminin kolaylaşmasını sağlayan faktörlerin, örneğin kamunun sokakta kurban kesilmesini hoş görmesi, ilgası için çalışmaktır. Bu yazıda, bu idari meseleye çok değinmek istemiyorum.

Asıl değinmek istediğim, Pascal’ın terazisinin kurban bayramında nasıl bu kadar verimli bir şekilde işlediği. Pascal’ın terazisi, imanlı olmayı ve imanlı olmamayı terazinin iki kefesine koyup tartmamızı salık veren argümanın adıdır. Bu argümana göre, önümüzde bir kaç ihtimal var. Eğer imanlı değilseniz eğer ve yanılırsanız (yani iman etmeniz gerektiği halde iman etmiyorsanız), cezanız büyük olacaktır, zira cehennem sizi beklemektedir. İmanlı değilseniz ve haklıysanız (yani tanrı yoksa), kazancınız minimaldir, bu dünyada dini aktivitelerden sakınmış olmanızın sefasını ve gururunu sürersiniz. Eğer imanlıysanız ve yanılırsanız (yani tanrı yoksa), kaybınız yine minimaldir. Tanrının varlığını kabul etmenin yükünü çekmişsinizdir ve ibadete zaman harcamışsınızdır. Eğer imanlıysanız ve haklıysanız, öte yandan, kazancınız maksimumdur zira cennette ebediyen sefa süreceksinizdir. Bu ihtimalleri karşılaştırdığımızda, en mantıklı seçim imanlı olmaktır, zira en az riski alıp, en büyük kazancı hedeflemişizdir - tanrı olsa da olmasa da. İmansızsanız, belki kazancınız o kadar büyük değildir, ancak kaybınız olma ihtimali büyüktür. Hele kaybederseniz, cezanız da büyüktür.

Kurban vahşetinin ardındaki en önemli argümanlardan biri, hatta belki en öne çıkanı, bence Pascal’ın terazisidir. Zira, kurban kesenin aslında reel bir kaybı yoktur. Allah yoksa, kurban vardır ve insanlar et yiyecektir. Allah varsa, eh kurban yine vardır ve insanlar hem et yiyecek, üstüne üstlük de sevap kazanacaktır, hatta sevabın ötesinde konu komşuya, fakire fukaraya et dağıtmış olmanın huzuru da bünyeye intikal edecektir. Kurban, kolay ve basit bir şey olduğu için riski azdır, mezbahanın toplumsal kabul gördüğü toplumlarda. Dolayısıyla, tanrı eğer, koyun değil de, Eski Yunan mitlerindeki gibi genç kız kurban etmeyi emretseydi, başarı şansı çok daha az olurdu (Hoş, bu topraklarda yılda 1200’ü aşkın kadının namus cinayetlerine kurban edildiği düşünüldüğünde, bu argüman pek de gerçekçi olmuyor, farkındayım).

Dolayısıyla tüm mesele, kurbanın değerinin az olmasından kaynaklanmaktadır. Riski düşük, bir ihtimal mükafatı büyük bir eylemdir kurban kesmek. Bu nedenle otobur hareket, bu noktayı hedef almadıkça başarıya ulaşamaz.

Demek ki yapılması gereken ya mükafatın büyük olduğu mitinin yıkılması ya da düşük riskin, yani düşük fiyatın arttırılmasıdır.

Birinci hedef, cennet/sevap mitinin yıkılmasıdır. Bunun bir kaç yolu var. İlki, ateist hareketin ilerlemesi için çabalamaktır. Zira, İslam’ın şartlarından biri olan kurbanın terk edilmesini talep etmek, ateist hareketin amaçlarıyla nispeten örtüşmektedir. Bunu korkakça bir şekilde ortaya koymanın doğal tedirginliğini atmak için, ateizmin cesaretlendirici tezlerinden faydalanmak elzemdir.

Kuşkusuz, sivri dilli politikalar, kitleyi hareketten soğutacaktır. Ancak, argümanların net ve tereddütsüz olması, bunların sert ve küstah bir dille ifade edilmesini gerektirmemektedir. Kısacası, tüm bu iddialar rahatlıkla kibarca dile getirilebilir. Bunun nasıl yapılacağını bilmiyorum, ama eminim bir bilen vardır.

İkinci nokta ise ciddi bir politik irade gerektirmektedir. Zira ikinci nokta, ‘halkımızın et yemesine’ karşı çıkan, Türk halkının köylü/çiftçi kimliğini reddeden, modernist bir argümandır. Et yetiştireceğine, soya yetiştir de tofu yapalım dediğiniz vakit bir reaksiyonla karşılaşacağınız çok açık.

Gerçekten bu kadar açık mı bu reaksiyon? Çay bitkisinin, muzun, kivinin, tütünün bu topraklara gelmesi acaba böyle bir reaksiyon yarattı mı? Şu anda mutfağınızda bulunan yiyeceklerin çoğunun (domates, patates vs) 16.-17. yüzyıldan önce Avrupa’da bulunmadığını dahi düşünürseniz, aslında çözümün o kadar da uzakta olmadığını görebiliriz. Kapitalistin silahını, kapitaliste karşı kullanacaksak, eh madem aynı kazancı daha az riskle elde edeceğim, neden soya yetiştirmeyeyim, neden besi hayvancılığının dertleriyle uğraşayım, diyecek çiftçilere ihtiyacımız var. Memleketimin çiftçilerini organik tarıma ikna etmeye çalışan örgütler, kuşkusuz bu projede de yer almalıdır. ‘İnek yetiştireceğine, organik çilek yetiştir, derdin az olsun, paran çok’ tezini duyulur kılmalıyız. Zira, öyle ya da böyle organik tarıma geçebilecek çiftçiler yaratan ekonomik yapı, benzer bir zihniyetle, kar getiren bitkileri yetiştirmeye yönlendirilebilir.

Dahası, bu proje, farklı bir niyetle zaten yapılmakta. Soya tarımının şaşırtıcı bir şekilde yaygınlaşması, hatta hatta, ekolojik felakete neden olacak kadar saldırganlaşması, madalyonun arka yüzüdür. Bu soyanın çoğunun, fast food zincirlerinde et dolgusu olarak kullanıldığı, kalanının da besi hayvanlarına yem olarak verildiği düşünüldüğünde, bu soya tarımının aslında ‘tarım’ olmadığı anlaşılır.

Elbette, bitki yetiştirelim derken, endüstriyel tarımın yarattığı ekolojik felakete çanak tutalım demiyorum. Bu noktanın altını belirgin bir şekilde çizmekte fayda var.

6.

Türkiye’nin ilk vejetaryen yemek kitabı mercimekçi teyze Ayşe Baysal’ın akademisyen öğrencileriyle yazdığı kitaptır. Mercimekçi Teyze’den hepimizin öğrendiği etin pahalı olduğu ve et yerine, mercimek ya da diğer bakliyatları yemenin denk olduğuydu. Hepimizin hafızasında, mercimekli karnıyarık, mercimekli börekler o yıllarda işlenmişti.

Ancak, Mercimekçi Teyze’den öğrenemediğimiz, etin pahalı olmasının nedeninin sadece Türkiye’nin rezil ekonomisi değil, et üretiminin iktisadi yapısı olduğuydu. Eğer ite kaka, eti ucuzlatmak için devlet desteği vb yöntemlerle bu katliam desteklenmezse, et, hiç olmazsa lüks tüketim mertebesine yükselecektir. Bu, iyi bir ilk adımdır. Zira, et, eski zamanlardaki gibi, ayda yılda bir yenen bir şeye indirgendiğinde, her ne kadar manevi değeri önce artsa da, modernist toplumlarda bu manevi değer, et tüketimini arttırmayacaktır.

Kısacası, ilk amaç, et tüketimi kolaylaştıran mekanizmaların önünü kesmektir - kah dini, kah iktisadi.

7.

Tüm bu iktisadi argümanlar, politik ve felsefi tezlerle desteklenmedikçe güçlenemeyecektir. İslam’ı eleştirmekten korkmayan otoburlara, otobur hareketle omuz omuza mücadele edebilecek ateist bir harekete ihtiyacımız var. Hep beraber dememiz gereken de şudur.

‘Allahınız koyun gönderdiyse, ben de koyunu kurtarmak için pırasa gönderiyorum!’

Kurban’ın bayramı ancak o zaman kutlanacaktır.

Bu site, Can Başkent'in 1999 yılından beri yazdığı politik, felsefi ve akademik çalışmaların (neredeyse) eksiksiz bir derlemesidir. Bu yazılar veganizmden, beden politikalarına, dijital kültürden ahlak kuramına dek birçok konuyu kapsamaktadır.

Can Başkent'e e-posta ve twitter ile ulaşabilirsiniz.

This website collects all written output of Can Başkent since 1999. It includes his political and academical articles as well as his opinion pieces on a broad variety of issues ranging from veganism to digital culture.

You can reach Can by e-mail and twitter.