tumblr counter
Biyolojik Feminizm | Can Başkent

Can Başkent

logic and the rest...

BİYOLOJİK FEMİNİZM

CAN BAŞKENT

0.

Politik mücadele alanlarından, biyolojik bilimlerden elde edilecek bilgilere ve verilere en çok ihtiyaç duyacak akım, belki de feminizmdir. Zira, bilhassa 1990’lardan sonra beyinbilimdeki ilerlemeler, kimilerine göre, kadın ve erkek beyni arasındaki fark zemininde, feminizmin çelişkisel bir yapısı olduğunu ve hukuki eşitlik dışındaki politik ve sosyal taleplerinin temelsiz olduğunu göstermektedir. Diğer bir deyişle, eğer kadınlar matematiksel bilimde başarılı değillerse, örneğin, bunun nedeni sadece eğitimdeki eşitsizlik ve diğer sosyal eşitsizlik değil, daha da temelde kadınların beyin yapılarının bu parkurda daha az gelişmiş olmasıdır.

Bu yazıda, standart feminist literatürün ciddiye almadığı bu iddiaları önemseyeceğiz. Öncelikle sözünü ettiğim, bilimsel literatürdeki popüler çalışmalardan bir kaçına değinecek, sonrasında da bu veriler ışığında feminizmin nasıl bir yol haritası geliştirmesi gerektiğini tartışacağız.

1.

İki bin beş yılının ocak ayında, Harvard Üniversitesi’nin o tarihteki rektörü Lawrence Summers (ki kendisi şu anda Obama hükümetinde Ulusal Ekonomik Konsey başkanı ve sözü edilen üniversitede önemli bir kürsü sahibi bir ekonomisttir), bir konuşmasında batı üniversitelerinde, teknik bilimlerde ve mühendisliklerde kadın araştırmacı ve öğrencilerin neden daha az sayıda olduğuna dair kimi gözlemlerini aktarmıştı. Kadın - erkek arasında, toplumsal yapı nedeniyle eğitime erişme özgürlüğünün baştan kısıtlanmadığı zengin batı ülkelerinde, yakından bakacak olursak, Summers’ın dile getirdiği gözlem anlam taşımaktadır.

Summers, konuşmasında bu sorun için üç neden öne sürmüştü. Birincisi, kadınların, çocuk sahibi olmaları nedeniyle, haftalık 80 saatlik iç temposuna ayak uyduramamaları - ki aslında bilim dünyasında önemli araştırmalara imza atmak ve sözü edilen ayrıcalıklı üniversitelerde kürsü sahibi olabilmek için bu çalışma temposu az bile olacaktır; ikincisi, kadınların cinsiyet ayrımcılığına maruz kalmaları ve nihayet üçüncüsü ise kadın ve erkeklerin kimi içkin farklılıklarının bu soruna neden olmasıdır. Summers, konuşmasında ilk iki nedeni tartışmaz, zira değindik, prestijli batı üniversitelerinde çalışma saatlerinin yoğunluğu sorun olmamaktadır zira evli veya çocuklu olsun olmasın, kimse bundan şikayet etmemektedir (Çok prestijli Massachusetts Institute of Technology (MIT)’de dilbilim profesörü olan Noam Chomsky’nin haftada yüz saat (yazıyla, yüz) çalıştığını hatırlayalım.). Benzer şekilde, batı toplumlarında kadın erkek arasında, gözle görülür bir eşitsizlik de, en azından Harvard’da profesör olmak söz konusu olduğunda, görülmemektedir. Dahası, kadınların temel bilimlere yönelmesini teşvik etmek amacıyla, sadece kadınlara verilen bir çok burs ve ödül de bulunmaktadır sözünü ettiğim enstitülerde. Dolayısıyla, Summers, daha az sayıda kadının temel bilimlerde çalışıyor olmasının nedenini, dolaylı olarak kadın ve erkek beyni arasındaki kimi farklara bağlar. Tahmin edilebileceği üzere, dünyanın açık ara en iyi üniversitesinin rektörünün bu yorumu oldukça ses getirmişti ve bu hadise kimi diğer vakalarla da birleşince, 2006 yılında Summers rektörlükten ayrılmıştı.

Ancak, Summers haklıydı. Kadın ve erkek beyni üzerine yapılan nörolojik ve bilişsel araştırmaların çoğu, Summers’ın da dediği gibi, kadınların fenni bilimlerde başarısız olmasının nedeni olarak kadın beynine işaret etmektedir.

Öte yandan, Summers’ın değinmediği konulardan biri olan, sosyal yapı ve politik kurgunun kadınların bilimsel heveslerinde yıkıcı bir engel oluşturabileceğine dair önemli kimi karşıörnekler var. Kadınların eğitim hayatına entegrasyonunun zamansal çizgisine kısa bir bakış bunu gösterecektir. Batı dünyasında ilk kadın öğrenciler MIT’ye 1870’de, Oxford’a ise 1913 yılında kabul edilmiştir. Çok eskilere gidersek, birazdan daha da yakından inceleyeceğimiz eserlerde de değinildiği gibi, Sakız adalı ve geometrik teoremleri ve kurduğu dinle meşhur düşünür Pisagor’un vefatından sonra, Pisagor’un okulu karısı Teano tarafından yürütülmüştür. Benzer şekilde, Aristo’nun karısı Pitias’ın da, Aristo’nun kimi eserinin ortakyazarı olduğu sıklıkla değinilen bir husustur. Antik Yunan istisnasını bir kenara bırakıp İslam dünyasında baktığımızda, manzara apayrıydı. Osmanlı’da kadınların Tıbbiye Mektebi’ne kabul edilerek hemşire olmalarına imkan tanınması 1843’e tekabül eder. Dahası, 19. yüzyıla gelmezden çok ama çok önce İslam rönesansı elbette bir çok kadın müderris ya da eğitimci yetiştirmiştir. Bunlardan en ünlüleri muhtemelen Fatma El-Fihri’dir. El-Fihri, 859 yılında Tunuslu zengin bir işadamı olan babasından kalan parayla, Fas’ın ruhani başkenti Fez’de dünyanın ilk üniversitesini kurmuştur (Guiness Rekorlar Kitabı dahi bunu belgelemiştir.). El Kayravan Üniversitesi, batının ilk üniversitesi Bolonya Üniversitesi'nden 229; El Ezher'den ise 116 yıl önce kurulmuştur. Diğer bir örnek de 12. yüzyıl sufisi İbni Asakir’dir. Zira İbn Asakir, zamanında seksen (evet, yazıyla seksen) farklı kadın müderristen eğitim almıştır. Benzer şekilde 7. yüzyılda Bağdat’taki tıbbi medresede altı bin kadın ve erkek eğitim görüyordu. Kısacası, tarihsel ve sosyopolitik yapıya atıfta bulunan gözlemler, halen bu konuyu anlamamıza yardımcı olamıyor. Zira, kadınların temel bilimlerle uğraşmamasını yadırgayan veya destekleyen her iki zihniyet de tarihten kendisini destekleyen örnekler bulabilmektedir.

2

Biz bu yazıda, kadın beynini konu eden Louann Brizendine’in The Female Brain (Dişi Beyni)’i, Simon LeVay’in Brain Gender (Beyin Cinsiyeti)’i ve C. Darlington’un The Female Brain (evet, her iki eserin de ismi aynı) adlı eserlerini tartışacağız. Bu kitaplarda değinilen deneysel araştırma sonuçları üzerinden feminizmin bu gelişmeleri nasıl bünyesine katabileceğini tartışacağız. Zira, iki akademik grup arasındaki iletişimsizlik nedeniyle genellikle, feminist araştırmacılar bilimsel sonuçlardan ya bihaberdirler ya da bu sonuçların okumasını olması gerektiği gibi yapamamaktadırlar. Benzer şekilde, biyologlar ve tıpçılar da, politik kaygı gütmeden, bilimin masum ve objektif olabileceğini iddia edebilecek kadar naifleşmektedirler (Feyerabend’ı oldukça etkili bir bilim felsefecisi yapan gözlemlerinden biri de bu çerçevedeydi, örneğin.).

Louann Brizandine’in çok satan kitabı The Female Brain (Dişi Beyni), kimi biyolojik araştırmaların sonuçlarına değinerek kadın ve erkek beyni arasındaki farkı çarpıcı örneklerle açıklamaktadır. Yazar, eserin başında, politik doğruluk ve özgür irade uğruna biyolojik gerçekleri yadsımamamız gerektiğini belirtmekte ve aksi takdirde biyolojimize karşı çıkmak gibi bir paradoksa düşeceğimizi belirtmektedir. Çünkü, yazara göre, kadın ve erkek beyinleri biyolojik olarak farklıdır ve günümüzde artık bu tezi desteklemek için çok daha somut kanıtlar mevcuttur. Yazarın da altını çizdiği gibi, son yirmi yılda bilhassa görüntüleme teknolojilerindeki çığır açan gelişmeler elbette beyinbilime de yansımıştır. Türlü türlü teknolojik aygıtla, bilimadamları kadın ve erkek beyni arasındaki yapısal, kimyasal, hormonal, işlevsel ve genetik farklılıkları tespit etmişlerdir. Örneğin, değinilen deneylerin birinde, araştırmacılar kadın ve erkek beyninin birazdan tarif edeceğim sahneye nasıl tepki verdiğini ölçmüşler. Deneyde, (heteroseksüel) kadınlar ve erkekler, nötral bir şekilde konuşan bir kadın ve erkeği izlemektedirler. Erkek beynindeki cinsel bölümler, konuşan kadın ve erkeği izlerken derhal uyarılmaktadır, zira erkekler bu konuşmayı muhtemel bir cinsel yakınlaşmanın öncüsü olarak görmektedir. Kadın beyni ise bu durumu, iki insanın sıradan bir şekilde konuşması olarak değerlendirmektedir.

Brizandine, bu yazının başında değindiğim vakaya da kitabında yer vermekte ve Summers’ın hem haklı hem de haksız olduğunu belirtmektedir. Summers’ın haksız olduğu nokta, kadın - erkek beyni arasındaki farkın, çok derinlere gittiğini ima etmesi, haklı olduğu noktaysa, östrojenin, gerçekten, kadınların matematiksel ve fenni bilimlere ilgisini azaltmasıdır. Diğer bir araştırmacı Hines de bu konuya değinen ilk araştırmaların 90larda başladığından söz ederek, gonadal hormanların bu farkı yarattığını ve kadınları fenni bilimler, mühendislik ve matematiksel bilimlerde geriye düşürdüğünü vurgulamaktadır. Benzer şekilde Hines, araştırmasında, “Erkekler Neden Ütü Yapmaz” başlıklı kimi akademik araştırmalara atıfta bulunarak, gündelik hayatın kimi tuhaflıklarının dahi hormonal ve beyinbilimsel araştırmalarla izahının kolay olduğuna değinmektedir. Darlington ise bu konuda bilimsel kimi çalışmaların ürettiği kesin sonuçlara değinerek daha da iddialı yargılarda bulunmaktadır.

Brizandine, beyin gelişimini bebeklik ve çocukluk çağından başlayarak ele almakta ve uzman olmayanların da takip edebileceği bir üslupla ve hepimize gündelik yaşamdan tanıdık gelen basit ama sıradan olmayan örneklerle açıklamaktadır. Bilhassa kız ve oğlan bebeklerin, sosyal baskının yarattığı farklılaşmalar ortaya çıkmazdan önceki dönemdeki farklılıklarına değinerek, yazar, kız ve oğlan bebeklerin beyinsel farklılıklarına işaret etmektedir. Bu farklılıklardan en çarpıcısı, evrimsel bir argümana dayananı bana kalırsa. Bu tezinde, yazar, kız bebeklerin, bebeklik çağında 24 ay östrojen salgıladığını ve bunun bir sonucu olarak iletişime ve toplumsal uyuma çok daha yatkın olduklarını; oğlan bebeklerinse bunun aksine, testosteron nedeniyle daha rekabetçi ve uyumsuz olduğu (hatta bu asosyallik nedeniyle, otizm örneğin oğlan bebeklerde 8 kat daha fazla görülmektedir kızlara nazaran) verilerini kullanarak, bebeklik döneminde, beyin farklılıklarının oluşmaya başladığını açıklamaktadır. Özellikle, ergenlik döneminde, malum, bu farklar daha da belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır: sıradan bir kız, sıradan bir oğlandan üç kat fazla konuşmaktadır. Dahası, iletişimsel olan bu fenomen sadece insanlara özgü değildir. Rhesus maymunlarında (kan gruplarındaki Rh faktörüne adını veren maymun türü) dişi bireyler, sessel iletişimi çok daha önce öğrenmekte ve çıkarabildikleri on yedi farklı sesi kullanarak her gün sürekli iletişim kurmaktayken erkek bireylerse sadece üç ila altı ses tonu çıkarmayı öğrenmekte ve kimi zaman günlerce ve haftalarca hiç ses çıkarmadan yaşamlarını sürdürmektedirler [yazarın da dediği gibi, kulağa epey tanıdık geliyor]. Sonuç olarak, bir çok araştırma, kadınların iletişim kurarken zevk aldıklarını ve hatta bu zevkin niceliksel olarak, orgazmdan sonra kadınların alabileceği en büyük zevk olduğuna değinmektedir. Dolayısıyla, bu gözlem, kadınların erkeklere nazaran depresyona girme olasılıklarının neden iki kat daha fazla olduğunu anlamakta önemli bir kriter olarak görülmektedir.

Öte yandan LaVey ise, eserinde bilinen bir argümana yer vererek, kimi toplumsal sorunlara ışık tutma amacı gütmektedir. LaVey, annenin her zaman bebeğinin babasını bilebilecek olmasına rağmen babanın böyle bir güvencesi olmaması gözleminden yola çıkarak, biyolojik ve antropolojik argümanların “kıskançlığı” kolaylıkla açıkladığını göstermektedir. Bu bilimsel gözlem, diğer bir bilimsel gözlemle birleştiğinde, toplumsal manada zor bir paradoks bizi beklemektedir. Zira, hormonal farklılıklar, erkekleri kadınlara nazaran daha rekabetçi ve saldırgan yapmaktadır LaVey’in de değindiği gibi. Elbette ki bu fenomeni gerekçelendirecek evrimsel nedenler açık. Zira, çoğalmak biyolojik olarak çok masraflı ve meşakatli bir iştir. Bunu ceremesinin çoğunu da, tanım itibariyle anne çekmektedir. Dolayısıyla, kadın bu cefanın karşılığını alabilmek için en iyi erkek bireyi seçmek zorundadır. Bu bir anlamda kadını seçici, erkeği de seçilen yapmaktadır. LaVey’in de altını çizdiği gibi bu, erkek saldırganlığının bir açıklaması olarak düşünülebilir. Ancak, değindiğim bu iki hakikatı yanyana koyunca insan sormadan edemiyor, kıskaçlık cinayetlerini o halde toplumsal dolduruşa gelen hormonlarla mı açıklayacağız? Acaba, genellikle insan türünün erkeklerinde görülen kıskançlık krizleri de, örneğin adet görmek kadar hormonal ve cinsiyete dayalı bir fenomen midir ve dolayısıyla hoş mu görülmelidir?

Argümanlarımızı hormonal boyuta indirgemezden önce, kadın ve erkek beyninin anatomik olarak çok farklı olduğuna unutmamalıyız. Darlington, bu beyin farklılıklarının cinsel işlev ve davranışa dair bir doğrudan bağlantı sağlamasa da, bilişsel farklılıkları açıklayabileceğini ifade etmektedir. Bu bilişsel farklılıklardan en önemlisi kadınların üç boyutlu uzayda düşünememeleridir. Darlington, Brizandine ve LaVey, benzer deneylere atıfta bulunarak bu konunun altını kalın kalın çizmektedirler. Zira, verili bir üç boyutlu cismin havada döndürüldükten sonra nasıl görünebileceğinin sorulduğu deneylerde, kadınlar oldukça başarısız olmuşlardır. Kadınlar arasında da, test esnasında adet periyodunda olmayan kadınlar, olanlara nazaran daha başarılı olmuşlardır. İşin tuhafı, tüm bu davranışsal ve gözlemsel kontrollü deneyler, üç boyutlu düşünme kabiliyetinin erkeklerde neden geliştiğini izah edememektedir. Bu konu halen gizemini korumaktadır yazarlara göre.

Darlington’un uzun uzadıya tartıştığı kimi psikolojik rahatsızlıklar da kadınlarda, beyin anatomisi ve hormonal kimya nedeniyle daha sık görülmektedir. Alzheimer, anksiyete, depresyon, migren, multipl skleroz (MS), obsesif kompülsif bozukluk, panik atak, sosyal fobi kadınlarda erkeklere nazaran daha fazla görülmektedir. Erkeklerde ise Parkinson ve madde bağımlılığı eğilimi daha yüksektir. Bu gözlemler ışığında yazar, kadınların en yaygın ruhi ve sinirsel hastalıklara yakalanma ihtimalinin daha yüksek olduğunu belirtmektedir. İşin tuhafı, tüm bu farklılıklar sadece genetik nedenlere dayanmamaktadır. Zira, Brizendine’in de değindiği gibi kadın ve erkek genetik yapısı %99’u aşan bir oranda aynıdır.

3.

Kutsal bilgi kaynağı Ekşi Sözlük’ün, hala kahkahalarla okuduğum maddelerinden biri ‘Amerika’da Kızlar Teklif Ediyormuş’ maddesinde de değinildiği gibi, Darwin’in tam yüz elli yıl önce de belirttiği üzere çiftleşme mahiyetiyle eşleşmede, hep erkekler kadınları “kovalamaktadır” (Benze şekilde her kültürde kadınlar, erkeklerin görsel cazibesine değil maddi imkanlarına ve sosyal statüsüne bakmaktadır araştırmalara göre.). Dolayısıyla, feminist itkilerle, erkeğe “teklif eden” kadın, acaba biyolojik kaderini red mi etmektedir?

Bu oldukça önemli bir sorun, başta da değindim. Zira, betimleyici bilimsel araştırmalardan ahlaki yargılar elde etmeye çalışmak oldukça hassas bir konudur. Bu soruyu yanıtlamaya kalkışmazdan önce, kimi gözlemlerle devam edelim.

Cinsellik politikalarının en önemli odak noktalarından biri, kadın orgazmıdır. Bunun bir kaç nedeni var. Birincil neden, kadın orgazmının biyolojik bir gerekçesinin olmaması ya da sunulan gerekçelerin hala tam kabul görememesi ve deneysel olarak zor tespit edilmesidir. Türün devamı için, erkeğin orgazm olması şartken, kadın için böyle bir zorunluluk bulunmamaktadır. Dolayısıyla, evrimsel manada konuşmak gerekirse, kadın orgazmına gerek yoktur. Bunun toplumsal yansımları elbette iç karartıcı. Orgazm olamayan bir erkek, tıbbi bir aciliyet olarak görülürken; orgazm olmayan kadın tıbbi anlamda ciddiye alınmaz. Zira araştırmacılar, bu konuda oldukça karamsar. Brizendine’in aktardığına göre, Viagra, erkeklerdeki cinsel uyarı oluşumunun benzerini kadınlarda arayan bir bilimsel araştırma yürütmeye karar vermiş. Bu çalışmayı sekiz yıl aralıksız sürdürdükten sonra, kadınların cinsel uyarımını artıracak kadın-viagrası bulma ümitleri suya düşmüş ve araştırmayı resmen durdurmuşlar. Ancak, kadın orgazmının erkek orgazmına ve çoğalmaya yardımcı olması gibi bir işlevi olduğuna literatürde sıklıkla değiniliyor. Benzer şekilde, İlhan Güngören’in yazdığı ya da çevirdiği eserlerden de hatırlanacaktır, kadınlar aralıksız olarak 24 saat içerisinde yirmi kez orgazm olabilme yeteneğine sahiptir. Peki ama neden?

Kadın ve erkek arasındaki biyolojik farkların hakkaniyeti sorunu, feminist politikanın acil bir şekilde daha da ve daha da eğilmesi gereken problemlerinden biridir. Zira, değindiğim eserler ve değinmediğim bir çok eser, kadınların “ezilmesinin” biyolojik ve olağan nedenlerini olarak bu farklılıkları normalize etmektedir.

Peki biz bunun ne kadarını ciddiye almalıyız? Acaba, feminist biyologlar yetiştirip, harıl harıl karşıatak için hazırlanmalı, kadınların “üstün” olduğunu gösteren deneyler keşfetmeye mi çalışmalıyız? Yoksa, kadınların biyolojik dezavantajlarının sorun yaratmayacağı bir toplum mu inşa etmeye gayret etmeliyiz?

Okurun, seçtiğim sözcükleri politik olarak doğru bulmayacağını sezmek zor değil. Örneğin, hamilelik döneminde, kadınların mantıksız, irrasyonel davranmasını bir dezavantaj olarak görmeli miyiz? Benzer şekilde, acaba, kadınların ortalama kas kuvvetinin erkeklerinkinden daha az olması bir zayıflık mıdır? Acaba kadınların zihinsel kuvvetleri, beynindeki üç boyutlu düşünme bölgesi (örneğin bir kaza sonucu) zarar görmüş bir erkeğinkine mi denktir?

Feminizmin, bu sorulara yanıt verirken daha temkinli olması gerektiğini düşünüyorum. Zira beden politikları düzleminde bakıp, paradigmayı genişleterek, örneğin zihinsel ve bedensel engellileri de argümanımıza kattığımızda ve cinsel yönelim politiklarını da düşündüğümüz vakit, tablo oldukça karmaşık bir hal alıyor.

Çünkü, beden politikaları kategorisi dahilinde konu oldukça faşizandır. Bu makalede değindiğim araştırmalarda sıklıkla vurgulandığı üzere, kadınlar (ve erkekler) belli fiziksel özelliklere sahip erkekleri (ve kadınları) daha fazla arzulamaktadır. Bunun bir çok biyolojik ve genetik nedeni var elbette, burada buna değinmeyelim. Ancak politik doğruluk anlamında, bu elitist yaklaşım, şişmanları, engellileri, sakatları, çirkinleri ve fakirleri büyük oranda dışlamaktadır. Daha önceki bir makalemde tartışmıştım. Beden politikaları üzerinden sürdürülen tüm tartışmalar “azınlıkları” da kapsamalıdır ve azınlıklara da bir çözüm önermelidir. Feminizm, Notre Dame’ın kamburu Quasimodo ile Esmeralda ilişkisini de kapsamlıca açıklayabilmeli ve etrafımızdaki Esmeraldalara ve Quasimodolara ilişkin tutarlı bir (cinsel) felsefe üretebilmelidir. Dahası bunu yaparken ne bilimi küçümsemeli ne de bilimi yüceltmeye çalışıp pozitivizmin tuzağına düşmelidir. Aksi takdirde, feminizm gelecekte, sınıfsal temelini şaşırmış, yavan bir küçük burjuva hayali olarak anılacaktır.