tumblr counter

Mahşerin Dört Atlısı: 4 - Kuku | Can Başkent

MAHŞERİN DÖRT ATLISI: 4 - KUKU

CAN BAŞKENT

Vanilya ve vajina sözcüklerinin aynı kökten geldiğini düşününce, gülümsememek elde değil. İnsanlığı yarattığı korkuyla oldukça uzun süre yöneten kuku, vanilya bitkisinin yaydığı o tatlı hissi yaymaya çok sonraları, hem de çok sonraları ancak başlayabilmiştir.

Kukunun erotize edilmesini tartışmadan önce, yarattığı şaşkınlık ve korkuyu düşünmemiz gerekiyor. Bu şaşkınlığın benim görebildiğim üç nedeni var. Birincisi, kuku gizlidir, saklıdır. Ne olduğunu anlamak, kukunun içeride mi dışarıda mı olduğunu fark etmek ve tanımlamak zordur. İkincisi, kuku, hayat yaratır. Bu, kolay kolay hazmedilebilecek bir realite değildir. Dahası, iki tohuma can veren kuku, düzenli olarak, ayın hareketlerine bağlı olarak kanar. Bu, korkuya korku katar.

Elbette, değindiğim her üç nokta da eril ve ataerkil kaynaklı. Dolayısıyla, amacımız, kısaca, bu eril bakış açısının neden bu kadar acımasız bir hiyerarşik sisteme dönüştüğünü görebilmek. Bu meseleye dair en net karşılaştırma, ataerkil ve anaerkil medeniyetleri şiddet zemininde karşılaştırmak olacaktır. Kuşkusuz, anaerkil ‘medeniyet’ bulmak gerçekten zordur antropolojik manada. Çatalhöyük, popüler bir örnektir, dahi anaerkil bir toplum olarak görülebilmek için yeterli delilleri sunamamaktadır. Öte yandan, hiç sevmem ama, tarihe göz atarsak, ataerkil medeniyetlerin tarihlerinin savaşlar ve şiddetlerle örülü olduğunu görürürüz. Tabii ki bu gözlem bize bariz bir nedensellik ilişkisi sunmaz, ama yeterli bir şüphe doğurur.

Kimi radikal feministler, ataerkil şiddetin ve kıyımların tarihinin, kuku korkusunun bir izdüşümü olarak okumak gerektiğini iddia eder. Nasıl, doğal afetlerden, güneş tutulmasından, yıldızların ve ayın kimi hareketlerinden korkmak, artık klişeleşti değil mi, dinleri ve mitleri yarattıysa, kuku korkusu, kukunun içinden çıkan çocuğun ‘gerçek’ babasının erkek tarafından bilinememesinin yarattığı kabus belki de bir çok sorunun asıl kaynağıdır.

Bir çok biyolog ve sosyolog, okuduklarımdan ve tartıştıklarımdan hatırlıyorum, kıskançlığın asıl sebebinin de bu olduğunu söyler. Akla yatkın olsa da, kimi zaman insan bunun bir basitleştirme olduğunu düşünmeden edemiyor. Eğer her duygumuz doğalsa ve bu duyguların doğal kaynaklarının arkeolojisi bizi mazur gösterecekse, işimiz iş. Benzer şekilde, bir çok cinayet ve tecavüzün de gerekçeleri aslında insan aklının alabileceği, bazı zamanlarda da rasyonel şeyler.

Kukunun yarattığı bu bilinmezlik metaforu sadece kıskançlık, doğum, kanama gibi ilk bakışta metafizik görünen meselelerde değil, aynı zamanda yarattığı erotik çekimin oldukça geç keşfedilmesinde yatıyor.

Klitoris, her iki cinste de sadece erotik hazla ilişkili olan tek organdır. Her ne kadar varlığı binyıllardır fark edilmiş olsa da, asıl olarak tanımlanması, sıkı durun, 16. yüzyılda gerçekleşiyor. Bu, değindiğim eril ve ataerkil korkuların katmerlenerek artmasında belki bir nebze katkıda da bulunmuştur.

Klitorisin intikamı elbette alınır - kadın sünneti öncelikle klitorisi hedef alır. Anne karnındaki gelişim esnasında, pipiyle aynı dokudan gelişen klitoris belki de bu ironiyle, vahşi ve geri dönüşü olmayan bir şekilde kesilir atılır.

İnsan vücudunda sadece hazza dair bir organın olması, işlevselciliği her şeyin önüne koyanlar için aslında başat bir antitez oluşturmuyor. Zira, bu gözlemler ışığında, biz insanların haz dediği şeyin de aslında evrimsel ve biyolojik anlamı ve işlevi olan kimyasal bir süreç olduğunu düşünebiliriz. Dolayısıyla, bizim haz dediğimiz vazife aslında klitorisin yükümlü olduğu biyokimyasal süreçlerin bir özetidir. Elbette, bu, romantizmi öldüren, soğuk ve indirgemeci bir yaklaşım.

Kukunun çirkinliği meselesi de belki değindiğim korkuların kaybolmasını engelleyen konulardan biridir. Kukunun savunma mekanizmaları (tüyü, suyu, kokusu), pipide de olduğu gibi, anlaşılan bir çok insan için çekici değildir. Dahası, önceki yazılarda da değinmiştim, cinsel şehveti yaratmak için kukuya ihtiyaç da yoktur - sosyal kodlarla ya da değil, iki insan arasındaki cinsel çekimin çoğu uzuvlardan bağımsız olarak yaratılır.

Kukunun kanamasıysa, işte burda duralım, gizemlerin en önemlisidir belki de. Dahası, bilhassa ay dönümleriyle olan koordinasyon, hatta aynı evde yaşayan kadınların kanamalarının da aynı düzenle olmaya başlaması gibi bir çok, anlaşılabilir ancak gene de şaşırtıcı nokta, bu mistizme mistizm katar.

Hemen duralım - elbetteki bu yazıda, ataerkilliğin nedenlerini anlamaya, belki de bu nedenleri yumuşatmaya, değindiğimiz hususların iktidar yaratmasının çok da şaşırtıcı olmadığına değiniyoruz. Dolayısıyla, misyonumuz, bu ifşanın ardından, cinsiyetçi tarihselciliğin nasıl geri döndürüleceğini anlamaya çalışmak. Kabaca söylersek, erkeklere kukudan korkmamayı nasıl öğretmeliyiz?

Usta bir tuluatçının dediği gibi, bunun sırrını bilsem, burada ne işim var?

Bu site, Can Başkent'in 1999 yılından beri yazdığı politik, felsefi ve akademik çalışmaların (neredeyse) eksiksiz bir derlemesidir. Bu yazılar veganizmden, beden politikalarına, dijital kültürden ahlak kuramına dek birçok konuyu kapsamaktadır.

Can Başkent'e e-posta ve twitter ile ulaşabilirsiniz.

This website collects all written output of Can Başkent since 1999. It includes his political and academical articles as well as his opinion pieces on a broad variety of issues ranging from veganism to digital culture.

You can reach Can by e-mail and twitter.