tumblr counter

Bir Bardak Portakal Suyu: Fas | Can Başkent

BİR BARDAK PORTAKAL SUYU: FAS

CAN BAŞKENT

1.

Çok sıcak yazları severim. İkibin sekiz yazında uzun süredir özlemini çektiğim sarı sıcak yazı tatmak için Fas'a gittim. Temmuz ayında bir çok başka nedeni, tamamlayamadığım gezi planlarımı, gezi yolunda yolunu benden ayıran sevgilinin hayaletini ve diğer bir çok tuhaflığı sırtımda taşıyarak; belki bu yükleri çöl sıcağında ya da Atlantik'in azgın dalgalarında eritmek için Fas'a doğru yola çıktım.

Kazablanka 5. Muhammed havaalanı, her hangi bir büyücek Türkiye kentinin otogarı büyüklüğündeydi. Türkiye pasaportu taşıyanlardan vize istemeyen nadir ülkelerden olan Fas, hem bu diplomatik kolaylık hem de andığım minyatür sevimliliği ve aşina otantikliğiyle Türkiyeli ziyaretçileri anlaşılan kendine çekebiliyordu. Kazablanka havaalanına indiğimde her zaman neredeyse istisnasız yaşadığım sınır kontrolü stresini, belki bu sefer neredeyse hiç bir maddi temeli olmamasına rağmen, yine yaşadım. Kendimi gene bir gizli servis ajanı gibi hissettim. Nihayetinde sınırı sorunsuz geçtim.

Bir üçüncü dünya ülkesine gidip, orada bir Avrupa dilini anadili olarak konuşan bir toplum görünce, emperyalizmin hegamonyasını, dahası bu minvalde Türkiye gibi, ikinci dünya ülkelerinin bile kendi çerçevesinde bir emperyalizm yaratmaya gayret ettiğini insan irkilerek, bir kez daha ama bir kez daha, belki de milyonuncu kez, hissediyor iliklerine kadar.

Kazablanka havaalanından kente giden trene binmeliydim. Office National des Chemins de Fer du Maroc (Ofis Nasyonel de Şimen dö Fer dü Marok - Fas Ulusal Tren Ofisi) gişesini görünce ister istemez aklıma, Tanzimat dönemi ve dönemin ünlü siması Şinasi geldi. Tanzimat döneminde de 'ilerici' aydınların Fransızca konuşması ve roman üslubundan, gazete mizanpajına dek hemen her şeyi Frenkistan'dan ithal etmelerini düşündüm. Gülhane Hatt-ı Hümayun'u üzerine konuşmak istedim. Ceviz ağaçlarını düşündüm. Etrafıma bakındım, bu konuyla ilgilenebilecek birini bulamadım. Gişeye yürüdüm.
- Un billette á Casablanca s'il vous plait... C'est combien?

Tren geldi ve ben trene bindim.

2.

Yeni ayak bastığım bir ülkeye dair ilk izlenimlerim, ne kadar dirensem de, havaalanı - kent merkezi yolculuğunda şekilleniveriyor. Fas, bir istisna oluşturmadı.

Hemen her ikinci ya da üçüncü dünya ülkesinden alışık olduğumuz, havaalanı - kent merkezi yolunun aşırı düzgün ve 'modern' oluşu gösterişçiliği (Esenboğa 'protokol' yolu ve hemen kıyısındaki fakir gecekonu semtleri ve Pursaklar fenomeni, gibi) Kazablanka'da da kendini hemen belli etti. Yer yer karayoluna paralel seyreden bir demiryolundan kurak bitki örtüsünü ve Fransızca/Arapça reklam tabelalarını seyrederek kente, Casa Voyageurs garına (Casa, İspanyolca 'ev', Voyageurs ise Fransızca 'yolcu' demek. İlginç bir İspanyolca / Fransızca melezi, değil mi?), vardım. İlk bilinçi turist kazığını yiyeceğim, tren garının önündeki dolmuş taksicilere doğru yürümeye başladım.

Fas'ta iki tür dolmuş taksiler var. Grand taxis (büyük taksi) şehirlerarası ulaşımda kullanılan eski model geniş Mersedeslerken, petit taxis (küçük taksiler) ise kent sınırından dışarı çıkma izni olmayan Fiat Uno endamında küçücük ve sıkışık dolmuş taksiler. Her kentin petit taxi'leri farklı renkte oluyor. Kazablanka'nın kırmızı taksilerinin yarattığı agresiflik ise, sonra fark edecektim ki, diğer kentlerde hissedilmeyecekti. Öte yandan, mesleki yozlaşma belki de, dolmuş taksilerde, farklı farklı yerlerden binip farklı farklı yerlerde inen müşterilerden farklı ücret almak için, eh, elbette, Fas'ta da taksiler kilometre hesabı tarife çıkarıyor, nasıl bir taksimetre kullanacaklarını düşünüyordum. Paralel taksimetre adını verdiğim bu kurgusal makine, gelin görün ki, bildiğimiz taksimetrenin tıpkısıymış; tek farkı ise aynı anda beş tarife birden işletebilmesiymiş. Taksilerde, gözüm hep paralel taksimetrelerde olacaktı - hem algoritmik meraktan, hem de göz göre göre daha da fazla kazıklanmamak için.

Elimdeki gezi rehberinin belirttiği fiyatın iki katını, hem de pazarlıkla, ödeyip kent merkezine gitmek için bir petit taxi'ye bindim. Taksi şöförü hemen elindeki klasörden bana bir çok otel gösterdi ve diğer otellerin güvenli olmadığını akıcı bir İngilizceyle anlattı. Sabırla dinledim. Elimde iki üç ucuz otel adresi vardı, şöföre bunları gösterdim. Otellerden biri Kazablanka merkez tren garının yakınlarındydı. Garın yakınlarında taksiden indim.

Kazablanka'ya İspanya'dan uçakla gelmenin en büyük dezavantajı, Tangier kentini es geçmek zorunda kalmamdı. Tangier'in (Tangier'in Türkçesi 'Tanca', ama ben daha bilinen ismini kullanmam gerektiğini hissediyorum) elbette mandalinaya (tangerine) adını vermesinin dışında bir önemi daha vardı. Altmışlarda, Tangier beat kuşağının en önemli bohem merkezlerinden biriydi (beat kuşağı hakkında, Can Yalçınkaya ile yaptığımız tatlı bir söyleşinin ses kaydı ve dökümü için: www.canbaskent.net). Mekanlar üzerinden duygusal ortaklık kurmaktan hoşlanıyorum. Ders verdiğim üniversitede, zamanında Allen Ginsberg de ders veriyordu ve Ginsberg ve Kerouac, kankaları Burroughs'u Tangier'de ziyaret etmişlerdi. İşte bu nedenle ben Tangier'i es geçtim.

Yafo / Tel Aviv dahil bir çok kentte kendini çok belli eden bir peyzaj vardır. Köklü İslam kentlerinin denizle ilişkisi yok denecek kadar azdır. Deniz kenarı İslam kentlerinde, Arapça kent anlamına gelen 'Medine' semtleri (Centrum / Altstadt / Tarihi Kent), denizden içtedir. En iyi ihtimalle küçük bir balıkçı topluluğu vardır deniz kenarında. İşin tuhafı, bu durum elbette İstanbul'da, kentin Cenevizli ve Galatalı tarihi nedeniyle hissedilemez - evet, ben bunun İstanbul'u sevmek için ilave bir neden daha olduğunu düşünüyorum.

Kazablanka merkez garı yakınında petit taxi'den indim. Gar rıhtımın berisinde olmasına rağmen, denizden kopuktu. Denizi, deniz kenarından göremiyordum. Devasa rıhtım tesisleri, kent merkezini denizden koparmıştı. İşin tuhafı, kimse de bundan şikayetçiymiş gibi görünmüyordu.

Tek tek elimde adresi olan otelleri gezdim. Sırt çantam ve yoğun sıcak yorucu olmaya başlamadan, Kazablanka sebze meyve halinin karşısındaki bir otelde ucuz bir oda buldum:
- Je voudrais une chambre pour une personne.

3.

Kazablanka'ya adını veren beyaz evleri görmek için hemen otelden ayrıldım ve tarihi kent merkezine, medineye, doğru yürümeye başladım. Sıcak yakıyordu.

Beyaz evler kente adını her üç dilde de vermiş. Casa Blanca, İspanyolca ve Dar-ül Beyda Arapça; Casa Branca ise Portekizce bu anlama geliyor. Kazablankalılarsa kentlerine 'Kaza' diyor.

Kısa bir yürüyüşün ardından medineye vardım. Benzerini sonraları da göreceğim, medine mimarisi basitti. Duvarlarla çevrili küçük bir mahalle ve duvarları bölen, kimi zaman şatafatlı, kimi zaman öte berisinde çevrelediği sosyal zümreyi yansıtan sıradan ve küçük kapılar.

Kazablanka medinesinin ana giriş kapısı beni büyülemedi. Kentin ticari ve ruhani geçmişini iyi yansıttığını hissettim ana kapının ve oyalanmadan hemen medineye adım attım. Dükkancıklar ve turist avcısı hediyelik eşya satıcılarını hızlıca geçip, camiler arasından (aylardan sonra ilk defa ezan duyuyordum farklı makamlarda), medinenin arka sokaklarına doğru ivedilikle yürüdüm. Sıcak hala yakıyordu.

Medineyi turlamak oldukça az zaman aldı. Arka sokaklarda gölge oyunlarıyla dolu bir çok resim çektim. Tam susamışken, sevinçle önümde seyyar bir portakal suyu tezgahı gördüm. Cüzi bir fiyatla bir bardak leziz portakal suyu içtim, çok hoşuma gitti. Neredeyse mutlu bile olabilirdim.

Gezi kitapları ve diğer bir çok kaynak, Kazablanka'nın Fas'ın en az ilgi çekici kenti olduğunda birleşiyor. 'Ville nouvelle'de (yeni kent) geçirdiğim yarım gün bunu bana hissettirdi. Elimdeki haritada, yürüyerek kenti tavaf etmek için küçük bir rota bulunuyordu. Derhal planı takip etmeye başladım. Kentin Art Deco mimarisini gözleyerek, ferah parkların arasından geçerek neogotik mimarisiyle kentin en güzel yapılarından birine vardım: Cathédrale Sacré-Cœur (Kutsal Kalp Katedrali).

O an, 'kutsal kalbin' ne olduğunu hissettim. Sacré-Cœur'da Rembrandt sergisi vardı. Aklıma Rembrandt'ın Amsterdam'daki evine epey yakın olan eski odalarım ve hemen peşisıra da Hollanda'da bıraktığım 'kutsal kalbim' geldi. Sergiye girmedim, parktaki insanların mutluluğunda mutluluk arayarak, yürümeye devam ettim. Seyyar satıcıdan, bir bardak ılık portakal suyu aldım. Benden önce portakal suyu alan müşterinin ödediği miktarı görmeme rağmen, satıcının benden iki katı para istemesine ses çıkarmadım. Katedralden uzaklaşan yol ağaçlarla çevriliydi, gölgede yürüdüm.

4.

Ertesi gün, Kaza'nın deniz kenarında olmasını avantajından faydalanmak maksadıyla, kentin deniz kenarındaki modern banliyösü Ain Diab'a (Arapça 'kurt yatağı/kaynağı anlamına geliyor) gittim. Ain Diab rotamda, ünlü 2. Hasan Camisi vardı. Bu caminin, Suudi Arabistan dışındaki en büyük cami olduğunu öğrenmiştim (genel klasmandaysa üçüncü en büyük camiiymiş Mekke ve Medine'dekilerden sonra). Keza, dünyanın en yüksek minaresi gene bu camideymiş. Cami, denize sıfır bir mevzide konuşlanmış, yer yer denizden de doldurularak elde edilmiş kocaman bir arazide arz-ı endam ediyordu. Öğle sıcağında caminin muhitine vardım. Görkemi sadece hacmi ve etkileyici mimarisinde değil, sanki Atlantik'e kafa tutan ihtişamındaydı. Kazablanka'da bulunduğum tarih itibariyle bir yılı biraz aşmış bir süre önce gerçekleşmiş olan intihar bombası eylemleri nedeniyle, camii sadece allaha değil, jandarmaya da emanet edilmişti. Sıkıldım ve Ain Diab'a doğru yürümeye başladım. Güneş yakıyordu ve ben deniz kenarında, Afrika sıcağında yürüyordum.

Ain Diab, Fas'ın denizle ilişkisinin dikkate değer bir labaratuvarı. Ain Diab'ın ince kumlu geniş Atlantik plajlarını uzaktan ilk görüşümü hatırlıyorum. Geniş bir sahil, sahilde serpiştirilmiş bir çok insan, dalgalı bir deniz ve denizle plajın birleştiği yerde bir toz bulutu... Sahile yaklaştıkça, plajın neredeyse sadece oğlan çocukları için olduğunu fark etmeye başladım. Neredeyse hiç bir kadının, turist bile, olmadığı halk plajında, gözde aktiviteyse plaj futboluydu. Futbolun yarattığı toz bulutu uzaktan bile fark ediliyordu değindiğim gibi.

Atlantik'te hayatımda ilk defa yüzdüm - evet, Coney Island bana hiç bir zaman çekici gelmedi. Ilık ve dalgalıydı su. Güneş hala çok sıcaktı. Portakal suyu içtim, 'une glace au chocolat' yedim.

5.

Fas'ı keşfetmeye nedense Rabat'tan başladım. Makul bir tren yolculuğuyla erkenden Rabat'a vardım. Başkent olmanın bir kenti ne kadar sıkıcı yapabileceğine dair anılarımı tazeliyordum yolda, Ankara ve Lahey geldi aklıma. Bu önyargılarla Rabat'ta trenden indim, iki temel hedefim vardı: Medine ve Kasbah. Bürokratik binaların arasından geçerek, ville nouvelle'de yürüyerek elimdeki harita ve kolumdaki saatle ve çok sevdiğim gezgin tabirini kullanmam gerekirse, 'koklayarak' Kasbah'yı buldum. Kasbah, ya da bize daha tanıdık gelen şekliyle 'kasaba' eski kentin kale içindeki bölümü tarif etmek için kullanılıyor. Rabat kasbah'sını, nispeten ayrıcalıklı kılan ise istisnai konumu. Denizin dibinde, Atlantik'e kuşbakışı bakan bir tepecikte yer alması ve Akdeniz renkleriyle boyanmış evleriyle sevimli bir görsellik yaratıyor.

Fas'ta yalnız gezgin olmanın yaratabileceği en büyük olumsuzluk, literatürde 'sahte rehber' gibi iyimser bir isimle anılan, bizlerin de 'kolpacı' olarak adlandırabileceği yağız delikanlılar. Gezgin avanaklığınızı metrelerce öteden fark edip, türlü türlü bahanelerle yanınıza yaklaşıp, matrak bir hayal gücünün ürünü olan hikayeleriyle size mihmandarlık ve/veya rehberlik öneren kolpacılardan kurtulmak benim için bile epey zorlayıcı oldu. Rabat'taki rehber adayımsa, bir 'sörf eğitmeniydi'. Yaklaşık yirmi dakika sergilediği çılgın sörf hocası mizanpajını beni ikna edemediğini görünce pes etmedi ve arabesk kulvara çark etti. Yoksulluğundan dem vurdu ve baktığı ailesini anlattı. Hızlanarak uzaklaştım ve karakola doğru yöneldim. Bunun üzerine kolpacım hemen kayboldu.

Kasbah'ya girerken de benzer bir kolpacı güruhu arasından geçtim. Kasbah'nın ezandan sonra 'kapanacağını' iddia edenlerden tutun da, müslüman olmayanların içeri giremeyeceğini iddia ederek sadaka isteyenlere dek, bu sefer pek de yaratıcı olmayan, palavralardan yaka silkerek Kasbah'ya büyük kapıdan girdim.

Mavili beyazlı evlerin çevrelediği sokakları takip ettim. Turist güruhlarından sıyrıldım ve kalenin okyanusa hakim cephesine yöneldim. Güzel resimler çektim ve kalenin içindeki Endülüs Bahçesi'ne yöneldim. Küçük ama özenli bir bahçe olmanın ötesinde bir meziyeti olmayan Bahçe'de kısa bir tur attım.

Haritadan bit pazarına yakın bir konumda olduğumu fark ettim. Bit pazarına ve hemen devamında da medineye doğru yöneldim. Rabat'ın medinesi, Kasbah'ya nispeten yakın. Sıcakta yürüdüm ve medineye yukarıdan girdim. Kazablanka'nınkine nispeten büyücek ve çok daha canlı ve lokal bir medineydi Rabat'taki. Kapalı çarşısında resimler çektim. Ilık bir portakal suyu içtim. C vitaminin verdiği canlılıkla yoluma devam ettim. Medinedeki dükkanlardaki renk cümbüşünün etkisinden kurtulamayarak ve dahası bu renkleri makinemle yakalamaya çalışarak, bir yandan da listemde sırada ne olduğunu kontrol ederek Hasan Kulesi'ne doğru devam ettim. Yaklaşık sekiz yüz yıl önce inşasına başlanan ve altmış metreye ulaşması arzulanan yüksekliğiyle o zamanlarda İslam dünyasının en yüksek minaresi olması istenen, allahın yardımıyla dahi ama bir türlü bitirilemeyen bir minare Hasan Kulesi (ya da Fransızcasıyla, Le Tour Hassan). 1755'te bir depremle yerle yeksan olan camiiden geriye kalan minare, eh çok meraklıysanız eski İslam kültürüne, dikkate değer bir mimari obje olarak düşünülebilir.

Rabat'ın modern semtlerinde kısa bir süre geçirdim, hala sıcak olan güneşin altında yürüdüm. Soğuk portakal suyu içtim ve yaklaşık on dakika sonra trenle üssüme, Kaza'ya, döndüm. Otelin yanındaki pizzacıda karnımı doyurdum:
- Je desirais une pizza margarita et un jus d'orange s'il vous plait!

6.

Fas'ın ruhani başkenti Fez, Türkçe'de Fas ülkesine ismini veren kent. Batı dillerinde Morocco/Moroc, Arapça'da Magrip adını alan ülkenin, Türkçe'de Fas gibi, etimolojik olarak oldukça uzak bir isme sahip olmasının nedeni, ülkenin asırlar boyu irfani ve ruhani başkenti Fez ile ilişkilendirilmesi. Keza Meşrutiyet'in üniforması fes de ismini Fez'den alıyor.

Kaza'da bir gün dinlendikten sonra, evet, Ain Diab'da, plajda yatarak gençlerin plaj oyunlarını ve fitbol maçını izlemek bence dinlenmektir, Fez'e doğru yola çıktım.

Fez'in medinesi, Marakeş medinesiyle birlikte Fas'ta ziyaret edeceğim iki UNESCO kültür mirasından biriydi. Gene mesleki yozlaşma nedeniyle, İslam mistizmi denince aklına ilk olarak Hurufiler gelen biri olarak, pek de derin bir zihni ufuk açılmasına maruz kalacağımı ummuyordum. (Hurufiler deyince insanın aklına hemen, belki de Pamuk'un Kara Kitap'ından sonra, Azeri şair Nesimi geliyor: “Derd ü qem ile yandı könül, yâr bulunmaz / Çox dâr ü diyar istedi, deyyâr bulunmaz” ya da “Cânâne menim sevdiyim can bilir ancaq / Könlüm dileyin dünyâda canan bilir ancaq” veya “Dilberâ, men senden ayru ömr ü câm neylerem? Tac ü taxt ü mülk ü mal ü xânümânı neylerem?” ve “Ey Müselmanlar bilin kim, yar ile xoşdur cahan / Çünki, yardan ayru düşdüm, bu cahânı neylerem?” dahası “Dünyâ durucaq yer deyil, ey can sefer eyle / Aldanma anın âline, andan hezer eyle”.)

Fes'in oldukça geniş bir alana yayılmış medinesine büyük kapılardan birinden girdim. Labirentlerle, iniş çıkışlarla dolu olan medinede, dolaştım. Dar sokaklarda kayboldum, aniden karşıma çıkan yük hayvanlarından irkildim. Yorulunca ılık portakal suyu içtim.

Fes'in mistizmi kendini hissetiriyordu. Medinenin kuytu ve koyu gölgelerle saklı sokaklarını turlarken, sofistik bilinmezliği hissediyordum. Kalabalıkta sürüklenirken, köşe başından ne çıkacağını öngöremeden ordan oraya aktım. Meşhur medreselerin önünden geçtim, resimlerini çekmeyerek, kendimden bile beklemediğim bir saygı gösterdim.

Fez'in tarihi bu mistizme hakkını veriyor. Dünyanın ilk üniversitesi, El Kayravan Üniversitesi, Fez'de. El Kayravan Üniversitesi, adını kurucu ailenin memkeleti olan Tunus kentinden, Kayravan'dan alsa da, üniversite 1150 yıllık tarihiyle Fez'le bütünleşmiş. 859 yılında, batının ilk üniversitesi Bolonya Üniversitesi'nden 229, ünlü El Ezher'den de 116 yıl önce kurulan üniversite ve medrese, ziyaretin zor olduğu (gayrımüslimlere kapalı) yerlerden. Şansınız varsa, çaktırmadan kapı aralığından fotoğraf çekmeyi deneyebilirsiniz.

7.

Fez, Kaza'dan trenle yaklaşık üç saat sürüyor. Kaza'ya döndüm, dinlendim bir gün ve Marakeş'e doğru yola çıktım. Fransız bohemyasının mistik üssü Marakeş'in heyecanı beni çekiyordu.

Casa Voyegeurs'dan Marakeş trenine bindim. Yer yoktu. Kadınları sıkıştırarak yanlarına oturmak istemedim, yaklaşık 2.5 saatlik yolu sıcakta ayakta çektim. Portakal suyu da içemedim.

Marakeş'in tren garı, nispeten kent merkezinden uzaktaydı. Bu bahaneyle, kentin çok da turistik olmayan muhitini turlayabilecektim. Elimdeki haritayla, kent merkezine doğru yürümeye başladım.

Ana caddeden kent merkezine doğru yürürken, Fransız hakimiyetinin izlerini hala görebiliyordum. Ezici çoğunlukla Fransız turistler sokaklardaydı. Fransızca isimli bir lokantaya girdim, karnımı doyurdum ve kalktım:
- L'addition s'il vous plait.

Marakeş'in medinesi ve ünlü Djemaa el Fna'yı merak ediyordum. 'Cami el fena', yani 'ölülerin cem ettiği yer' (ya da daha iyimser bir mealle, ölü yani yıkılmış caminin yeri) olarak tercüme edebileceğimiz bu ünlü ve geniş meydan, kentin atardamarı. Bunaltıcı sıcağın gündüzünde, meydan neredeyse sadece portakal suyu satıcılarıyla dolu oluyor. Portakal suyu satıcıları ve yer yer baharatçılar, diğer kentteki seyyar tezgahlara nazaran daha kallavi motorize araçlarıyla dizi dizi sıralanıyor Djemaa el Fna'da. Dayanamıyorum ve bir bardak ılık portakal suyu daha içiyorum.

El Fna, Marakeş medinesinin neredeyse başlangıç noktası tüm gezginler için. Haritamı ve rotamı kontrol ediyorum ve yola devam ediyorum. Medinenin küçük, dar ve içice geçip iyice labirentleşen sokakları, yani suk'ları, medinenin her karışında, daha da labirentleşerek, daha da içiçe geçerek, gezginleri yorucu ama heyecanlı bir oyuna çağırıyor. Oyuna katılmak için haritamı çantama koyuyorum.

Marakeş medinesi, kentin tarih içinde Fas'ın en köklü ve ticari anlamda en büyük kentlerinden olması nedeniyle oldukça büyük, karışık ve yoğun. İçinde, ucundan tanık olabileceğiniz yaşamlar, İstanbul Kapalıçarşı'dan misli misli aşina olduğunuz hediyelik eşyalar, rengarenk baharatlar, kötü kokan lokantalar, çok lüks oteller ve sayamayacağım bir çok şeyle dolu olan Marakeş medinesi, en hafif tabirle, şanını misli misli hak ediyor.

Fransız bohemyası, bu minvalde Marakeş'te yarı yerleşik bir hayat sürüyor. Tahmin edilemeyecek zenginlikte bir gece hayatı olan Marakeş'te bir çok ünlü ismin rezidansı bulunmakta. Fitbolcu Zidan'dan ve moda tasarımcısı Gaultier'den, Amelie filminde manavın çırağı Julien olarak sevdiğimiz Jamel Debbouze'e, ünlü çağdaş düşünür Bernard-Henri Lévy'ye dek... Tüm bunlara mukabil, lüks tatil pazarının gözde bir hedefi haline gelmiş Marakeş.

Medinenin derinliklerini yavaş yavaş arşınlamak, suk'larda kaybolmayı da hesap ettiğiniz vakit, en az yarım gün sürüyor. Alışveriş odağına takılmayıp medinenin sakinlerinin yaşadığı sokaklara doğru yöneldiğiniz vakit bütün gününüzü medinede geçirmeniz işten bile değil. Ben çok oyalanmadım, Kaza'ya dönecektim ve akşam altıda trene yetişmeliydim.

Suk'ları arşınladıktan sonra, yorgunluğumu gidermek için bir bardak ılık portakal suyu daha içtim. Portakal suyumun sıkılmasını beklerken, yılan oynatıcısına baktım. Kobra ve diğer bir iki yılanı daha tef ve zillerle 'oynatıyorlardı'. Fotoğraf makinemin merceğinin marifetiyle, uzaktan çaktırmadan bir resim çektim.

Merakımı yenemedim ve yaklaştım, resim çekmeye devam ettim. Fotoğraflandıklarını gören ekipten genç bir oğlan hemen yanıma geldi elinde bir yılanla. Yılanı bana dokundurdu, bunun uğur getireceğini söyledi. İrkildim. Bekleneceği üzere para istedi, uzattım. Teklif ettiğim para onun istediği uçuk rakamın onda biriydi, miktarı beğenmediği için kabul etmek istemedi. Mesleki yozlaşmanın getirdiği oyun kuramlarını hatırladım. 'Peki' dedim ve parayı cebime koyar gibi yaptım. Bozuldu, parayı aldı ve uzaklaştı söylenerek. Kapitalist iktisadın oyun kuramının ne kadar itici bir şey olduğunu tekrar hatırladım.

Kutubiye camisine uzaktan bakarak ve bir kaç resmini çekerek 12. yüzyıldan kalma Bab Agnaou'ya, Agnaou kapısına, yöneldim isteksizce. Zamanım azalıyordu ve El Fena meydanının asıl atmosferini kaçırmak zorunda kalacaktım. Gündüzleri sıcaktan neredeyse bomboş olan meydan, geceleri apayrı bir kimliğe bürünüyor. Meydan, geceleri bir açık hava lokantasına dönüşüyor. Berberi / Arap mutfağının tüm eklektik ve vahşi yüzününü umarsızca teşhir edildiği, yemenin sadece bir beslenme değil, toplu bir ayin olarak zikredildiği bir atmosfer hayal ediyorum. Gerek hayvan ölüsü içermeyen yemek bulmanın imkansızlığı gerekse geceyi lojistik nedenlerle Marakeş'te geçirmek istememem nedeniyle, biraz erkenden ayrılıyorum kentten.

8.

Fas'ın gastronomik gezginler için dikkat çeken ilk özelliği eminim ki portakal suyu olacaktır. Akdeniz ikliminin egemenliğinin aleni bir teşhiri olan portakal suları, sokak tezgahlarında oldukça cüzi bir fiyata taze sıkılarak satılıyor. Doğru dürüst yıkanmayan bardaklardan içmek istemezseniz, yanınızda daima kendi su şişenizi bulundurmanız gerekecektir. Zaten, unutulmamalı, yaz gezginiyseniz benim gibi ve böyle sıcak bir iklime gidiyorsanız, sürekli su şişesi taşımalısınız. Portakal suyu tezgahlarında kaç defa kazıklandığımın hesabını tutmadım bile. Göz göre göre benden, 'turist' olduğum için fazla para istenmesine itiraz etmedim. Bunun, birinci dünyada yaşamamın zekatı olarak idrak etmeye çalıştım. Sokaklarda ve suk'larda tesadüf ettiğim onlarca dilenci ve kolpacıdan ise dikkatlice sakındım.

Gastronomik otobur gezginler ise Fas'ta pek rahat edemeyecekler malum nedenlerle. Güveç kültürü üzerine kurulu, basit bir çöl mutfağı olan Fas yemek kültürü, bu minvalde çok da tatmin edici değil. Menülerin Fransızca olması da bu minvalde Frankofon olmayan gezginleri zorlayacaktır. Dolayısıyla, küçük bir gezgin sözlüğü edinilmesini tavsiye etmek, tek rasyonel çare gibi görünüyor. Basit bir otobur menü sabah kuruvasan, öğle meyve ve kuruyemiş, akşamlarıysa pizzadan oluşacaktır. Elbette, sürekli içilen portakal suları gereken hidrasyonu ve vitamini sağlayacaktır. Öte yandan Djemaa el Fna meydanı, otoburlar için ciddi bir sorun oluşturacaktır. Hayvan ölüsü içermeyen yiyecek bulmak mümkün olsa da, ortamın özellikle kokusu ve görüntüsü hassas otobur midelere iyi gelmeyecektir. Öte yandan, Marakeş'te vegan lokanta olduğunu da hatırlatmalıyım. Benzer şekilde, vegan gruplarda bir dedikodu olarak sürse de, el Fna meydanındaki kimi tezgahların sebze yemeklerinde et suyu kullanmadığına dair duyumlar da kulağımıza geldi.

9.

Fas'taki son günümde sadece dinleniyor ve yolculuğumun Avrupa ayağına dair planlar yapıyorum. Kant okuyorum – kimbilir kaçıncı defa. Düşünüyorum.

Fas'tan, tutulamamış bir sözü kendi kendime tutmuş olmanın garip gururuyla ayrıldım ve bütünüyle zıt bir dünyaya, Venedik'e gittim. Milan havaalanına adım atınca, iki haftada üç kıtada olmanın sızısını hissedeceğimi sandım, ama hissetmedim.

Bu site, Can Başkent'in 1999 yılından beri yazdığı politik, felsefi ve akademik çalışmaların (neredeyse) eksiksiz bir derlemesidir. Bu yazılar veganizmden, beden politikalarına, dijital kültürden ahlak kuramına dek birçok konuyu kapsamaktadır.

Can Başkent'e e-posta ve twitter ile ulaşabilirsiniz.

This website collects all written output of Can Başkent since 1999. It includes his political and academical articles as well as his opinion pieces on a broad variety of issues ranging from veganism to digital culture.

You can reach Can by e-mail and twitter.