tumblr counter
"La tristesse durera toujours" | <a href="http://canbaskent.net">Can Başkent</a>

Can Başkent

logic and the rest...

"LA TRIESTESSE DURERA TOUJOURS"

Su Kentleri - 1

CAN BAŞKENT

1.

Paris'in yaklaşık 27 km kuzey batısında, aşağı yukarı yedi bin kişinin yaşadığı küçük bir kasaba vardır: Auvers-sur-Oise. Yirmi yedi temmuz 1890'da, kasabanın çevresini saran sarı tarlaların birinde sarışın bir Hollandalı adam yere uzanmıştı. Cebinden, kimsenin hala nasıl edindiğini bilmediği altı-patlarını çıkardı ve göğsünden kendini vurdu. Ölmedi. Kaldığı hana döndü ve iki gün sonra öldü. Son sözleri "La tristesse durere toujours" - "Hüzün daima baki kalacak" oldu. Memleketine gönderilmedi cenazesi, kasabanın mezarlığına gömüldü. Bu kahra dayanamayan kardeşi de yaklaşık altı ay sonra, otuz üç yaşında, Utrecht'te öldü ve o da Auvers-sur-Oise'ye gömüldü. İki kardeşin yanyana mezarının ünlü resmi aklıma geliyor.

İkibin dört yılında, yukarıda andığım, Utrecht'te ölen kardeşin torununun torunu iki kasım günü, Amsterdam'ın doğusundaki Oosterpark'ın berisinde öldürüldü. Hollanda'da yer yerinden oynadı.

2.

Vincent van Gogh'un otuz yedi yıllık yaşamı depresyonlarla örülüdür. Meşhur kulak kesme hadisesine varmadan kendini defalarca gösteren bu depresyon, biz bencillere aslında aleni bir fayda sağlamıştır. Vincent'ın en güzel resimleri bana kalırsa, van Gogh ruh sağlığını kaybettikten sonra ortaya çıkmıştır.

Aslında, bir çok kaynak kitap önemle bunun altını çizer zaten, 19. yüzyıl sanatçıları, acıları ve elemlerini üretkenliğe dönüştürmeyi çok iyi becerebilmiştir. Niçe'den Dostoyevski'ye, van Gogh'tan Goya'ya bir çok örnek akla geliyor. Van Gogh'un akıl sağlığını kaybetmesinin öyküsü de, bana kalırsa biraz daha ilginç.

3.

Oldukça uzun yıllar, Van Gogh Müzesi'nden evime bisiklet teperken, van Gogh'un hüznünü anlamaya çalıştım. Çektiği acıları nasıl üretkenliğe dönüştürdüğünü özümsemek istedim. Kimi zaman bu düşüncelere fazla daldım ve bisikletle trafiği aksattım istemeden.

Bazı günler Amsterdam'ın hüzün sokaklarından geçerek giderdim eve. Kentin güneyindeki Hilton'un yanından geçerken, 1969'da 902 numaralı odada John Lennon ve kimseye sevdiremediği sevgilisi Yoko'nun birlikte başlattığı "Bed Peace - Hair Peace" - "Yatak Barışı - Saç Barışı" eylemi aklıma gelirdi. Theo van Gogh gibi John Lennon'ın da suikasta kurban gittiğini düşünürdüm ister istemez.

Albert Camus varoluşçuluğunun önemli eserlerinden biri "Sisifos Miti" adlı uzun denemedir. Bu deneme, Sisifos metaforunu kullanır. Sisifos, hatırlanacaktır, Yunan mitologyasında, lanetlendiği için, bir kayayı tepeye yuvarlayarak çıkarmaya gayret eden, ancak her seferinde tepeye varmaya ramak kalmışken kayanın aşağı tekrar düşmesine engel olamayan ve nihayetinde her seferinde tekrar tekrar bu amaç için çabalayan kraldır. Bu metaforu kullanan çalışmasına Camus şöyle başlar: "Bir tane gerçek felsefi problem vardır, o da intihardır". Camus, sözünü ettiğim eserinde, mücadelenin kendisinin insanın kalbini dolduran şey olduğunu iddia ederek, Sisifos'un mutlu olduğunu düşündüğünü iddia ederek makaleyi bitirir. Van Gogh'u düşününce aklıma hep Camus geliyor. Ancak Camus'nun Amsterdamla ilişkisi yok denecek kadar az: La Chutte (Düşüş) adlı romanı bir Amsterdam kanalı kenarındaki barda geçer.

4.

Amsterdam'daki ünlü van Gogh Müzesi, iki aralık iki bin ikide soyulur. Soygundan bir sene sonra bir, üç sene sonra da başka bir tutuklama gerçekleştirilerek dosya nispeten kapanır. Ancak, resimler hala bulunamaz. Hollanda kanunlarına göre, bu gidişle yaklaşık yirmi yıl sonra, resimler hırsızların mülkiyetine geçebilecek.

Müzeye girerken, aklıma hüzünlü bir adamın gözyaşlarını paletine damlatarak yaptığı tabloların nasıl çalınabildiği aklıma geliyor. Şaşırıyorum.

Sonra, hatırlıyorum, kapitalizm ve koleksiyonerlik için bu hüzün bir anlam taşımıyor. Vincent'ın 1890'da yaptığı "Dr. Gachet'in Portresi", yapıldıktan tam yüz yıl sonra, New York'ta ünlü müzayede salonu Christie's'de 75 milyon dolara Japon multimilyarder Ryoei Saito'ya satılır. Ancak, Saito anlaşılan, van Gogh'un romantizmini bir nebze paylaşıyor. Zira, ölünce sahip olduğu tabloların da kendisiyle birlikte yakılmasını istemiş. Ancak, Saito, sanat dünyasının sert tepkileri nedeniyle sonrasında geri adım atmış.

5.

Vincent van Gogh'tan söz edip, Theo'dan söz etmemek olur mu? Vincent'la Theo arasındaki çilekeşlik bağı, hep ilgimi çekmiştir. Birbirlerine yazdıkları yüzlerce mektup (874!), bir hayat paylaşımı olmuş.

Mahallemdeki onlarca bardan birine giriyorum, Sal davul çalıyor. İçki ısmarlamak istiyorum ona, içmediğini söylüyor, şaşırıyorum. Öyküsünü anlatıyor. En yakın arkadaşı neredeyse alkolik olduktan sonra, içki içmeyi bırakıyor. Sal da, en yakın arkadaşına destek olmak için, içki sorunu olmamasına rağmen, beş sene içki içmeme sözü veriyor. Sal bana üç yılı kaldığını söylüyor.

6.

Van Gogh ilk resmini yirmi sekiz yaşında yapar. Sanata geç başlaması, onu çok çalışkan yapar. Vincent'ın resme başladıktan iki sene sonra, yirmi dokuz yaşında yaptığı "Fırtınalı Havada Scheveningen Sahili", yukarıda andığım müzeden çalınan iki eserden biri (http://goo.gl/AQPRo). Bu resim, van Gogh'un sonraki dönem resimleri gibi hüzünlü değil. Ancak, resimdeki karamsarlık sanki resmin kaderinde bu hırsızlığın olacağına işaret ediyor gibi.

Van Gogh, resme bu kadar geç başlamış olmasını telafi etmek için çok çalışır, hem de çok. Ancak, gel zaman git zaman, gerek sosyal gerekse aile ortamının etkisiyle, Vincent dincileşir. Sinik ve çileci bir yaşam sürmeye başlar. Kış günlerini ince bir gömlekle geçirir, akşamları yatağında değil, taşta uyur.

7.

Amsterdam Vincent Van Gogh Müzesi'nde, sıklıkla iştirak ettiğim bir "Vrijdagavond"a daha katıldım. Merdivenin tepesinden, DJ'in spinini seyrediyorum. "Mijn God" deyip geçiyorum. Pofuduk koltuklara dayanıp burjuvazinin dayanılmaz hafifliğini idrak etmeye çalışıyorum. İki kat yukarıda, duvardaki Vincent ve Theo'nun mezar taşlarının fotoğrafı aklıma geliyor.

Van Gogh, kendini dine adadığı yıllarda kendini Tarsuslu Hıristiyan keşiş Aziz Pavlus'un (St. Paul) deyişlerinde bulur: "acıyla, ama yine de neşeli". Van Gogh 1890'da ev arkadaşından bir ricada bulunur. Duvara dini bir iki resim çizmek istediğini söyler. Ev arkadaşı memnuniyetle izin verir ve akabinde Vincent ivedi bir şekilde çalışmaya başlar. Bir saat sonra, tüm duvar İncil'den sahneleri anlatan resimlerle dolar. Dahası, Vincent tüm İsa çizimlerinin altına Aziz Pavlus'un yukarıda değindiğim sözünü de yazmıştır.

8.

Van Gogh ile Aziz Pavlus'un kesişebileceği tek yer sadece Amsterdam değil. Anarşist dostlarımızda sıklıkla gördüğümüz ıvır-zıvırdan aşina olabileceğiniz St. Pauli fitbol takımı da benzer bir ortak hoşluktur bu satırlar dahilinde. Hamburg'un Amsterdam-vari "pis" bir rıhtım mahallesinden çıkan ve bir külte dönüşen St. Pauli bilhassa sol ve anarşist çevrelerde sempatiyle karşılanan bir takımdır. Nasıl olmasın? St. Pauli, Almanya'da (ve muhtemelen dünyada) faşist, sağcı ve milliyetçi sloganları ve sembolleri yasaklayan ilk takım olmuştur. Haliyle, punk ve benzeri altkültürlerin sevilen kültlerinden biri haline gelmiştir. Fakat, bu popülerite nasıl kapitalizmden kaçar? Nike, klüp anısına sınırlı sayıda bir spor ayakkabı serisi piyasaya sunmuştur. İnternet açık artırma sitelerinde $220 gibi fahiş fiyatla satılmaktalar şimdilerde..

9.

Van Gogh, birinci dereceden kuzeni Kee Vos'a aşık olur. Vincent, Kee'ye evlenme teklif eder. Kee reddeder. Vincent bunu kabullenemez. Kee, kasabayı terk eder. Vincent mektuplar yazar, Kee okumaz. Vincent bir kaç başarısız denemede daha bulunur Kee için. Bu kadar hayal kırıklığından sonra, Vincent onu isteyen her kadını isteyebilecek duruma gelir. "Tanrı, ona hemen bir kadın verir". Vincent, Sien'i sever. Sien, Amsterdamlı bir fahişedir. Aylar sonra, Vincent, Sien'i işini bırakması için ikna eder. Sien'in iki çocuğu vardır. Artık Vincent'ın dört boğazı beslemesi gerekecektir. Fakirlik, eh haliyle, van Gogh'u olgunlaştıracaktır.

10.

Van Gogh'un kulak kesme hadisesini yazmak istemiyorum. Özellikle, bu hadiseden önce Gauguin'in Arles'te Vincent'ı ziyareti ya da kesik kulağı Vincent'ın, ah yine, bir fahişeyeye vermek istemesi gibi detaylarla süsleyesim ise hiç yok bu öyküyü. Zira, sanatkarın acılarının, embesil zihniyetin ilkel hedonizmin başkenti olarak gördüğü Amsterdam'da sergilenmesinin yarattığı sıradan tezat da, değindim, çok ufuk açıcı olmayacaktır kenti anlamak ve hissetmek için.

11.

Van Gogh'un çileci dinciliğinin yol açtığı self-mutilasyon ve sonrasında gelen intihar aslında adım adım yaklaşmış anladığımız üzere. Eh, konunun deha sanatçı mazeretiyle geçiştirilmeye gelememiş olması da çok şaşırtıcı olmamalı artık.