tumblr counter

Sol ve Bilişim | Can Başkent

SOL ve BİLİŞİM

CAN BAŞKENT

0.

Dünya değişiyor. Bilişim, yani internet, bilgi teknolojileri ve elektronik mühendisliği, bu değişimin en çarpıcı mihenk taşlarından biri. Diğer bir mihenk taşı da siyasetin, bu maddi değişimi ne kadar yakaladığı. Bu yazıda, sol cenahta yer alan siyasetin bilişim sahasındaki ihmallerine, yerel ve küresel gündemi son birkaç yılda işgal eden şaşırtıcı gelişmelere atıfta bulunarak değineceğim. Kaçan trenin nasıl yakalanması gerektiğine dair kimi noktalara temas ederek yazıyı nihayetlendireceğim.

Bu yazıda, oldukça engin bir saha olan bilişimin, bizleri ilgilendirdiğini düşündüğüm kimi yönlerini tartışacağım: dijital mahremiyet, dijital ekonomi ve dijital toplum. Dijital mahremiyet denince, WikiLeaks’den tutun da memleketimizde son aylarda gündemden düşmek bilmeyen telefon dinlemelerine değineceğim. Dijital ekonomide ise odağım BitCoin olacak. Dijital toplum sözüyle de sosyal medyayı ve ticari sosyal medya uygulamalarını kastediyor olacağım. Bu meseleleri tartışırken, bilişim sahasındaki bu yeniliklerin yeni ve kapsayıcı bir siyasete olan aciliyeti bize tekrar hatırlatması gerektiğini de usulca ima edeceğim.

1.

WikiLeaks’in (veya RedHack’in ya da aklınıza gelen herhangi bir siyasi hacker gurubunun) kendilerine ait olmayan verilere izinsiz erişip, bunu kendilerince kamusal bir yarar gerekçesine sığınarak ifşa etmesinin, kız arkadaşından ayrılan delikanlının kamusal bir yarar iddiasıyla, eski kız arkadaşının özel bilgilerini ilan etmesinden ahlaki bir farkı yoktur.

Ayrıcalıklı erişim sağlanan veriler (hacker’lara bu ayrıcalığı üstün bilgisayar bilgileri ve kabiliyetleri, delikanlıya da kız arkadaşıyla kurmayı becerebildiği duygusal yakınlık verir), kendi kendini doğrulamanın ötesine geçemeyen bir ahlaki döngüyle (Asange’nin bu bilgileri ifşa etmesinin kamusal yarar doğuracağını “öngörmesi” ne kadar gerçekçidir?) ifşa etmesi, mahremiyetin aslında ne kadar da “kolay” afişe edilebileceğini gösterir. Aslında, “kolay”la kastım, bunun sadece ayrıcalıklı bir grup için kolay olduğudur. Bu bağlamda, açık bir şekilde WikiLeaks kendini ciddi bir iktidar odağı olarak kodlamıştır. Buna, direnişin iktidarı, bilginin güç getireceğine inanan şu kaç yüzyıllık zihniyetin bir tecellisi diyebilirsiniz. Hatırlar mısınız, bilmem, yıllar önce IndyMedia da benzer bir motivasyonla kurulmuştu. Düşünüyorlardı ki, “halk” gerçek ve adil habere ulaşırsa, toplumun değişimi ve dönüşümü kolaylaşacaktı. Olmadı. Tarafsız haber yerine, manüplatif haber geldi. Gönüllü gazeteciler de birkaç yıl sonra sıkıldı. Herkes gibi benim de bu karamsarlığım, şüphesiz büyük bir hayalkırıklığının ürünüydü. Demek ki gönüllü olmak gazeteci ya da fotoğrafçı olmaya yetmeyebiliyormuş. “Citizen journalism” pek de değerli bir heves değilmiş.

Meselenin özündeki epistemolojik mücadele, oyunun kurallarını değiştirmiyor. Bugüne dek Büyük Birader’in bizi izlerken kullandığı silahı ona doğrultma mücadelesi ne devrimci, ne de ahlaki olarak altı doldurulabilir bir çabadır. Eğer bu silah başkasına doğrultunduğunda keyif alıyorsanız, başkası da bu silahı size doğrulttuğunda, onun da bunun için kendince bir nedeni olabileceğini, bu nedenin de meşru olabileceğini tanımış olursunuz. Oyunun kurallarını değiştirmeden, yan mahalleden arkadaşları çağırarak kavgaya girişmektir bu.

WikiLeaks özelinde, Amerikan kolonyalizmine bir darbe vurulduğuna inanmak hayalperestlik olacaktır. Peki o zaman WikiLeaks neyi başardı? WikiLeaks üzerine yazılan çizilen eleştirilerin çoğunda sıklıkla dile getirildiği gibi, WikiLeaks acaba gizli belgeleri açıklarken yok yere masumlara zarar verilmesinin yolunu mu açmıştır? Kısacası, WikiLeaks acaba ele geçirdiği her belgeyi tüm çıplaklığıyla açıklama hakkına sahip midir? Bunun neticesinde zarar görebilecek üçüncü kişilerin korunup korunmaması gerektiği, devletlerin mahremiyetinin ötesinde, kişilerin mahremiyetinin ne kadar korunması gerektiğine üç beş bilgisayar hacker’ının karar verebilecek olması ne kadar adildir, ne kadar demokratiktir? Eğer, WikiLeaks verileri gözden geçirecek, zarar görebilecek kişilerin isim ve adreslerini karalayacaksa, buna nasıl güvenebiliriz, bunun kontrolünü, sağlamasını kim yapacaktır? Assange ve ekibine “neye dayanarak” bu kadar güveniyoruz? İyi niyetlerine inansak bile, ya yanlış yaparlarsa, ya hata yaparlarsa?

Kuşkusuz, WikiLeaks yazışmalarında ta çocukluğumdan beri tanıdığım diplomat bir arkadaşımın ismini görünce müstehzi bir gülümsemeye kapılmıyor değilim. Ama yine de, bu ceza, bu ifşa müstehak mıdır diye sormadan da edemiyorum. Siyasetin ve ahlakın belden aşağısı bu mudur?

Türkiye gündemini sürekli işgal eden bantlar ve dökümleri de bu kavganın belden aşağı indiğinin bir göstergesi elbette. Ancak, hatırlamakta fayda var, WikiLeaks de bunu, kendince toplumsal fayda amacıyla yapmıştı. Haliyle, ahlaki yargılarımızı kurbanların siyasi görüşlerine ya da ifşa edilen bilginin niteliğine bağlıyorsak siyasi manada büyük bir hata yaptığımız açıktır. Bu siyasi hatanın bedelleri tarihte aleni bir şekilde yaşandı, tekrarlamaya gerek yok. Clinton’un stajyerinin “lekeli” elbisesini anımsamak, meselenin ne kadar laubalileşebileceğinin başat göstergelerindendir.

Benzer şekilde, WikiLeaks’e ulaşan verileri ve benzerlerini sızdıran Snowden ve Manning’in ne kadar kahraman olduğu (ve hatta ne kadar yalnız bırakıldıkları) meselesi de ciddi bir tartışmayı gerektirmektedir. Kuşkusuz, whistleblower’ların hemen her eylemi, sistemdeki bir açığa işaret eder ve tanım itibariyle, sistemi yamar ve güçlendirir. Bir iki kurban vererek, Irak’ta sivilleri öldüren bir iki askeri kurban ederek, işgal kuvvetlerinin ellerini güçlendirip güçlendirmediğimiz sorusu ciddi bir konudur, dallanıp budaklanacak, üzerinde günlerce tartışılabilecek bir meseledir. En nihayetinde Manning, bir USB belleğe yüklediği verilerle dünya siyasetinin gidişatını değiştirdi.

Bir ergen öfkesiyle, sisteme saldırıp onu ancak ve ancak epistemolojik olarak ifşa etmenin aczimizi katmerlediğine inanıyorum. Kahraman bekleme hissiyatımızı kuvvetlendiren, ancak “çılgın hacker’ların” (ve whistleblower’ların) bizi kurtarabileceğine bizi inandıran afaki bir hayalperestlik yarattığına inanıyorum dijital aktivizmin. Dahası, toplumsal dönüşümün bilgiyle, cehaleti yenmeyle gerçekleşeceğine inanan bilgi sultası zihniyeti de alttan alta harladığını düşünüyorum bunun. Kaldı ki, toplumun ezici çoğunluğunun meselenin teknik mevzularına olan acziyle karşılaştırıldığında, bu dijital aktivizm erkinin nasıl kontrol edilebileceği hala net olmayan bir meseledir. Acaba, arsız iktidarın bantlarını ele geçirirken, bir yandan da seni, beni dinlemediklerini nasıl bileceğiz? Bugün Redhack’in saldırdıklarına öfkelenenlerin yarın sana bana dijital olarak saldırmayacağını nasıl garanti edeceğiz?

Bu siyasi hatanın ötelemeleri internetten telif haklarını ihlal ederek film ve müzik indirme meselesinde, internet pornosunda çok daha karmaşıklaşmaktadır. Bu da yetmiyormuş gibi, mesele siyasi spektrumumuzda Korsan Partisi gibi parodilerle, pervasız torrentçiler arasında bir yere sıkışıp kalmaktadır.

2.

Heyecanımı bağışlayın, ama yaşadığı bütün bu gel-git’lere rağmen, BitCoin beni hala şaşırtıyor. Malumunuz, geçtiğimiz haftalarda, en büyük BitCoin borsalarından biri olan Japon firma çöktü ve yatırımcılar BitCoin’lerini nakde tahvil edemediler. Bunun üzerine, BitCoin yatırımcılarından biri meseleyi, ABD’nin batan bankaları kurtarmasıyla karşılaştırmıştı. Zira, batan BitCoin borsası için Japonya elbette kendi devlet bütçesinden, “BitCoin-zedelere” bir para aktarımında bulunmayacaktı. Halbuki, ABD’de sırf bankalar ve kreditörler borçlarını sigortalarken açgözlü oldukları için (basitleştirerek anlatıyorum elbette) batmış, halkın vergilerinden akla hayale sığmayacak meblağlar da bu bankalara aktarılmış, neticesinde de bu bankaların yöneticilerinin büyün çoğunluğu hiçbir şeyden sorumlu tutulmamıştı. Kısacası bankaların yaptığı finansal hataların bedelini halk ödemişti: hem işini kaybetmişti, hem de vergilerini. Bu açıdan bakıldığında BitCoin kültürü çok daha adil görünmüyor mu? Kimileri paralarını batırdığında, bu dalga dalga büyüyüp seni beni vurmuyor.

Farkında mıyız, bilmiyorum, ancak batan bankaları kurtarmaya meyilli sosyal politikalar bankaların tanımsal niteliklerinden biri olan sömürgenliklerini çok ustaca saklamaktadır. Zira, en nihayetinde banka veya borsa bir iktisadi risktir, bir olasılık hesabıdır. Banka ve borsa gibi yatırım aracı kullananlar, bu riski almakla mükelleftir. Ancak, bu riskin toplumsal bedeli, vergilerin bu riski örtmek için kullanılması olamaz. Tam tersine, bu risk, bankacılığın ne kadar da ciddi bir şekilde sakınılması gereken bir sektör olduğunu bize tekrar tekrar hatırlatması açısından elzemdir. Çözüm, riski topluma yaymak değil, riskli sektörü izole edip, toplumun çoğunluğundan yalıtabilme iradesine haiz olmaktır. BitCoin bunu, nisbeten gayrınizami ve yasalar üstü olması nedeniyle başarabiliyor. Kendini, risk-severlerin kumar masası olarak, doğru ve adil bir şekilde, konumluyor. Bu, kendini ekonominin motoru olarak konumlandıran bankaların propagandasından çok daha dürüsttür.

BitCoin’in şaşırtıcılığı bir mitos gibi kendini çevreleyen algoritmasında yatıyor. Bu algoritma BitCoin’in tamamen anonim olmasını ve daha da önemlisi sadece sonlu miktarda üretilebileceğini garantiliyor, hem de matematiksel olarak. Dolayısıyla, keyfi bir şekilde BitCoin basmak mümkün olmuyor. Peki BitCoin’in “karşılığı” var mı? Elbette bir parasal karşılığı var BitCoin’in borsalarda, ancak bu alım kuvveti nereden geliyor?

Bir ekonomi deneyi olarak hepimizi şaşırtan soru, bence budur. Birileri çıkıp BitCoin’e neden 500 küsür dolar veriyor? Soruyu daha belirginleştirmek istersek, neden birileri çıkıp altının gramına bilmem kaç lira para veriyor? Domatesin değerini anlayabilirim, kabzımalların neden kasa kasa domatesi bazan denize döktüğünü de kafamda bir yere oturtabilirim. Bu dizgeyle ilerlersem, altının bir nirengi noktası olarak değer almasını anlayabilirim. Ancak, birilerinin ileride değerinin artacağını umarak BitCoin’e bir değer biçmesini anlamakta zorlanırım. Soruyu tersten soralım. Madem BitCoin’in zamanla değerlenmesini istiyoruz, neden her sene değerini iki katına çıkarmıyoruz? Neden değerini sürekli arttırmıyoruz? En nihayetinde, fiili alışverişte ve takasta kullabilen bir para birimi değil BitCoin, dolayısıyla sürekli değerini arttırmaya çalışmak nasıl bir enflasyon yaratabilir? BitCoin’in değerinin yükseltmek, bu manada, domatesin BitCoin cinsinden fiyatını da değiştirir mi? Madem değiştiriyor, o zaman BitCoin’in Türk Lirası ya da Euro karşılığı değerini de değiştirir mi?

Bu soruların siyasi boyutu kuşkusuz değer ve para algımızı yeniden şekillendirmelidir. Daha önceki bir yazımda (“Ekonominin Yeni Temelleri” Birikim, Şubat 2014) sıklıkla altını çizdiğim argümanların üzerine bina etmek gerekirse, para bir borcun ifadesiyse, BitCoin hangi borca, kimin kime borcuna karşılık geliyor?

3.

Klavye devrimcisi lafını neredeyse Gökçek kadar seviyorum. Zira, bu lakap, yazının başlarında değinegeldiğim günümüzde bilgi - iktidar ilişkisinin ne kadar sağlıksız kurulduğunun, güncel sol politikanın da bu meseleyi nasıl göz göre göre ihmal ettiğinin altını belirgin bir şekilde çiziyor. Kuşkusuz, sadece boş zaman zengini Türkiye’de değil, hemen her toplumda sosyal medya benzer şekilde işliyor.

Evvela, sosyal medya tabirinin Facebook ve Twitter gibi özel şirketlerin marka olan isimlerini telaffuzdan imtina eden bir yaklaşımın yan etkisi olduğunu anımsamakta fayda var. Buradaki sorun, Facebook ve Twitter’ın bir marka olmasıdır. Bunu daha iyi kavramak için tweet’leri email ile karşılaştırabiliriz.

Email adreslerini ve sunucularını istediğiniz herhangi bir kuruluştan alabilirsiniz, hatta arzu ederseniz kendi bilgisayarınızı sunucu olarak kullanarak kendi alan adınızla bir email adresiniz yaratabilirsiniz çalışma odanızda. Bu adresten istisnasız her alan adına, her adrese email gönderebilirsiniz.

Fakat, Twitter’da mesaj göndermek için karşı tarafın da twitter üyesi olması gerekmektedir. Twitter’a benzer bir sisteme sahip olan diğer sosyal medyaya, örneğin Diaspora*’ya mesaj göndermek, kulağa komik geldiğinin farkındayım, mümkün değildir. Ancak, bu, değindiğim sosyal medyaların aslında ne kadar “sosyal” olduğunu gösterir ve açık bir şekilde siyasi karardır. Bilişim lingosuyla konuşmak gerekirse,Twitter ve Facebook kapalı habitatlardır. Kimi bilgilere ulaşmak için üye ve kullanıcı olmanız gerekmeyebilir, ancak hizmeti tam olarak kullanmanın şartı üye olmaktır. Karşılaştırmak gerekirse, eğer email de benzer bir zihniyeti kullansaydı, Gmail adresi olan arkadaşımıza email atmak için Gmail adresimiz, Yahoo adresliler içinse Yahoo adresimiz olması gerekirdi. Mantıksızlık açık değil mi?

Mantıksızlık dedim ama, elbette bu bir ticari taktik. Örneğin, bu ticari taktiği kullanmayan mikroblog platformları da elbette mevcut, diaspora* bunun en bilinen örneği.

Meselenin siyasi boyutunun hala Facebook çılgını bu memlekette gündeme gelmemesi elbette şaşırtıcı. Bu siyasi boyutun ilk kademesi, yukarıda değindiğime benzer şekilde, mahremiyettir. Bu şirketler, yüz milyonlarca insanın kişisel fotoğraflarını, arkadaşlarıyla olan bağlarını, romantik ve günlük yaşantılarını, para harcama dizgelerini, profesyonel hayatlarını iyice bilmektedir. Dahası, WikiLeaks tartışmasından farklı olarak, bu sefer, kullanıcılar bu verilerin çoğunu gönüllü olarak teslim etmektedir. Sosyal medya şirketleri de eldeki verileri analiz ederek, çılgınca diyebileceğim hesaplamalarla, kullanıcı kitleleri hakkında misli misli daha fazla veri elde etmektedir. Bu şekilde bu şirketler, bizlerin göremediğini görür, bizlerin bilemediği ilişkileri, genel şemalara vakıf oldukları için, inşa edebilir. Bu da onları ciddi bir iktidar odağı haline getirir. Bu iktidardan nemalanmaya çalışanlar da bu firmalara para akıtarak bu güçten sebeplenirler. Zira, yüzmilyonlarca kullanıcıya erişebilme şansı hemen her kapitalist şirket için bir nimettir.

Fakat, çok da haddimizi aşmayalım. Geçen yıllarda eski kız arkadaşının emaillerini okuyan Google mühendisi gibi tek tük vakaları bir yana koyarsak, bu büyük firmaların işi bireylerle değildir. Ahmet’in kız arkadaşı veya Ayşe’nin öğle yemeğinden öte, bu şirketler için sistemlerinde biriken devasa veriler, kocaman bir istatistik laboratavarı olarak, ticari değer taşımaktadır. Üstüne de reklam gelirlerini koyunca, dört beş yılda trilyoner olmak işten bile değildir.

Yukarıda değindiğim, verileri “gönüllü” sağlama, hatta “sistemle gönüllü işbirliğinde olma” meselesi, siyasette sıklıkla anılan kavramlardan biridir. Gönüllü onayımızın şartlandırılmış bir onay olduğuna dair bir yorumdur bu. Kısacası, gönüllü olarak kişisel bilgilerimizi ticari tek bir firmaya sunarkenki gönüllü halimiz aslında şartlandırılarak yaptığımız bir güdüdür. Bu şartlanma da zaten çoğunlukla sosyal baskıyla birlikte gelir. Tüm arkadaşlarımız Facebook’taysa, biz de Facebook’a kaydoluruz. Birileri LinkedIn ile iş bulduysa, biz de hemen kaydoluruz. Zira “nasılsa bedavadır”.

Dolayısıyla, sosyal medya eleştirilerinin kapitalizm eleştirisinin ötesine geçen bir yönü var. Buradaki sömürünün, eğer gerçekten bir sömürü varsa bu ilişkide, alışılmadık bir üslupta olduğu açık. Zira kısa vadede ve dar alanda, kullanıcının kazançlı olduğunu görmek mümkün bu ilişkide. Düşünsenize gönderdiğiniz her email için, kısa mesaj SMS gibi, bir bedel ödediğinizi. Email firmaları bize bu “özgürlüğü”, neredeyse sınırsız bir kapasiteyle sunuyor hiç ama hiç bir bedel almadan. Hatta, azıcık bilgisayar meraklısıysanız, size gösterdikleri reklamları bile engelleyebiliyorsunuz. Daha ne! Acaba, bu kapitalist propagandanın bıkmadan usanmadan tekrarladığı, rekabetin faydalarından mı? Eğer, bu uygulamaların bize faydası bu kadarsa, şirketlere faydasının ne kadar da büyük olduğunu, bu fayda uğruna şirketlerin on milyonlarca kullanıcıya neredeyse sınırsız veri kapasitesi hakkı vermeyi göze almak zorunda olduğu gerçeğini görmek zorundayız. Kısacası, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmiyorsa, yoldukları kazdan epey menfaat elde ettikleri açıktır.

Kuşkusuz, sosyal medyaya sunulan verinin, bizlerin verilerinin, ne kadar önemli ve değerli olduğunu anlamak için Facebook ve Twitter’ın borsa değerlerine (mart 2014 başı itibariyle) göz atmak yeterli olacaktır. Facebook’un market cap’i, yani piyasadaki kapitalizasyonu 180 milyar dolardır. Twitter’ınkiyse yaklaşık 30 milyar dolar.

İşin ilginci, bu iki şirket ve sosyal medya özelinde, asıl şaşırtıcı mesele, ne Twitter’ın ne de Facebook’un aslında kendi sitelerinde kendilerinden kaynaklı neredeyse hiçbir veri ve bilgi olmamasıdır. Bu siteler tamamen kullanıcıların yarattıkları ve yükledikleri verilerden ve bilgilerden oluşmaktadır. Tıpkı Wikipedia gibi, zira Wikimedia Vakfı, oturup ansiklopedi maddelerini kendileri yazmamaktadır. Ancak, buna rağmen Wikipedia, devasa teknik altyapı masraflarına rağmen, bedavadır (illa ki bir çıban bulacaksak, Katar Vakfı’nın Barselona forma reklamından sonra Wikimedia Vakfı’nın büyük bağışçılarından biri olduğu akla gelir).

Sosyal medya, Silikon Vadisi’nin ilkel ve ganimetçi kapitalizm algısını en net bir şekilde yansıtan sektörlerdendir. Akla gelen her iyi fikri nakde tahvil etme aşkı, 20’li yaşlarının ilk yıllarını dünyayı gezme yerine CalTrain’de geçiren yeniyetmelerin zenginlik ve şımarık hayallerini tatmin etmeye çalışan bir “fikir enflasyonu” yaratır. Canavar gibi çalışkan bu gençlerin çılgınlıkları da “kapitalist yaratıcılığın” bir emaresi olarak yüceltilir, hoş görülür ve övülür.

4.

Bilişim sektörü, siyasetin en temel kavramlarına geri dönelim, kapital birikiminin nasıl yapılabildiğine dair deneyimlerimizi son derece ivedi bir şekilde değiştiriyor, değiştiremediği yerlerde de derinden sarsıyor. Örneğin, endüstriyel üretim yapan bir şirketin basbayağı bir şeyler “üreterek” kapital biriktirmesi kavramını öyle ya da böyle anlayabiliyoruz. Ancak, bir yeniyetmenin, üniversite yurdundaki odasında, bir iki bilgisayarla hazırladığı bir sistemin, verilerinin hepsini kullanıcıların sağlamak zorunda olduğu bir ekosistemde, bu kadar kısa sürede, bu kadar fazla kapital biriktirmesi, hatta bunu geleneksel anlamda bir şeyler “üretmeden” başarabilmesi sol ideolojide hala sadece bir şaşkınlık ve hatta hayranlık yaratıyor. Bunun ekonomik ve siyasi algımızı nasıl şekillendireceği, öznelerin ve hatta katılımcıların (varoluşçuluk derecenize göre) öyle ya da böyle “gönüllü” olduğu bu ekosistemi, kuvvet kullanmadan nasıl yıkabileceğimiz, nasıl titreteceğimiz hala cevap bekleyen bir soru.

Bu sorulara cevap aramanın, dijital sosyoloji ve bilişim zemininden hareketle ciddi ahlaki ve siyasi bir tefekkür gerektirdiği artık açık olmalıdır.

Bu site, Can Başkent'in 1999 yılından beri yazdığı politik, felsefi ve akademik çalışmaların (neredeyse) eksiksiz bir derlemesidir. Bu yazılar veganizmden, beden politikalarına, dijital kültürden ahlak kuramına dek birçok konuyu kapsamaktadır.

Can Başkent'e e-posta ve twitter ile ulaşabilirsiniz.

This website collects all written output of Can Başkent since 1999. It includes his political and academical articles as well as his opinion pieces on a broad variety of issues ranging from veganism to digital culture.

You can reach Can by e-mail and twitter.