tumblr counter
Eflatun Klavye Tuşları | <a href="http://canbaskent.net">Can Başkent</a>

Can Başkent

logic and the rest...

EFLATUN KLAVYE TUŞLARI

CAN BAŞKENT

1.

Whitehead’in ünlü sözüdür, felsefe tarihi Platon’a verilen dipnotlardan ibarettir.

Oysa sadece felsefe tarihi değil, iktisat tarihi, hatta ve hatta dijital ekonomi tarihi de Platon’a verilen bir dipnottur. Bu tarihin detaylarına boğulmadan, bu dipnotları kullanarak neden toplumca dijital ekonomide geri kaldığımızı, bu sistemi neden adil ve güzel bir dünya yaratmak içik kullanamadığızı anlamaya çalışmak bu yazının amacı.

Evvela kimi aceleci yanıtları hemen bertaraf etmek gerek. İnternet ekonomilerinin hangi ekonomik yapılarda, hangi toplumlarda nasıl oluştuğunu, hatta Silikon Vadisi’nin kendisini nasıl Chennai banliyölerine doğru büyüttüğünü anlatan sayısız çalışma mevcut. Dolayısıyla bu yazı, üzerine çok söz söylenen bu meseleleri tekrarlamayacak.

Benzer bir şekilde, bu yazı The New Yorker ya da The Economist gibi ‘yeni icatlarla dünyayı değiştiren genç dimağlarla’ ya da üniversite kampüsünde yaratılan ve sonra büyük şirketlere altı-yedi sıfırlı rakamlara satılan girişimlerle de ilgilenmeyecek.

Bu yazı, ‘neden beceremiyoruz’ sorusundan ziyade, yaklaşımımızda neyi değiştirmek lazım diye soracak.

Başlayalım.

2.

Nişanyan’dan okuyalım (1):

Ne demişiz? Son beş yüz yılda icat edilip insanlığın genel kullanımına sunulan uygarlık ürünlerinin hepsi, ama HEPSİ, Batı’nın on-on iki tane ülkesinden çıkmış. 1500 gibi bir tarihten bu yana Doğu’nun – Hind’in, Çin’in, İslam ülkelerinin, hadi Afrika’yı da sayalım – insan medeniyetinin evrimine dişe gelir BİR TANE BİLE katkısı olmamış.

Sonra, yarı ciddi yarı şaka, birkaç yüz tane uygarlık ürünü saymışız. Listede elektrik var, otomobil var, kuduz aşısı var, parlamento var, gazete var, kâğıt para var, insan hakları var, internet var. Makineli tüfek ve atom bombası da var. Naylon poşetle don lastiği de var.

Üstelik, demişiz, bunlar “Batı’nın ‘üstün maddi imkânları’ sayesinde satın aldığı ya da şunun bunun ‘emeğini sömürerek’ elde ettiği şeyler değildir. Kendilerini sıra dışı fikirlere adamış insanların geceli gündüzlü çalışmalarının, sonsuz fedakârlıkların, uykusuz gecelerin, harcanmış evliliklerin, kuşkuların, hayal kırıklıklarının, insanüstü sabır, azim ve çabaların eseridir.”

Don lastiğini ve klozeti icat edemedik, peki yeni-ekonomiye, İnternet temelli iktisadi sisteme nasıl ayak uyduracağız, treni nasıl yakalayacağız? Bu konudaki eksiğimizi Nişanyan dobra bir örnekle izah ediyor (1).

“Galileo Galilei diri diri yakılmaktan korkmuş, mahkeme önünde dünyanın döndüğü tezinden vazgeçmiş. Ama fısıldayarak da olsa “eppur si muove” (gene de dönüyor) demekten geri durmamış. Çünkü naklın ve vicdanın kutsallığından bir dakika bile şüphe etmemiş. Aklın emrettiğine sonuna kadar inanacak manevi metanete sahipmiş.

Bunun zıddı nedir? Şudur:

‘Prof. Dr. Feyzi Bingöl, üniversiteye başörtüyle girilmesi konusunda daha önce bir bildiriye imza atmasıyla ilgili olarak ise, o dönem yönetici olmadığını ve imza vermesinin kişisel görüşü olduğunu belirtti. Prof. Dr. Bingöl bu konuda şunları söyledi: ‘İnsanın bir kişisel görüşü vardır. Benim kişisel fikrime göre, yükseköğrenim alan bir kişinin bu hakkının elinden alınmaması gerekir. Ama idareci olduğunuz zaman kanun, mevzuat, yönetmelik, mahkeme kararları sizi bağlar.’ ’ (20 Eylül 2008, gazeteler).”

Demek ki manevi metanetle, direne direne, baskılara göğüs gere gere, dijital ekonomiyi adil ve eşit ve özgür bir dünya için kullanabilirmişiz. Bu ülkede anaakımın bir çimdik ötesinde bir iş yapmaya çalışmış herkes bunu deneyimlemiştir, bunu detaylandırmaya gerek yok.

Azim ve metanet bu iş için gerekli olmasına gerekli de, yeterli mi peki?

3.

İyimserleşmemiz gereken nokta şu: don lastiği icat edememiş olabiliriz, ama örneğin görme engellilerin hayata çok daha fazla katılımını sağlayacak bir dijital platform oluşturabiliriz online haritaları kullanarak. Keza, tarladan raflara dijital barkodlarla takip ettiğimiz organik sebzeleri satacağımız kooperatifler oluşturabiliriz. Bunları yapmıyor oluşumuzun nedeni manevi basiretsizliğimiz mi? Ya da bu ülkedeki bürokratik çöplük mü bizi engelleyen? Sanmıyorum. Tüm bunların ardında daha derin ve kökleşmiş bir neden var: ne manevi, ne ekonomik, ne bilişsel. Bir şeyler bizi tutuyor, bir şeyler bizi dibe çekiyor.

Fukuyama ve Acemoğlu gibi liberal düşünürlere göre bunun nedenlerinden birinin ‘kanunun üstünlüğü’ (rule of law) ilkesini kafi derecede ciddiye almayışımız (2, 3). Kişisel ve duygusal ilişkilere, nepotizme, kısa vadeli çıkarcılığa meyilli ortamlarda ve kültürlerde modern ekonomiler başarılı olamaz, bu araştırmacılara göre. Eh, robot değil, Akdenizliyiz, sıcak ilişkiler ve gayrıresmi ekonomiyi de bu kadar yerin dibine sokmak, yine yeterli bir açıklama sağlamıyor.

Benim iddiam ise daha Platonist. Hatta sadece Platonist. Anlatayım.

İdealar dünyası, Platoncu düşüncede ilk ve önce var olandır, her şeyin kökenidir. Bizim gündelik hayatımızda deneyimlediklerimiz bu ideaların birer yansıması, ucuz birer kopyalarıdır. Hepimizin evinde farklı farklı masalar vardır, ama ‘masa’ kavramı yani ‘masa’nın kendisi, tüm bu tahta, metal ve cam müsvettelerinin ötesinde bir ideadır. ‘Masa’ aslında bir kavramdır, ideadır, bu yazıyı üzerinde yazdığım tahta parçasıysa bu ‘masa’ ideasının bir müsvettesidir.

Bu oldukça soyut bir kavramlaştırma, ama ‘şeylerin’ kökenini muazzam bir şekilde açıklayan bir argüman. Kuşkusuz, gerek emprisistlerin tezleriyle gerekse bilimsel araştırmaların neticesinde, Platon’un ontolojik kurgulaştırmasının doğru olmadığında artık herkes hemfikir. Neticede, zaman makinesi ideasına sahip olmamıza rağmen, bunun inşasının namümkün olduğu aşikar.

Platonculuğun, öte yandan, ontolojinin ötesinde okumalarını yapmak da mümkün. Bizim için önemli olan okuma da şudur: ‘iktisadi ilişkilerde ideaların peşinde koşmak’. Bunu tercümesi aslında aşikar: zarar eden cep telefonu appleri yapmaktan çekinmemek, müşteri bulamayan font tasarımlarıyla didişmek, bata çıka yürüyen kooperatifler kurmak…

Buradan çıkan sonuçtan da korkmamak lazım, zira bizimki gibi toplumlarda, gözle görünmeyenin dini şekle girmeden algılanmadığı toplumlarda, internet ekonomisinin gelişmesini sağlayacak ilk ve ilk motivasyon Platonculuktur. Matematik eğilimliler bunu Gödelci bir Platonculukla yoğurabilirken, sanatçılar da Picassovari bir yaklaşımla bu Platonculuğu özümseyebilir: matematik bile tutarsızsa, insan heykeli aslında bir insan değil heykelse, fani dünyanın boş işleriyle uğraşmaktansa, fikirlerin uygulamalarıyla ve mali boyutuyla vakit kaybetmektense, dünyanın ihtiyaçlarına çözüm bulacak ‘büyük fikirlere’ odaklaşmak zorundayız. Bunun sonunda aç kalabiliriz, bunun sonunda komik yere konabiliriz belki. Fakat, Whitehead’in dediği gibi düşünce tarihi nasıl Platon’a verilmiş dipnotlardan ibaretse, internet ekonomisine yol açan fikri gelişimler de, önünde sonunda Platoncudur.

Günümüz dünyasında Türkiye gibi ülkelerin ihtiyacı olan teknolojik fikirlere dair ilk örneklerden biri Afrika savanlarına cep telefonu şebekesi götürme çabasıdır. Malumunuz, birbirinden çok uzakta yerleşik hayata geçmiş kabilelerin ve grupların çoğunluğu oluşturduğu toplumlarda, telefon kablosu vasıtasıyla iletişim sağlamak hem çok pahalı hem de çok vakit alan bir işlemdir, astarı yüzünden pahalı bir sevdadır. Cep telefonu oysa ki bu sorunu kolayca çözüyor. Kabloyla kasabaları ve köyleri birbirine bağlamak yerine cep telefonu istasyonları inşa ederek insanları sinyaller vasıtasıyla birbirine bağlamak çok daha ucuza geliyor(muş). Bu örneğin tanıtladığı, iletişimin evrimini yeniden ele alma cesaretini gösteren bir Platonculuktur. Kablolu telefon veya telgraf hattı bile olmayan Afrika köylerine, teknolojik evrimde sıçrama yaparak, cep telefonu şebekesi kurmak Platoncu bir ideadır. Bizim neyimiz eksik?

Teknokentler, FATİH projesi, akıllı tahtalar, kodlama dersleri gibi ciddiye dahi alınamayacak devlet müdahaleleriyle bu işi çözmek, bunun kavgasını yapmak, Platoncu idealara değil, müsvettelere odaklanmaktır.

Peki nedir odaklanmamız gereken idealar? Nişanyan’ın anlatageldiği gibi ‘imar çetesine’ havlu atmaktansa, doğru ve güzelin peşinde koşmak ve kule dikerek ‘hodri meydan’ demektir (1, 4). Beckett’in dediği gibi daha iyi yenilmeyi öğrenmektir. Yenilmeden, yenmeye soyunmamaktır.

Dijital ekonomide de bunun doğrudan yansımalarını görmek zor değil: her sahnesi için sonsuz emek harcanan bilgisayar oyunları, Türkçeyi düzgün telaffuz edebilen robotlar, Türkçe işitme dilini üç boyutla kavrayabilen yapay zekalar… Yapacak çok iş var aslında. Bunu da bizimki gibi diktatöryel bir islam cumhuriyetinde becerebilmenin tek yolu Platoncu köklere dönmektir. Assos’tan Aristo gibi Lesvos’a bakıp bir iç çekerek ‘muhtaç olduğumuz’ bu azmi damarlarımızda bulabileceğimize inanıyorum.

4.

Sunduğum Platoncu tahlil aslında görüldüğü kadar yüzeysel değil. Platoncu iktisat felsefesinin bilhassa dijital ekonomide faydalı olacağını iddia etmem netice itibariyle hırslı bir tez. Bu teze gelmeden önce, ‘hukukun üstünlüğü’ gibi liberal ve yüzeysel ve hukuki terminolojiye boğulmuş yaklaşımları savunanların dahi kafalarının hala karışık olduğunu anımsayalım. Dani Rodrik’in birkaç yıl önce itiraf ettiği gibi kendisi, bu terimi anlamının ne olduğunu tam bilmeden kullanan ilk ekonomistlerdendir (5). Zira, siyasi ve hukuki bir yaklaşımın bu kadar genel kabül görmesi elbette şüphe uyandırıcı - çünkü son on - yirmi yılda yazılan, batının neden doğuyu ‘sömürmek zorunda kaldığını’ anlatan orientalist ve liberal iktisat ve siyaset kitaplarının hemen hepsinin ortak noktası buydu: Hindistan medeni bir ülke olamayacak zira nepotizm ve kuralları belli bile olmayan bir ekonomi oyunuyla değişim olmaz. Doğru, olmaz. Ancak, hukukun üstünlüğü olarak zühur eden Platonizmin bu kadar ezilmesine yol açan, kapitalizmin felsefesi olan faydacılığın (pragmatizmin) ta baştan beri egemen olması değil miydi? Pragmatizm, kapitalizmin ithal edilen maskesi ve hamburgeri değil miydi? Sonuçlara odaklanmaktan işin özünü ve ruhunu kaybetmemizin ardındaki ucuz kahramanlığın adı faydacılık değil mi?

Burada duralım.

5.

Platonculuğun dijital ekonomide öne çıkmasının en önemli yanı, hiçbir yazılımın kusursuz ve bugsız olmayacağı gerçeğidir. ‘Gerçek’ kelime işlemci, bilgisayarınızdaki buglı, sürekli çöken, makrolarında virüs barındırabilen, istediğinizi bir türlü yapamayan program değil, Platon’un idealar evreninde yaşayan bir şeydir. Günümüz dünyasında Platonculuğun en önemli örneği de budur. Bu aslında bize sürekli evrilen ve gelişen bir müsvetteler alemi verir. Evrilen, sürekli gelişen, gelişmek zorunda kalan bu alemde var olabilmenin en birincil şartı da, müsvettelere değil, öze odaklanmaktır; Photoshop’ta harikalar yaratmakla övünmenin ötesinde, örneğin, Photoshop’un yapamadığını yapmak, kendiliğinden Photoshop’lu fotoğraf makineleri üretmeyi hedeflemektir.

Bu nedenle işe klavyenin tuşlarını eflatuna boyayarak başlamak gerek.

Notlar

1. Sevan Nişanyan, “Ağır Kitap”, Propaganda Yayinlari, 2014.

2. Daron Acemoğlu ve James A. Robinson, “Why Nations Fail”, Crown Publishers, 2012.

3. Francis Fukuyama, “The Origins of Political Order”, Farrar, Straus and Giroux. 2011.

4. Sevan Nişanyan, “Şirince Meydan Muharebelerinin Mufassal Tarihçesi”, Propaganda Yayinlari, 2013.

5. Order in the jungle, The Economist, 13 Mart 2008.