tumblr counter

Uluslararası Vicdani Ret Konferansı: İzlenimler ve Duygular | Can Başkent

ULUSLARARASI VİCDANİ RET KONFERANSI: İZLENİMLER ve DUYGULANIMLAR

CAN BAŞKENT

Hrant Dink için...

Umudunuz azaldığında, en iyi yöntem, umudunuzu kendiniz yaratmaktır. 27 - 28 Ocak 2007'de İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi'nin düzenlediği Uluslararası Vicdani Ret Konferansı, Türkiye'de bu konuda yaratılan umudun ve yükselen politik hareketliliğin ve kararlılığın önemli halkalarından biri oldu.

Konferans, oldukça geniş bir ekip tarafından düzenlendi. Konferansın çağrıcıları uzun bir liste oluşturmakta: Nebahat Akkoç, Ercan Aktaş, Ayşe Gül Altınay, Murat Belge, Ayhan Bilgen, Tanıl Bora, Suna Coşkun, Özgür Heval Çınar, Melek Göregenli, Osman Cihan Hüroğlu, Ümit Kardaş, Barkın Karslı, Levent Korkut, Ömer Madra, Perihan Mağden, Taha Parla, Mithat Sancar, Serpil Sancar, Hürriyet Şener, Sezgin Tanrıkulu, Mehmet Tarhan, Nilgün Toker, Mete Tuncay, Yıldırım Türker, Hülya Üçpınar, Osman Murat Ülke ve Coşkun Üsterci. Doğaldır ki, bu kadar kapsamlı bir komitenin çağrıcısı olduğu bir konferansın, bir çok destekleyici kuruluşu da olacaktır: İnsan Hakları İzleme Komitesi (Human Rights Watch), Uluslararası Af Örgütü Türkiye, Uluslararası Savaş Karşıtları (War Resisters' International), Helsinki Yurttaşlar Derneği, Connection e.V., Norveç Helsinki Komitesi (Norwegian Helsinki Commitee), Avrupa Vicdani Retçiler Bürosu (European Bureau of Conscientious Objectors), Henrichh Böll Vakfı Türkiye Şubesi, Sosyal Değişim için Ağ (Nerwork for Social Change).

Bu bilgileri sunduktan sonra, yazının kalanındaki amacımız, birer birer gerçekleştirilen konuşmalardan söz etmek ve nihayetinde de kimi (kişisel) izlenim ve duygulanımlarla yazıyı sonlandırmaktır.

27 Ocak cumartesi günü, açılış konuşmalarından sonraki ilk oturum "Dünyada ve Türkiye'de Vicdani Ret Deneyimleri" üzerineydi. İlk olarak Alman Connection e.V.'den Rudi Friedrich ve Uluslararası Savaş Karşıtları'ndan Andreas Speck, birlikte hazırladıkları sunumu gerçekleştirdiler. Andreas, konuşmasına vicdani reddin tarifiyle başladı ve "vicdani reddin, askere almanın örgütlenmiş şekli olan zorunlu askerliğe karşı, organize bir direniş" olduğunu vurguladı. Daha sonra, Birleşmiş Milletler'in 1983'te sunduğu tanımda, kuruluşun "vicdan" terimi üzerine yoğunlaştığından söz eden Andreas, kendilerinin ise daha çok "ret" terimi üzerinde durduğundan söz etti. Daha sonra, çeşitli ret şekillerinden bahsettikten sonra Andreas, erkeklik ve vicdani ret arasında bilindik olan bağdan da söz etti. Konuşmalarının diğer bölümünde Rudi ve Andreas, üç vaka çözümlemesi sundular: Yunanistan, Güney Afrika ve Paraguay. Rudi, konuşmasında, ilk olarak 1986'da beliren retçilerin Yunanistan'da iki yılı aşkın süre hapis cezası çekmek zorunda olduğundan ve akabinde de geniş katılımlı bir uluslararası dayanışma kampanyası gerçekleştirdiğinden söz etti. Sonuç olarak da, Yunanistan'ın daha uzun süreli alternatif sivil hizmete maruz kaldığını, ayrıca da Yunanistan vicdani ret hareketinin ise ordunun toplumdaki rolünü sorgulamadığının altını çizdi Rudi. Güney Afrika'da ise hareketin ilk yıllarında beliren vicdani retçiler, önceleri Almanya ya da İngiltere'ye göçmek durumundayken, yıllar içinde sayıları 1000'e varınca nihayetinde hükümetin vicdani ret hakkının tanımasını sağlamışlardır. Fakat, Andreas ve Rudi'nin sunumlarının en beklenmeyen örneği ise Paraguay'ın durumuydu. Vicdani reddin kanuni bir hak olduğu Paraguay'da, vicdani retçi olduğunun açıklanması, bu hakkın kullanılması için yeterli olmaktaymış. Haliyle, 1993'te 5 olan retçi sayısı, 2000 yılında 1200'ü bulmuş ve 2001'de de 40 bin'e sıçramış. Şimdilerdeyse de yılda 8 bin olan vicdani retçi sayısı, hükümetin askerlikle ilgili kimi reform ve değişiklikler yapmasına neden olmuş. Fakat, Paraguay'da vicdani ret hareketinin kendisini politik bir hareket olarak gördüğünü ve buna mukabil kitlesel vicdani ret açıklamaları gerçekleştiğinden söz ederek, Andreas ve Rudi konuşmalarını sonlandırdılar.

Sonraki konuşmacıysa, bu toprakların vicdani retçilerinden Uğur Yorulmaz'dı. Uğur, vicdani ret hareketinin "direnenlerin gücüyle, direnilenin gücü arasındaki orantısızlık" nedeniyle oldukça ilginç olduğunu vurgulayarak başladığı konuşmasında, bu topraklardaki ret hareketinin kısa bir tarihçesini ve bu tarihin de işaret ettiği şekliyle, vicdani retçilerin kimi sorunlarından dem vurdu. Elbette, Uğur'un da vurguladığı gibi, bu sorunlardan en önemlisi belki de, "sivil ölüm"dür.

Uğur'dan sonra söz alan Tali Lerner, İsrail'den gelen bir kadın vicdani retçiydi. İsrail'in ordu eksenli bir toplumsal yapısı olduğuyla söze başlayan Tali, israilde zorunlu askerliğin süresinin erkekler için 3 yıl, kadınlar içinse 2 yıl olduğunu vurguladı. İsrail'de hızla gelişen ve büyüyen ret hareketinin "Liselilerin Mektubu" ve sonrasındaki gelişmelerle İsrail devletini "ürküttüğünü" ve sonrasında da hareketin, devletin artan baskısına maruz kaldığını anlatan Tali, İsrail devletinin baskılarına çeşitli "tuhaf" örnekler verdi. Tali, kendi organizasyonlarının, ordunun bir tabu olmadığını göstermek adına, ordu ve askerlik ile ilgili sürekli tartışmalar gerçekleştirdiğinden söz etti.

Konuşmalardan sonraki soru-cevap kısmındaysa bir Avrupa Parlamentosu üyesi, Avrupa Parlamento'sunun hem vicdani reddi hem de total reddi desteklediğinin altını çizdi. Daha sonrasında da, vicdani reddin nasıl bir hak olduğu üzerine gelen sorulara Andreas, net ve aydınlatıcı bir yanıt verdi: "Vicdani ret bir haktır, nokta. Sivil hizmet ise bir ödevdir. Zorunlu olsun olmasın, ordunun içinde de vicdani ret bir haktır."

Verilen kısa bir yemek arasının ardından konferansın ikinci oturumu "Zorunlu Askerlik ve Vicdani Reddin Tarihi" üzerineydi. Bu oturumun konuşmacılarıysa, ABD'deki Brown Üniversitesi'nden antropolog Matthew Gutmann, Hollanda'daki Leiden Üniversitesi'nden Osmanlı Tarihçisi Erik Jan Zürcher, "Disiplin" adlı kapsamlı araştırması Türkçe'ye de kazandırılmış olan Alman sosyolog Ulrich Bröckling ve Hacettepe Üniversitesi'nden antropolog Suavi Aydın'dı.

Matthew, konuşmasına ABD tarihinde geriye giderek başladı. Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında azar azar gelişen antimilitarist hareketten ve nihayetinde '68 hareketlenmelerinin de bir başarısı olarak, zorunlu askerliğin 1973'te ABD'de kaldırıldığından söz etti. İkinci konuşmacı olan Zürcher ise, bir Osmanlı tarihçisi olarak, elbette modern vicdani ret kavramının belirmediği Osmanlı'daki askerlik görevinden muaf alma süreçlerinden söz etti. Gayrımüslimlerin, dini öğrencilerin ve İstanbulluların askerlik yapmak zorunda olmadığını hatırlattıktan sonra, Zürcher, Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı ordusunda 300 bin kaçak olduğunu ifade etti.

Sözü edilen oturumun sıradaki konuşmacı olan Ulrich Bröckling, "Disiplin" adlı kitabında da sıklıkla vurguladığı ve ana argümanını üstüne inşa ettiği gözlem ve tespitlerini kısa ve öz olarak tekrar ifade etti. Her orduya karşı, o ordunun spesifik özelliklerine dayalı, özgün direnişlerin geliştiği gözlemini, Bröckling Alman askeri tarihinden verdiği örneklerle temellendirdi. Almanya'da tüm askerlerin sayısının 1/3'ü kadar retçi olduğunu, dahası sivil hizmet yapanların sayısının asker olmak isteyenlerin sayısının 4 katını aştığını vurguladıktan sonra, Bröckling, sözü Avrupa ülkelerindeki orduların giderek profesyonelleştiğine getirdi ve kitabındaki tezini tekrarladı: "Vicdani ret şu haliyle militarizmin değişmesinde ve değiştirilmesinde bir araç olarak işlevsiz kalmıştır." Bröckling, konuşması sonrası bu satırların yazarına yaptığı açıklamada vicdani ret hareketinin orduların profesyonelleşmesinde ve vicdani ret hakkının elde edilmesinde başarı gösteremediğini belirtmiştir. Sözü edilen bu gelişmelerin, orduların kendi menfaatlerini geliştirmek için aldığı kararlar olduğununun ısrarla altını çizen Bröckling, ordunun gönüllülerle, daha usta ve becerikli lejyoner-vari profesyonel personelle hem daha "verimli" hem de daha "başarılı" hale gelmeyi amaçladığını ve bu süreçte vicdani ret hareketlerinin bir katkısının olmadığını ifade etti.

Bröckling'den sonra konuşan Suavi Aydın ise, son dönem Osmanlı ordusu ve bu ordu üzerindeki Alman militarizmi etkilerinden söz etti. Malum olduğu üzere, ortaokul ders kitaplarına bile giren Alman komutanlar, son dönem Osmanlı ordusu ve ilk dönem cumhuriyet ordusunda oldukça etkin görevlere getirilmişlerdir. Sonrasındaysa, Alman ekolünden sadece stratejik değil aynı zamanda politik olarak etkilenen son dönem Osmanlı'da gelişen millet-ordu ilişkisine atıfta bulunan Aydın, zorunlu askerliğin Bonapartist devletin içkin bir özelliği olduğunu vurguladı.

27 Ocak'ın son konuşmasının başlığı "Erkek egemenlik, Cinsiyetçilik ve Karşıcinsiyetçilik Eleştirisi Olarak Vicdani Ret"ti. ABD'deki Clark Üniversitesi'nden gelen ünlü feminist siyaset bilimci Cynthia Enloe, Mülkiye'den siyaset bilimci Serpil Sancar ve tutsaklık sonrası eylemci olarak tekrar sokaklarda gördüğümüz total retçi Mehmet Tarhan, bu oturumun konuşmacılarıydı. Enloe, konuşmasına "kadınları ciddiye alınması gerektiğini" vurgulayarak başladı. ABD ordusundaki zorunlu askerlerin ve bu askerlerin hayatlarındaki kadınlarla ilişkisinden söz eden Enloe, sosyolojik olarak bu ilişkiler hakkında bilinenin az olduğundan, askerlerin sevgilileriyle olan ilişkilerinin de militarizmi anlamak ve militarizmi feminist pencereden eleştirmek için incelenmesi gerektiğini belirtti. Diğer bir deyişle, militarizmin feminist eleştirisini, askerlerin hayatlarındaki kadınların yaşamlarından yola çıkarak yapılması gerektiğini de vurguladı. Serpil Sancar ise konuşmasına militarizmin üzerine giderek "eril şiddetin nasıl örgütlendiğinin" anlaşılması gerektiğini vurgulayarak başladı. Sancar, gerçekleştirdiği bir bilimsel araştırmadan yola çıkarak, çeşitli "erkek kategoriler" öne sürdü ve de bu erkek kategorilerinin militarizm ile ilişkilerine dair tespitlerini sundu. Bu bağlamda, erkeklerin "eril şiddete dair dillerinin" dar olduğunu ve dolayısıyla da GLBT/VR (gay, lezbiyen, biseksüel, transseksüel / vicdani ret) hareketin, bu zeminde bir gelişmeyi ötelediğini vurguladı. Erkeklerin şiddettinin, "şiddetsever erkekler gibi olmayan" erkeklerce eleştirilmesinin kuşkusuz, hem dilsel hem kavramsal anlamda, vicdani ret hareketinin militarizm eleştirisine katkılar sunacağı açıktır.

27 Ocak'ın son oturumunun son konuşmacısı olan Mehmet Tarhan, "GLBTT hareketinin toplumsal bir hareket" olduğu kabulüyle konuşmasına başladı. Eşcinsel hareketin de militarizmin kavramsal bir sökümünü yaptığını belirten Mehmet, askerlik yapmak istemeyen eşcinsellerden söz etti. "Askere de gitmem, muayene de olmam" diyen eşcinsel vicdani retçilerin, bu anlamda, militarizmin sağladığı "hakkı" redderek, militarizmin karşıcinsiyetçi yönünü teşhir ettiğini vurguladı Mehmet. Bu anlamda da Mehmet, eşcinsel hareket ve antimilitarist hareketin işbirliğinde olması gerektiğinin altını çizdi.

Konferansın ikinci gününe, "Vicdani Ret ve Antimilitarizmin Felsefi Temelleri" başlıklı, fakat tuhaf bir şekilde felsefenin detaylıca konuşulmadığı bir oturumla başlandı. Oturumda konuşmacı olarak Boğaziçi Üniversitesi'nden siyaset bilimci Taha Parla, Ege Üniversitesi'nden felsefeci Nilgün Toker, Radikal Gazetesi yazarı Yıldırım Türker ve Ege Üniversitesi'nden sosyal psikolog Melek Göregenli katılmıştı. Taha Parla, konuşmasında reductio ad absordum ile vicdani ret karşıtlarını "zaaf noktasına" iteceğini belirterek başladı konuşmasına. Savaş karşı çıkmanın insanlığa karşı bir borç olduğunu ve sadece "ben gitmem" demenin değil, "kimse gitmesin" demek gerektiğini vurgulayan Parla, askerlikten soğutmanın değil, askerliğe ısıtmanın topluma zarar vereceğinin altını çizdi. Sonraki konuşmacı Nilgün Toker ise vicdani ret ve antimilitarizmin tarihi ve felsefi anlamda köklerinin farklılığından, antimilitarizmin modern ordular üzerinden tanımlandığını belirtti. Yıldırım Türker ise, Toker'in betimlediği tarihsel köken ayrılığını bir aşama daha ileri götürerek "toplumun militarizmden epistemolojik bir kopuş yaşaması gerektiğini" belirtti. Bu oturumun son konuşmacısı Melek Göregenli ise, vatansever ve milliyetçi grupların sosyal psikolojik analizi üzerine yaptığı araştırmalara dayalı bilgiler sundu. Oturum sonunda söz alan Düşünce Suçuna (?!) karşı girişimden Şanar Yurdatapan, unutulmayacak bir sloganı aktardı: "Yeryüzündeki en son asker bile bir fazladır".

28 Ocak gününün ikinci oturumunda, konu "Bir İnsan Hakkı Olarak Vicdani Ret"ti. Konuşmacılar, Mazlum-Der Genel Başkanı Ayhan Bilgen, Uluslararası Af Örgütü yönetim kurulu başkanı, Hacettepe Üniversitesi'nden hukukçu Levent Korkut, Cenevre'deki Birleşmiş Milletler Quaker ofisinden Rachel Brett ve Avrupa Vicdani Retçiler Bürosu'ndan Friedhelm Schneider'di. Ayhan Bilgen konuşmasında, vicdani reddin Türkiye'nin militarizm ile hesaplaşmasında bir platform olması gerektiğini vurgulayarak, militarizmin boyutlarıyla ilgili kimi çarpıcı örneklere yer verdi. İkinci konuşmacı Rachel Brett ise Birleşmiş Milletler nezdinde vicdani reddin hukuki ve politik durumunu detaylıca anlatıp, vicdani reddin Birleşmiş Milletler tarafından bir düşünce, inanç ve vicdan hakkı olarak tanındığını ifade etti. Dahası, vicdani reddin motivasyonları ve nedenleri nedeniyle de retçiye ayrımcılık yapılamayacağından da söz etti. Ayrıca, Birleşmiş Milletler'in askere gitmeme suçuyla ilgili keyfi tutukluğu onaylamadığından da söz etti Brett. Levent Korkut ise, konuşmasında kapsamlı olarak dini retçilere değindi. Büyük dinlerden olan Hıristiyanlık ve İslam'da önceleri var olan pasifizmin daha sonraları ortan kalktığına değinen Korkut, pasifist geleneğe halen sahip olan Quaker'lar, Anabaptisler ve Yehova Şahitleri'nden söz etti. Son konuşmacı Schneider ise detaylı ve oldukça teknik bir şekilde Avrupa'daki vicdani ret yasa ve yönetmeliklerini anlattı. Hatırlatalım, Schneider'ın çalıştığı Avrupa Vicdani Ret Bürosu, Strasburg'da Avrupa Parlamentosu'nda yasal vicdani ret hakkı ile ilgili lobi yapan bir kuruluş.

Vicdani ret konferansının son otrumuysa "Vicdani Reddin Hukuki Boyutları"na ayrılmıştı. Osman Murat Ülke'nin davasının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gitmesi sürecinde, Ossi'nin avukatlarından olan Kevin Boyle, Tony Fischer ve yine Ossi'nin Türkiye'deki avukatlarından Hülya Üçpınar ile birlikte Anayasa Mahkemesi raportörü ve anayasa doçenti Osman Can, bu oturumun konuşmacılarındandı. Kevin Boyle ve Tony Fischer, kapsamlı bir şekilde Ossi'nin AİHM sürecini değerlendirip, vicdani ret hakkının hukuki temellerinden söz ettiler. Osman Can ise, ki kendisi 1982 anayasında dahi vicdani reddin hukuki temelleri olduğunu gösterdiği hukuksal çalışmalarla tanınmaktadır, konuşmasına Türkiye yasalarının içkin militarist yönlerini anlatarak başladı. Fakat gene de, anayasaya göre, vatan hizmetinin bir borç olduğu, bu borcun, öte yandan, askerlik hizmetine daraltılmaması gerektiğini, gerek sivil hizmetin, gerek muaf tutulmanın gerek vicdani reddin, bu bağlamda 1982 anayasısyla bile uyumlu olarak uygulanabileceğini ifade etti. Son konuşmacı Hülya Üçpınar ise, benzer şekilde, anayasanın vatan hizmetinin nasıl organize edileceğini belirtmediğini, anayasanın da vicdani ret hakkını engelleyici bir özelliğe sahip olmadığı belirtti. Daha sonra da, yasal boşluklar nedeniyle, retçilerin firarilik, bakayalık ya da yoklama kaçaklığı gibi gerekçelerle yargılandığından söz edildi.

Bütün bu uzun oturum ve konuşmalardan sonra, off-the-record gerçekleştirilen forumda da, vicdani reddin hak olup-olmaması ve benzeri kimi konularda, katılımcılar ve dinleyiciler arasında kimi fikir ve yorum paylaşımı gerçekleştirildi.

Yazının ilk satırlarında değindik, bu konferans, Halil Savda'nın tutuklu olduğu, Hrant Dink'in katledildiği günlerde gerçekleştirildi. Karamsarlığı iyi günlere saklayan, umudun peşinde koşan insanların da destek, katkı ve gönülleriyle inşa ettiği oldukça yoğun ve bir o kadar da yorucu iki gündü yaşadığımız. Uluslararası seminer ya da konferansların, kendimce, en önemli yanı, dünyanın dört bir yanından gelip, birbirlerinin toplumsal hareketlilikleriyle, birbirlerinin politik mücadeleleriyle dayanışan aktivistlerin enerji ve kararlılığına tanık olmaktır. Bizler de, sadece konferans içeriğiyle değil, uluslararası katılımcıların sağladığı motivasyonla biraz daha umutlandık. Umut, elbette bu konferansın tek duygusu değildi. Kararlılık, mücadelecilik ve devrimcilik de, en azından bu satırların yazarının, konferansta hissettiği duygu bulutunun damlalarındandı.

Vicdani ret hareketi, bana göre sadece politika değil, duygulanımlar üzerinden de işler. Konferansın, politik boyutu gayet başarılı bir şekilde doldurduğuna şüphe yok; fakat, duygulanım boyutunun da, yukarıda da değindik, oldukça samimi olarak doldurulduğu da bir gerçek.

Bu site, Can Başkent'in 1999 yılından beri yazdığı politik, felsefi ve akademik çalışmaların (neredeyse) eksiksiz bir derlemesidir. Bu yazılar veganizmden, beden politikalarına, dijital kültürden ahlak kuramına dek birçok konuyu kapsamaktadır.

Can Başkent'e e-posta ve twitter ile ulaşabilirsiniz.

This website collects all written output of Can Başkent since 1999. It includes his political and academical articles as well as his opinion pieces on a broad variety of issues ranging from veganism to digital culture.

You can reach Can by e-mail and twitter.