tumblr counter
Bir Öz-İfade Olarak Vicdani Ret | <a href="http://canbaskent.net">Can Başkent</a>

Can Başkent

logic and the rest...

BİR ÖZ-İFADE OLARAK VİCDANİ RET

CAN BAŞKENT

0. Giriş

İfade özgürlüğünü, diğer hukuki özgürlük tanımlarından ayıran en önemli özelliklerinden biri, ahlaka yaptığı derin ve göz ardı edilemez atıflardır. Bir ahlaki ilke olan "dürüstlüğün" gerekçelendirildiği politika/hukuk boyutlardan biri olarak görebileceğimiz, ifade özgürlüğü - ahlak bağı, Kant ahlakında bilhassa kendini bulur. Zira, Kant'ın ahlaki maksimlerini takip etmek gerekirse, insanın dürüst olma görevi vardır. İlk bakışta, düşünceleri açıklamak (ve bunları savunmak) derin bir ahlaki zorunluluk taşıyor görünmez [1]. Ancak, düşünceleri saklamak ya da olduklarından farklı göstermek, bir ahlaki sorunsal yaratır. Biz bu yazıda, ahlaki motivasyonun en derinden hissedildiği toplumsal eylemlerden biri olan sivil itaatsizliğin, "öldürmeme" ve "öldürme eylemlerine ve hazırlıklarına iştirak etmeme" ahlakı üzerinden işleyen altbaşlığına, vicdani redde, odaklanacağız.

Yazı, öncelikle vicdani red tanımını tartışacak. Tanımı eleştirel olarak yeniden inşa etmenin ardından, ifade özgürlüğü ve vicdani red ilişkisine atıflarda bulunacağız. Vicdani reddin tarihinden ayıkladığımız ayırdedici kimi örneklerle ve tanıklıklarla, tezlerimizi destekleyeceğiz. Yazıyı, kimi temenni ve politik kaygıları somutlaştırarak sonuçlandırmaya çalışacağız.

1. Tanım ve Sorunlar
1.1 Tanımlar

Vicdani reddin (conscientious objection (İng.), objection de conscience (Fra.), Kriegsdienstverweigerung (Alm.)) bilindik tanımını, Ümit Kardaş'ın bu ciltteki "Vicdani Ret İtirazının Boyutları" başlıklı yazısından alıntılayalım.

Tanım 1: "Vicdani ret kişinin ahlaki tercih, dini inanç, felsefi görüş ya da politik nedenlerle askeri eğitim ve hizmette bulunmayı, silah taşımayı ve kullanmayı reddetmesidir."

Vicdani ret üzerine yapılan araştırma ve çalışmalar, çoğunlukla bu standart tanımı temel almaktadır. Dahası, gerek vicdani ret hareketinin eylemlilikleri, gerekse bu konu üzerinde üretilen kuramsal ve kavramsal çalışmalar, anılan tanımın benimsenmesinde ve kullanılmasında de facto etkin olmuşlardır.

Ancak, konuya ifade özgürlüğü perspektifinden yaklaşıldığında, önemli bir sorun belirmektedir. Zira, vicdani reddin sözü edilen jenerik tanımı, vicdani reddin bir deklarasyon (açıklama) ile ilan edilmesi gibi, önemli bir kavramsal ve pratik zorunluluğu kapsamamaktadır. Dolayısıyla, vicdani ret kavramına, gerek pratik gerekse kuramsal zeminde aşina olmayanlar soracaktır: "İnsan kendi kendine mi vicdani ret yapıyor?"

Bu yazıda, her ne kadar ilk etapta yüzeysel görünse de, bu eleştiriyi ciddiye alacağız ve akabinde yazımızın amaçları doğrultusunda vicdani reddin değindiğimiz jenerik tanımını güncelleyeceğiz. Böylelikle, vicdani reddin deklaratif özelliğinin altını bilhassa çizmiş olacağız - zira vicdani reddin en önemli bileşenlerinden ve parametlerinden biri, vicdani reddin açıklanır (ve savunulur/arkasında durulur) bir ifade olmasıdır.

Öngörülebileceği gibi, bu nitelik, vicdani reddin bir sivil itaatsizlik edimi olmasından kaynaklanmaktadır. Sivil itaatsizlik eylemlerinin kamusal olma gerekliliği nedeniyle, tümdengelimsel olarak, vicdani reddin de kamusallaşma kaygısı olduğu rahatlıkla görülebilir. Tüm bu argümanlar ışığında, vicdani reddin pratik ve felsefi kökenlerinin örtük olarak ötelediği, "sivil itaatsizlik parametresini", Tanım 1'e eklemleyeceğiz. Elde edeceğimiz yeni tanıma "Tanım 2" diyelim:

Tanım 2: "Vicdani ret kişinin ahlaki tercih, dini inanç, felsefi görüş ya da politik nedenlerle askeri eğitim ve hizmette bulunmayı, silah taşımayı ve kullanmayı kamusal bir açıklamayla reddetmesidir."

Dikkatle bakıldığında görülecektir, Tanım 2, sadece bir kavramsal berraklık sağlamakla kalmıyor aynı zamanda, vicdani reddin, ifade özgürlüğü ile olan içkin bağını da, yukarıda da değindiğimiz şekliyle, açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Tanım 2 üzerine yapılacak ilk gözlem, bu tanımın, vicdani reddin ifade özgürlüğü çerçevesinde kısıtlanan boyutunun ne olduğunu açık etmesidir. Vicdani ret bir tür "açıklamadır" ve eğer açıklanan suç ise vicdani reddin kendisi de suç olacaktır. Haliyle, tanımında "açıklanır olma" parametresini içerdiğinden, vicdani ret, ifade özgürlüğünün kimi nedenlerde kısıtlandığı zeminlerde, a priori bir suç teşkil edecektir.

Sonraki bölümcede, vicdani reddin sadece açıklamanın içeriği nedeniyle suç teşkil etmediği üzerinde duracağız. Zira, vicdani ret, kimi başka içkin özellikleri nedeniyle özel bir alakayı hak etmektedir.

1.2 Sorunlar

Vicdani ret deklarasyonlarının hemen hepsinin kanun çerçevesinde per se "suç teşkil etmesi", bir sivil itaatsizlik olarak vicdani reddi, henüz eylemlilik aşamasına gelmeden illegalize etmektedir. Diğer bir ifadeyle, neredeyse diğer tüm sivil itaatsizlik eylemlerinin aksine, vicdani ret, iki kere suçtur. Bu suçlardan birincisi, vicdani ret açıklamasının, bir metin olarak, malum nedenlerle ve bilindik kanun maddelerine göre; devlete (devletin bekaasına karşı), orduya (orduyu tahkir ve tezyif etmek) ve hatta kimi zaman da topluma (halkı askerlikten soğutma) karşı bir suç teşkil etmesidir. İkinci suç ise, deklarasyonda vaadedilen eylemin kendisidir. Malum, bir vicdani ret açıklamasına iliştirilerek gerçekleştirilmiş olsun ya da olmasın, askere gitmemek bir suçtur. Özetle, askerlik hizmetini vicdanen ret etmenin gerekçelerini açıklamak da, tarihsel manada vakalara baktığımız vakit, neredeyse askere gitmeme eyleminin kendisi kadar bir suç unsuru oluşturmaktadır. Dolayısıyla, vicdani ret hareketinin amaç ve hedeflerini analiz etme gayretini benimsemiş her çözümleme, vicdani reddin içkin olarak sahip olduğu "suç unsurlarını" da göz önünde bulundurmalıdır.

Özetlemek gerekirse, vicdani ret ve ifade özgürlüğü ilişkisine değineceğimiz bu yazıda, analitik olarak (Kant'a selam olsun) Tanım 1'i genişletip, Tanım 2'yi benimseme zorunluluğumuz bulunmaktadır. Bu yazının kapsamından sapmamak adına, Tanım 2'nin nihai ve tam bir tanım olduğunu iddia etme cürretini göstermeyeceğiz. Ancak, yine de Tanım 2, bizim amaçlarımız açısından bu yazıda yeterli olacaktır; zira, bir daha belirtelim, Tanım 2, vicdani reddi hukuki sonuçları itibariyle, diğer sivil itaatsizlikten ayıran en az bir parametreyi daha içermektedir.

Sivil itaatsizlik edimlerini, belki haddimizi aşarak, riskli/risksiz şeklinde sınıflandırmak politik olarak doğru bir yaklaşım olmasa da, kavramsal olarak nesnel bir gözlemi yansıtmaktadır. Zira, kısa bir araştırma, örneğin, ABD'de dini ve ahlaki nedenlerle ertesi gün hapı reçetesi yazmayan hekimlerin gerçekleştirdikleri gibi kimi vicdani itirazların (karşı çıkılanın zorunlu askerlik görevi olmadığı vicdani retlere, vicdani itiraz diyeceğiz), vicdani retle açık farkını ortaya koymaktadır. Her ne kadar bu iki eylem de, bir çok bakış açısına göre (kimi tıp etiği yaklaşımları dışında) ifade ve kanaat özgürlüğünün kullanılması olup, belirli bir hukuki yaptırımı göze almayı gerektirse de, aralarındaki fark açıktır: Ertesi gün hapı reçetesi yazmamanın gerekçesini açıklamak (çok uç kimi istisnalar dışında) suç teşkil etmemektedir. Sonuç olarak, vicdani reddin, diğer (görece sivil) vicdani itiraz formlarından daha fazla bir ifade özgürlüğü hakkı talep ettiğini öne sürmek yerinde olacaktır. Elbette, ihtiyaç duyulan bu ekstra hukuki güvencenin noksanlığı halinde, yüzleşilecek hukuki ve gayrı hukuki yaptırımlar da daha sert olacaktır. Zira, yukarıdaki naif örnek üzerinden düşünmeye devam edecek olursak, vicdani itiraza dayalı bir şekilde ertesi gün hapı satışı yapmaktan imtina etmek, bu hapı almak isteyenin, başka bir satış kanalı vasıtasıyla bu hapı almasını engellememektedir (Elbette, kimi uç örnekler akla gelebilir. Hayatı bir durumun söz konusu olduğu bir durumda, bu hapın satışının vicdani itiraz gerekçesiyle yapılmamasının bireylerin sağlığında onulmaz kayıplara yol açması gibi hassas noktalar tıp etikçileri tarafından detaylıca tartışılmaktadır literatürde). Ancak, (İsrail'den aşina olduğumuz seçici retçiler dışında) vicdani retçilerin derdi, işverenlerini seçmek değildir. Diğer bir deyişle, bir çok sivil itaatsizlik eyleminin aksine, vicdani retçiler ve total retçiler, itirazlarını yönelttikleri sistemi iyileştirmeyi içkin bir şekilde hedeflememektedir. Dolayısıyla, yüzelsel bir ifadeyle altını çizmemiz gerekirse, vicdani ret bir grev değildir. Zira, vicdani retçi, varolan askeri sisteme dahil olmak için kimi şartlar öne sürmemekte, bu sistemini dışında kalma tavrının ortaya koymaktadır.

Avrupa vicdani ret hareketine aşina olanlar, yukarıda değindiğim noktaya itiraz edebileceklerdir. Zira, silahsız sivil hizmetin, askerlik hizmeti yerine ifa edilmesi, vicdani reddi yasal bir hak olarak tanıyan bir çok ülkeden aşina bir deneyimdir. Dolayısıyla, vicdani retçileri, devlete karşı zorunlu hizmeti eleştirmedikleri için (zira, bu ülkelerde vicdani retçilerin çoğu, zorunlu hizmet kurumu olarak orduyu istememekte, ama onun yerine hastane gibi kimi kurumlarda sivil hizmet talep etmekteler) yerenler, vicdani ret ile total reddi, henüz tanımlar düzeyinde birbirine karıştırmaktadırlar. Bu yazıda, gerekçesi ne olursa olsun, sivil hizmet talebi olsun olmasın, vicdani retçilere eğildiğimizin tekrar altını çizmeliyiz. Ancak, unutulmamalıdır ki, burada inşa ettiğimiz kimi kavramsal yaklaşımlar, misli misli rahatlıkla total retçilere de uygulanabilir. Zira, total ret, vicdani reddin, haklar ve talepler mertebesinde fersah fersah ilerisine geçen bir edimdir.

Bu yazıda, vicdani retçilerin ve bir sosyal zemin olarak vicdani ret hareketinin, yasal vicdani ret hakkının noksanlığından kaynaklanan sorunlarına değineceğiz. Bu aşamada dikkatle altını çizmemiz gereken bir husus var: ifade özgürlüğü kapsamında yasal yaptırıma maruz kalanlar arasında bir hiyerarşik sıralama yapmayacağız. Dolayısıyla "Minareler süngümüz, camiler kışlamız, kubbeler miğferimiz, müminler askerimiz" diyenle, "Benden askere gitmemi istemekle, yaşama olan bütün inancımı, özgür bir dünya hayalimi, umutlarımı istiyorsunuz. Ama onlar bana ait ve kesinlikle onları size vermeyeceğim. Bütün bu fikirlerimden dolayı, askere gitmeyi ve herhangi bir devlete hizmet vermeyi, sonucu ne olursa olsun reddediyorum. Bu fikrimden ya da sadece yapmamaktan ibaret olan eylemimden dolayı hakkımda açýlacak davalarda hukuki bir savunma yapmayı kabul etmiyorum ve ortak paydalarda buluştuğumuz tüm insanları da dayanışmaya ve şiddetten arınmış eylemliliğe davet ediyorum." [8] diyen arasında kategorik bir ayrıma gitmeyecek; fakat, bu yazının odağından sapmamak maksadıyla, zorunlu askerlik hizmetine karşı gerçekleştirilen vicdani ret edimine yoğunlaşacağız. İfade özgürlüğüne kategorik yaklaşmamızın altında yatan itki, politik doğruluk kıstasının yanında, vicdani reddin ifade özgürlüğü bağlamında incelenmeye çalışılmasında atlanmaması gereken önemli bir ilkenin varlığıdır. Şimdi bu ilkeyi açıklayalım.

Savaş Direnişçileri Enternasyonali (War Resisters' International (kısaca WRI) ya da Türkçe'de daha yaygın bilinen adıyla Uluslararası Savaş Karşıtları), vicdani retçileri destekleyen en büyük uluslararası örgüttür. WRI, bu zeminde, vicdani ret gerekçesi ne olursa olsun, total retçi ya da vicdani retçi ayrımı yapmadan, tüm vicdani retçileri desteklemektedir [7]. Uluslararası hareket, bu minvalde, demek ki, vicdani retçilerin ifade ve eylem özgürlüğünü desteklerken, kişisel motivasyonların, bu hakka sahip olabilmek için bir kriter olmadığını öne sürmektedir. Biz, bu yazıda, değindiğimiz bu argümanı sahiplenmekle kalmayacak, hareketin pratiğinde, daha da geliştirmeye çalışacağız. Diğer bir deyişle, iddiamız şudur: vicdani reddi ifade özgürlüğü zemininde değerlendirirken, ret ediminin motivasyonları ve gerekçeleri bir kriter olmamalıdır. Analitik felsefe ya da kimi diğer formel yöntemlerle meseleye yaklaşıldığında, önceki cümlede öne sürdüğümüz iddia, ciddi bir gerekçelendirmeye ihtiyaç duymaktadır. Zira vicdani ret, argümanımıza göre, kendi tanımının getirdiği kimi niteliklerin, mesele ahlaki zeminde değerlendirmeye alındığında, göz ardı edilmesini talep etmektedir. Diğer bir ifadeyle, vicdani ret, algısını yaratırken, tanımından gelek kriterleri sanki yok saymaktadır. Örneğin, Yehova Şahidi bir vicdani retçiyle, anarşist düşüncenin temel ilkelerini benimsemesi nedeniyle vicdani retçi olan iki bireyin, vicdani retçilikleri ("vicdani retçilik mertebeleri"), kuşkusuz denktir. Ancak, bu iki zıt nedene rağmen, bu iki bireyin tutumlarını ahlak felsefesi kriterlerine göre değerlendirmeye gayret ettiğimizde, bu motivasyonun semantik ve felsefi içeriği önemsizleşmektedir. Vicdani retçilerin, retlerini açıklarken giydikleri farklı farklı renklerdeki motivasyon hırkası, açıklama tutarlı bir şekilde gerekçelendikten sonra, yani, açıklamanın okunması bittikten sonra, tek bir renge dönüşmektedir. Dolayısıyla, farklı farklı politik, sosyal, bireysel, felsefi ve dini temelden de gelseler, vicdani retçiler benzer bir akıbete sahiptirler. Vicdani reddin bu ontolojik özelliği, hareketin, tüm dünyada türlü türlü eylemliliklere sahip olmasına da vesile olmuştur. Muhakkak ki, bu iddianın sayısız kanıtını, dünyanın dört bir yanındaki hareketlere yoğunlaşarak bulmak mümkün. İsrail'deki siyonist, muvazzaf asker vicdani retçiler, gerek Türkiye'de gerekse Güney Kore ve Orta Asya'da dini nedenlerle vicdani retçi olan Yehova Şahitleri, eşcinsel olmanın hastalık olarak görülmesi bağlamında askerlik hizmetinden muaf tutulmaya karşı toplumsal cinsiyet politikaları zemininde vicdani retlerini açıklayan eşcinsel özgürlüğü hareketi eylemcileri, vatandaşı olduğu ülkenin resmi ordusunda değil de gerilla ordusunda savaşmayı tercih eden vicdani retçi Marksist gerillalar ya da laiklerin ordusunda yer almak istemeyen mücahit İslamcı vicdan retçiler örneklerinde somutlaştığı gibi türlü türlü motivasyonlara sahip vicdani retçiler görmek mümkün [2]. Bütün bu tartışmaların ve eylemlilik yaklaşımlarının ışığında, vicdani reddi ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirmeye çalışırken, motivasyonları bir parametre olarak göz önünde bulundurmayacağız. Dolayısıyla, motivasyonu ve gerekçesi ne olursa olsun, hukuki ve ahlaki olarak, vicdani retçiler eşit muameleye haizdir.

2. İlk Açıklamalar (1990 - 2000)

Vicdani reddin zigzaglı tarihine kısaca bir göz atmak, vicdani retçilerin ifade özgürlüğü bağlamında yaşadıkları hakkında bize ipuçları sunacaktır. Biz bu bölümde, kimi tikel vakalar üzerinde durarak, vicdani reddin ifade özgürlüğü ile olan bağlarını açıklamaya gayret edeceğiz.

1989 Aralık ayında, Tayfun Gönül'ün İstanbul'da, Vedat Zencir'inse 1990 Şubat'ında İzmir'de gerçekleştirdiği vicdani ret açıklamaları Türkiye'nin ilk vicdani ret açıklamalarıdır. Gönül hakkında, zamanın meşhur, halkı askerlikten soğutma suçunu (??!!) düzenleyen TCK 155. maddesi gerekçe gösterilerek sivil mahkemede dava açılmış ve Gönül, bir ay hapis cezası almıştır. Sonrasında da hapis cezası, para cezasına çevrilmiştir.

Vedat Zencir'in değindiğim vicdani ret deklarasyonu 11 Şubat 1990 tarihinde Sokak dergisinde yayınlanmıştır. Tarihsel ve manevi değeri nedeniyle, bu açıklamayı aynen alıntılıyorum:

"Ben Vedat Zencir. Şiddeti, emir alıp vermeyi yaşantıma almamaya niyetli ve kararlı olan bir insanım. Yaşantımı bir takım ahlaki ilkeler doğrultusunda göstermeye özen gösteriyorum. Bunun için yaşam anlayışımla çelişecek kurum, kuruluş ve işlerde bulunmuyorum. 20 yaşından beri kendimi ne zaman askere alınmış düşünsem veya bunun rüyasını görsem mide krampları geçiriyorum. Emir alıp vermek benim kişiliğimle, duygularımla hiç bağdaşmayan bir şey. Hele kendimi tanımadığım insanları öldürmeye hazır düşünmek -bu, hiçbir şekilde kabul edemeyeceğim bir durum. İnsan benim için dinsel boyutta kutsal bir yaratık değil, fakat ben insana tanrısal bir yükleme yapmadan her insanın yaşamını en az kendiminki kadar kutsal buluyorum. Bu yüzden de gerekçesi ne olursa olsun öldürmeye yönelik herhangi bir yapı içinde bulunamam. Kendi değerlerim doğrultusunda yaşamak benim en doğal hakkım. Üstelik benim değerlerim gayet safiyane şeyler. Şiddet istemiyorum. Emir almak-vermek istemiyorum. Şimdi, bunun dışında bir davranışa zorlanmamı da doğrusu hiç aklım almıyor."

Her ne kadar oldukça masum görünse de, yukarıdaki açıklama nedeniyle Vedat Zencir'e de o yılların meşhur TCK 155. maddesine binaen dava açılmış ve Zencir, sivil mahkemede yargınlanmış, akabinde de beraat etmiştir. Gözlemlenebileceği üzere, ilk retçiler sivil mahkemede yargılanmış olsalar da, bu hep böyle devam etmeyecektir.

Doksanlı yılların sıcak çatışma döneminin, şaşırtıcı olmayan bir sonucu olarak, sıkıyönetim dönemleri haricinde, ilk olarak casusluk suçları dışında bir suça (??!!) dair davalar da askeri mahkemede görülmeye başlandı. 1993 yılında, Has Holding'e ait özel bir televizyon kanalı olan HBB'de yayınlanan, İzmir Savaş Karşıtları Derneği başkanı Aytek Özel ve (o zaman itibariyle) vicdani retçi Menderes Meletli röportajı nedeniyle, Özel ile beraber, program yapımcıları Erhan Akyıldız ve Ali Tefik Berber tutuklandı ve (şimdi yürürlülükte olmayan, o zamanın) TCK 155. maddesine dayanarak, sözü edilen kişiler askeri mahkemede yargılandılar. Böylece, genel tabirle söylemek gerekirse, sivillerin askeri mahkemede yargılanmasının da önü açılmış oldu. Diğer bir ifadeyle, vicdani ret açıklamaları üzerindeki ifade özgürlüğüne dair kısıtlamalar kat be kat arttı. Hareketin kısa tarihi boyunca yaşanan hukuki ve politik sürece dair kimi anekdotları ve kilometre taşlarını Kurdaş'ın bu ciltteki makalesinde okumak mümkün. Dolayısıyla, bu bilgileri burada tekrar etmeye gerek yok.

2.1 Askeri Yargı

Ancak, üzerinde önemle durulması gereken nokta, askeri yargının, neden ifade özgürlüğünü daha da fazla kısıtladığıdır. Kişi, acaba askeri mahkemede yargılanınca, neden kendini sivil mahkemelere nazaran daha fazla baskı altında hissetmektedir?

Askeri mahkemeler, bilindiği üzere 353 sayılı "Askeri Mahkemeler Kuruluş ve Yargılama Usülü Kanunu"na göre kurulmuştur. Bu mahkemelerin en ayırt edici özelliklerinden biri, mahkeme kurulunun iki askeri hakim ve bir subay üyeden oluşmasıdır. (Genelkurmay nezdindeki, general ve amirallerin yargılandığı mahkeme ise üç asker hakim ve iki general ya da amiralden oluşmaktadır.) Diğer bir ifadeyle, alışıldık askeri mahkemelerde, zanlının ve avukatların karşısına, askeri üniforması üzerine hakim cübbesi giymiş iki asker hakim ve hukuk bilmine dair herhangi bir sıfatı ve eğitimi olmayan bir subay çıkmaktadır. Zira, askeri mahkemeler, asker kişiler ve askeri suçlarla ilgili davalara bakmakla yükümlüdür ve dolayısıyla bu tuhaf mantığın gereği olarak, işin ehli bir subay asker de mahkeme kurulunda bulunmaktadır. Göze çarpan ilk aşikar sorun olan, hakim olmayan üye sorunu, kimi akademik çalışmalarda dikkatle incelenmiştir. Gözler'in belirttiği gibi,

"Kanımızca, Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin “hakim sınıfından olmayan üye”lerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6’ncı maddesinin aradığı hakimlik bağımsızlığı niteliğine sahip oldukları söylenemez." [4].

Çünkü, Gözler'e göre

" “hakim sınıfından olmayan üyeleri” bakımından asıl sorun, [bu üyelerin] hukukçu olmamaları veya hakimlik mesleğinden gelmemeleri değil, hakimlik mesleğini icra etmeleri için gerekli bağımsızlık ve teminattan yoksun olmalarıdır.(...) Bağımsızlık niteliği bulunmayan bu “hakim sınıfından olmayan üyeler”in Mahkemenin çoğunluğunu oluşturmadığı ve dolayısıyla mahkemenin bütünü itibarıyla bağımsızlığına gölge düşürmediği düşünülebilir. Ancak kanımızca bir mahkemede beş üyeden ikisinin dahi bağımsız olmaması, bu mahkemenin bütünü itibarıyla bağımsızlığını zedeler." [5]

Sivillerin askeri mahmekemede yargılanmış olmalarının yarattığı sorunlar sadece hukuk zemininde ortaya çıkmamaktadır. Kuramsal sahada da düşünüldüğünde, en basit anlamıyla bile, sivillerin askeri zemine çekilmesinin önünün açılmış olması, kategorik olarak ciddi bir suistimaldir. Zira, kimi suçları (??!!) işleyen insanlar, asker değillerdir ve bu insanların, askerlerin uymalarının beklendiği kanunlara uymalarının beklemek, en hafif tabiriyle, kategorik bir sapma, elma ile armutları karıştırmaktır. Muhakkak ki bu kategorik sapmanın kimi politik motivasyonları mevcuttur. Bu makalenin içeriğinden sapmamak adına, sözü edilen politik motivasyonlara değinmeyeceğiz.

Her ne kadar günümüzde, çok şükür, artık kimi muğallak nedenlerle eskisi kadar sert uygulanmıyor olsa da, vicdani ret hareketinin Türkiye'deki aşağı yukarı 15 yılı, askeri yargı sürecini idrak etmeye çalışmak ve peşisıra bu mahkemelerde bulunmakla geçti.

3. Hareketin Şimdiki Yılları (2000 - ... )

1990'ların hızlı ve aktif vicdani ret hareketi 2000'lerde bir çok nedenden duraklamaya başladı. Savaş aparatusunun, canavarca bir egemenlik sultası ilan etmesine paralel ilerleyen bu süreç, ifade özgürlüğü zemininde de kimi yan etkilere sahipti.

Bunlardan ilki, vicdani reddin, ilkesel amacı olan "militarist sistemin lağvı"na yönelik eylemliliklerin ister istemez ertelenmesinden kaynaklanan bir pratik gerilemedir. Hareketin gerilemesi, bu minvalde, hareketin büyümesinin yavaşlamasını da beraberinde getirdi. Burada, vicdani retle ilişkisini tartışmaya gayret ettiğimiz ifade özgürlüğü ise, özgürlüğe ihtiyaç duyacak ifadelerin, ileride açıklayacağımız nedenlerle, noksan olması nedeniyle, çok da zor günler geçirmedi. Çok spesifik ve istisnai olmaları nedeniyle gerek devletten gerekse yerel ve uluslarası sivil toplumdan yüksek alaka gören iki vicdani retçinin hikayelerine burada değinmek yerinde olacaktır.

Zorunlu askerlik angaryası esnasında vicdani reddini açıklayan Mehmet Bal'ın maruz kaldığı kötü muamele, açıktır ki, düşüncesini açıklamasından değil, düşüncesini bir (o zaman itibariyle) muvazzaf bir asker olarak açıklamasından kaynaklanmaktaydı. Dolayısıyla, (subay, astsubay ya da erbaş) asker kişilerin, ifade özgürlüğü üzerindeki fiziksel şiddet, kötü muamele ve işkenceye varan ifade özgürlüğü kullanımı engellemeleri, belgelenebilenler ışığında bile, vahim bir tablonun varlığına işaret etmektedir. Zira, militarist aygıt ve yapılar, tanım itibariyle, ifade özgürlüğünün söz konusu olmadığı yerlerdir. Bu minvalde, harici bir ifade özgürlüğüne ihtiyaç duyacak kadar muhalif bir beyanın da, bu özgürlüğü sert bir şekilde kısıtlayan kurumdan herhangi bir sempatiye mazhar olması beklenemez. Dolayısıyla, Mehmet Bal'ın akıl almayacak kötü muameleye ve şiddete maruz kalmasının arkasında, gene akıl almayacak bir ifade özgürlüğü kısıtı baskısı bulunmaktadır. Zira, ordudaysan, komutanın izin vermeden konuşamazsın.

Mehmet Tarhan ise, (ordu hekimlerinin teşhisinin aksine) bir eşcinsel olarak askerlik hizmetini reddetti. Akabinde, yazarken bile ellerimin titrediği derecede kötü muameleye maruz kalıp, sayısız hak ihlaline uğradı. Oysa Tarhan, bu noktaya vicdani ret açıklamasında şöyle değinmişti:

"Eşcinsel olmam nedeniyle "hak" olarak sunulan çürük raporunu ise militer düzenin kendi çürüklüğü olarak algılıyorum"

Fakat, vicdani retçilerin uğdadıkları kötü muamelenin açıklamanın içeriğiyle olan bağına dair elimizde kesin bir kanıt yok. Bizim gözlemlediğimiz kadarıyla, açıklamanın temel fikri zemininde, askerlik hizmetinden sakınma girişiminin bu kötü muamelenin nedeni olduğunu iddia edebiliriz. Zira, her askere gitmeyene bu kötü muamele hakir görülmemekte ve benzer şekilde, her asi askerle her eşcinsel erkeğe de kötü muamele reva görülmemektedir. Dolayısıyla, ancak bu iki faktör birleşince, yani asi asker, askerlik yapmak istemeyince, ya da eşcinsel erkek, eşcinselliğinin getirdiği hakkı (??!!) reddederek askerlik yapmadığını ilan edince, durum vahim bir şekilde tersine dönmektedir.

Öte yandan, vicdani retçilerin aldığı yerel ya da uluslararası destek arttıkça, benzer statükocu gerekçelerle, ifade özgürlükleri üzerindeki baskının arttığı da gözlenmektedir. Özellikle tutsak retçilerin, aslında bir çok politik tutsağın maruz kaldığı muamleye denk olacak şekilde, ifade özgürlüklerinin ve yasal haklarının keyfi ve rastgele kısıtlandığına dair onlarca tanıklık ve mahkeme dosyası bulunmaktadır.

Ancak, eğer karamsarlığı iyi günlere saklamak istersek, değindiğimiz vaziyetin çok da şaşırtıcı olmadığını görmek zor değil. Gözaltına alınan Aczmendilerin saç ve sakalını kesmekten tutun da, F tipi cezaevlerinde uygulanan keyfi ve vahşi haberleşme ve ifade özgürlüğü kısıtları akla geldiği vakit, kategorik olarak vicdani retçiler üzerindeki ifade özgürlüğü kısıtı baskısı, çok da şaşırtıcı görünmemektedir.

4. Kimi Tanıklıklar

İfade özgürlüğünün, vicdani retçilere ilave bir baskı unsuru olarak kullanılabilmesi düşünüldüğünde, akla ilk olarak, bizzat vicdani retçilerin karşılaştığı kimi öyküleri anımsamak geliyor. Osman Murat (Ossi) Ülke'ye reddini açıklamazdan önce herhangi bir şekliyle otosansür hissedip hissetmediğini sorduğumuzda, şöyle yanıt alıyoruz [5]:

"Otosansür hafif kalır. Vicdani ret kararını vermek ve bunu ilan etmek, insanın bütün hayatının gidişatını belirleyecek bir şey. Hatta o dönemde yaşanmış fazla örnek de yoktu, dolayısıyla uğrayacağımız baskının boyutu tam bir muammaydı, öngörebileceğimiz belli bir üst-limit yoktu. Dolayısıyla “olağan” bir yaşamın tüm güvencelerinden yoksun kalmayı göze almış olduk.Daha vicdani ret kararı vermeden önce “halkı askerlikten soğutmak”tan soruşturmam olmuştu. Dolayısıyla, TCK 155’ten yargılanacağımız çok açıktı."

Öngörülebilen tüm zorluklara rağmen, Ossi'nin vicdani retçi adaylarıyla ilgili önerilerini öğrenmek istediğimizde, Ossi iletişimin önemini vurgulamakta ve eklemekte:

"Vicdani retçi adaylarının, retlerini açıklamayacak olsalar bile, bunu yapanlarla iletişime geçmeye çalışmalarında ve onların deneyimleri hakkında bilgilenmelerinde yarar var. Arkadaş ve aile çevresi içinde destek bulabiliyorlarsa çok şanslılar demektir. Bunu muhakkak bilinçli bir çabayla, yani sohbetler, ortak okumalar, acil durum senaryolarını gözden geçirerek vb., geliştirmeliler."

Ancak, eğer sözü edilen destek yakın çevreden bulunamazsa, diye düşündüğümüzde, Ossi eklemekte "yakın çevrelerinden böyle bir destek alamıyorlarsa, bu desteği başka yerde aramalılar" [5].

Dolayısıyla, tüm bu kişisel durum analizleri, bireyi kişiliğinin derinliklerine dahi itecek bir ruhi durum yaratmakta. Haliyle, bu minvalde, vicdani ret ediminin kişisellik özelliği oldukça yüksek bir önem arzetmekte. Vicdani reddin, "kişisel olan, politiktir" ilkesi çerçevesinde bir edim olup olmadığını Ossi ile tartıştığımızda, bu ilkeye --belirli bir düzeyde-- katıldığını öğreniyoruz:

"Bizi üç arkadaş olarak 1992’de bu kararı vermeye iten şey, tam da bu ilkeydi. Politik varoluşun, örgütlülüğün, otoriterizm ve hiyerarşinin tartışıldığı bir dergi çıkarıyorduk [Coelechant] ve Türkiye’deki düzen karşıtı sol muhalif çevrelerin politik düsturlarını kendi özel hayatlarına yansıtmadığı eleştirisinde ortaklaşıyorduk. Hem bunları söyleyip, üstüne antimilitarist bir bakış açısına sahip olunca, hiçbir şey olmamış gibi askere gitmek, doğru bildiklerimizi es geçip düzene ayak uydurmak bize çok ağır geldi ve kendimize “sadık” kalmaya karar verdik. Yalnız bu ahlakçılık ile ilgili dikkatli olunmazsa çok rijit bir düzleme kayılır. Buradaki tehlike ikili: 1- Kendinden ve başkalarından beklentilerin çok yüksek olur, düzen-içi otoritenin yerini bir tür “devrimci” ahlak otoritesi alır. 2- Bu kararı verenler ve vermeyenler, veremeyenler olarak bir değer hiyerarşisi kurabilir ve kendini üstün, ak-pak görebilirsin. Bu iki tehlike kişiselin politik, politiğin de kişisel olduğunu söylediğin bütün düzlemler için geçerli. Birçok “özgürlükçü” grup bu yüzden kendi içinde aşırı ahlakçı ve resmen totaliterdir."

Uzun zamandır vicdani ret hareketi aktivisti olan Oğuz Sönmez ise, "şimdiye dek yapılmış vicdani ret açıklamalarının neden olduğu yargılamaların" muhtemel retçiler üzerinde baskı yarattığını, zira bu hukuki baskının altında da "eylemin içinde taşıdığı haklılık ve kapsayıcılık özelliğine" dayanan "statükoyu değiştirmeyi / dönüştürebilecek çok önemli bir güç" var olduğuna değinmektedir [6]. Sönmez'e katılmamak mümkün değil. Yukarıda, bu noktayı örtülü olarak ( ve hatta Kantçı bir şekilde) gerekçelendirmeye gayret ettik. Vicdani reddin kapsayıcılığı, (bir Kantçı ahlaki maksim olarak dahi) vicdani reddin ahlakını gerekçelendirebilmektedir. Muhakkak ki, bu kapsayıcılığın kısıtlanmaya çalışılması da, vicdani reddin ahlaki çağrısının sesinin kısılması amacıyla, otoriteler tarafından neredeyse baştan beri oynanan bir hamledir.

5. Tanık Olunamayanlar: Otosansür

Önceki bölümde, vicdani ret hareketi eylemcilerinin kendi sözleriyle, yaşadıkları kimi ifade özgürlüğü kısıtlarına değindik. Aktardığımız bu birinci el tanıklıklar, elbette madalyonun arkasını çevirdiğimizde bize yardım etmeyecek.

Öte yandan, basit bir benzerlik kurmak mümkün. Nasıl, vicdani ret açıklamaları halkı askerlikten soğutuyorsa; askeri yargı ve diğer hukuki baskı araçları da denk bir şekilde, halkı vicdani retten soğutmaktadır. Diğer bir ifadeyle, vicdani retçi olamadığı için, sözü edilen olası ifade özgürlüğü kısıtlamasını, çok daha temel zeminde hisseden insanların varlığını yok sayma hakkımız yok. Denklemimiz basit aslında. Eğer vicdani retçiyseniz, sivil itaatsizliğin tanıdık bir gerekliliği olarak belki de, devlet baskısını önceden öngörmüş ve bu zeminde de bu baskının nihai bir sonucu olarak ifade ve yaşam özgürlüğünüzün kısıtlanması beklenir buluyor olmuş olabilirsiniz. Ama, işin ilginci, vicdani retçi olmasanız dahi, bu zeminde ifade özgürlüğünüz kısıtlanmaktadır. Yani, doğmamış bebeğin bile donu alınmaktadır.

Otosansür olarak rahatlıkla adlandırabileceğimiz bu husus, hukuk kuramının önemli terimlerinden biri aslında: caydırıcılık. Diğer bir deyişle, vicdani reddin önündeki yasal engeller, sadece antimilitarist eylemin amacına ulaşmasına mani olmakla kalmıyor, bireylerin, bu zeminde, vicdani ret deklarasyonlarını da per se yok ediyor. Sözü edilen caydırıcılığın, demokrasi ve özgürlük toplumu önündeki engelleyiciliğini görmek zor değil. Keza, benzer şekilde, bu caydırıcılığın gerek bireysel gerekse bu bireylerden müteşekkil sosyal gruplar düzleminde de, yüksek bir psikolojik baskı yarattığını da bu toplumda yaşayan herkes öyle ya da böyle deneyimlemiştir.

Elbette, bu otosansür sadece vicdani ret hareketine özgü değil. Bir çok toplumsal harekette, bu zoraki sessizliği görmek mümkün. Vicdani ret hareketinin, potansiyel kitlesinin itildiği sessizliğin ve otosansürün yan etkileri de, muhakkak ki, vicdani ret politasının amaçları göz önüne alınmadan analiz edilemez.

Bu konuda düşünülmeye başlandığında akla hemen gelen ilk tez, sözünü ettiğimiz otosansürün, bir toplumsal hareketlilik ve politika olarak ele alınabilecek bir proje olan "toplumun demilitarizasyonu"nu geciktirmesidir. Bu basit tezi, aşikarlığı nedeniyle çok da gerekçelendirmeye gerek yok. Dahası, biraz önce ifade ettiklerimiz ışığında, bu otosansürün, itaat kültürünü topluma aşılamakta da oldukça önemli bir payı olduğunu görmek zor değil. Devlet ve orduya itaat, militarist toplum bağlamında, militarizmin cinsiyetçilik ile olan bağı da düşünüldüğünde hele, evrilip toplumun hemen her sahasına nüfuz edebilmektedir. Kendini ifade edemeyen vicdani retçi adaylarının ezici çoğunluğunu zaruri kılan toplumsal organizasyon, bu bastırılmışlığı aslında, militarizm üzerinden hayatın her alanına zerk etmektedir. Toplumsal organizasyonun, sözünü ettiğimiz "caydırıcılık" nedeniyle de facto bu militarizmi destekler görünmesi, vicdani retçilerin üzerindeki caydırıcılık baskısını iki katına çıkarmaktadır. Baskı hem devlet mekanizmasından, hem de bu devlet mekanizmasını (en azından bu zeminde) de facto onaylayan toplum organizasyonundan, iki taraflı gelmektedir. Haliyle, bu ezici baskının sebep olduğu bastırılmışlık ışığında, vicdani retçi adayları ve vicdani redlerini açıklayamayanlar, aktif vicdani retçilerle karşılaştırıldığında ezici bir çoğunluk oluşturmaktadır. Dahası, bu itaat ve ezilmişlik kültürü, militarizmin sayesinde bir salgın gibi, toplumsal organizasyonun hemen her sahasına zerk etmektedir. Militarizmin dayattığı eziklik kültürüne maruz kalanlar, bunun acısını, toplumsal şiddete dönüştürerek, olur olmaz yerlerde açığa vurmaktadır hepimizin aşina olduğu şekillerde. Dolayısıyla, militarizm, kendini sürdürmek için, çevresini de kendine benzetmeye çalışmaktadır bekleneceği üzere.

Tanık olunamayan diğer bir ifade özgürlüğü kategorisi olarak da, vicdani ret hareketinin doğrudan öznesi olmayan insanların otosansüründen söz edebiliriz. "Vicdani ret üzerine yazmama, okumama, konuşmama ve düşünmeme" olarak formülleştirebileceğimiz bu kategori, aslında, yukarıda değindiğimiz ilk otosansür kadar acıdır. Bu ikincil "yok sayma" otosansürü, yukarıda değindiğimiz militarist bastırılmışlığı ve ezilmişliği beslemekle kalmaz, vicdani ret hareketini yalnızlaştırır. Zira, vicdani ret hareketinin, bilhassa ilk on yılında kaleme alınmış metinlere ve o yılların vicdani ret açıklamalarına bakıldığında, vicdani retçilerin en çok yok sayılmaktan bıktıklarını ifade ettiklerini görüyoruz. Çünkü, vicdani ret, sözünü ettiğimiz ikincil otosansür nedeniyle ile tartışılamaz ve dahi yok sayılır olmuş, askerlikle ilişkisi olmayanlar ve olmayacaklar tarafından bile eleştirilemez olmuştur. Hareketin politik ve sosyal motivasyonlarını da işte bu "vursan-da-duymam"cılık oldukça eksiltmiştir ister istemez. Harekete içerden bakmak gerekirse, sözü edilen otosansürün en kolay görülen hali, vicdani ret hareketinin düzenlediği eylemlere katılımın çoğu zaman beklenenden az olmasıdır (ilk militurizm festivalleri kayda değer bir istisnadır). İlk bakışta bu durumda şaşacak bir şey yok. Bir suçu öven herhangi bir sivil itaatsizlik eylemi, zaten beklenenden daha fazla katılmcı çekiyor olsaydı, bu eylemlere gerek bile kalmayabilirdi.

Vicdani ret hareketlerini, bu gözlemler ışığında, diğer sosyal hareketlerden ayıran önemli özelliklerden biri olan sivil itaatsizlik, sivil itaatsizliğin önemli beklentilerinden olan "kamu vicdanının" bu topraklarda yeşermemiş olmasından olsa gerek, kendisine harcanan enerji ve motivasyonun karşılığını verememiştir maalesef. Biraz önce değindiğimiz, dolaylı otosansürün de farklı bir görüngüsü olarak da düşünülebilecek olan bu "vicdan otosansürü", kimi psikolojik ve sosyolojik hilelerle, vicdani ret hareketini yoksaymaya çalışmaktadır. "Biz gittik askere, onlar da gitsin" halet-i ruhiyesinden tutun da, "Keşke ben de vicdani retçiler kadar cesur olabilsem" angajmanına dek türlü türlü motivasyonlarla, bir çok insan, eh hepimizin gördüğü gibi, vicdani retçilere kamusal ve bireysel vicdanlarını açmamaktadır (benzer kamusal ruhsuzluk kimi zaman başörtüsü/türban sorunsalında da gözlenmektedir). Psikopolitik niteliği bir yana, sözünü ettiğimiz "kamusallaşamayan vicdan" sorunsalı, öte yandan, vicdani ret hareketinin önündeki en önemli sosyolojik engellerden biri olarak görünmektedir [3]. Toplumsal bir duygulanım ve bu duygulanıma dayalı olarak bir "vicdan" yaratma gayesi çerçevesinde gelişen vicdani ret, bir yandan bu duygulanımı nispeten yaratabilmişken, öte yandan da bu duygulanımın ivedi bir şekilde vücuda gelmesini sağlamakta maalesef geri kalmıştır. Kitlesel duygulanımların, futbol maçları ve bayrak mitingleri gibi ordu talimatları koşullarında, pseudo-politik olarak yaratılmasının patolojisi, elbette, vicdani reddin hedeflediği toplumsal duygulanımın önündeki önemli engellerdendir. Değinmeden geçemeyeceğim: milliyetçi, alaturka ve muhafazakar kişiliğiyle bilinen bir klasik Türk müziği sanatçısının, her ne kadar sonra mirasını Mehmetçik Vakfı'na bırakacağını açıklayıp "halkın gönlünü almasıyla" sonuçlansa da, askerlik hizmetiyle ilgili, çok da radikal olmayan, ancak samimi bir "duygulanıma" dayanan sözleri karşısında bile, devletin savcıları yasal takibat başlatma gereği hissetmişlerdir. Caydırıcılık kriteri göz önüne alındığında, değinilen sanatçını ceza almaması halinde dahi, benzer bir eylemin ortaya çıkma frekansı kat be kat düşürülmektedir. Kim bilir, belki şöhreti, belki de kamusal muhafazakar kişiliği nedeniyle Bülent Ersoy bir ceza almamıştır.

6. Sonuç Yerine

Vicdani ret hareketinin, ifade özgürlüğüne dair kimi dertlerini tespit etme gayesini güttüğümüz bu yazının, öte yandan kimi örtülü tespitleri de mevcut. Bunlardan biri, bir düşünce hareketi olarak vicdani reddin, tıpkı bir politik eylem olan vicdani ret gibi, cezalandırılmasıdır. Vicdani red üzerine düşünememek de benzer şekilde, vicdani retçi olamamak kadar neredeyse, önemli bir hak ihlalidir.

Vicdani ret, kategorik olarak bakıldığında, bu satırlarda gerekçelendirilmeye çalışıldığı gibi, bir çok diğer hukuki özgürlük hareketinden, hem niteliksel hem de niceliksel olarak daha fazla hak talebinde bulunuyor görünmektedir ve işte bu nokta, vicdani reddin tanımından gelen, çifte suç (??!!) potansiyelinden kaynaklanmaktadır.

Vicdani ret hareketi zemininde düşünce ve ifade özgürlüğünü genişletmek ve hem sosyopolitik hem de düşünsel zeminde özgürleşebilmek için vicdani reddin önündeki tüm hukuki, bürokratik ve askeri engellerin kaldırılmasını talep etmek de, bu argümanlar ışığında temel bir hedef olarak belirmektedir.

Kaynakça

[1] BAŞKENT, Can; "Ahlakçı Serseriler", İzinsiz Gösteri, sayı 149, Haziran/Temmuz 2007.
[2] BAŞKENT, Can; "İsrail - Filistin ve Vicdani Ret", www.canbaskent.net
[3] BAŞKENT, Can; "Vicdanın Politikası", www.canbaskent.net
[4] GÖZLER, Kemal; "Askeri Yargı Organlarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Uygunluğu Sorunu", İnsan Hakları Yıllığı, Cilt 21-2, 1999-2000, s. 77-93. (İnternet: http://www.anayasa.gen.tr/askeriyargi.htm)
[5] ÜLKE, Osman Murat; Kişisel İletişim, Şubat 2008.
[6] SÖNMEZ, Oğuz; Kişisel İletişim, Şubat 2008.
[7] WAR RESISTERS' INTERNATIONAL, http://www.wri-irg.org/co/rrk-en.htm
[8] YORULMAZ, Uğur; Vicdani Ret Açıklaması, 2003.