tumblr counter
Son Ekotopya! | Can Başkent

Can Başkent

logic and the rest...

SON EKOTOPYA!

CAN BAŞKENT

Yıllar önce, 2003 yılında, Ukrayna'da yapılan Ekotopya, Karpat Dağları'nın kuzey yamaçlarındaydı ve katıldığım ilk Ekotopya'ydı. Beş gün süren İstanbul-Ekotopya ulaşımımız, alışıldık ve belki de beklenen bir Doğu Avrupa toplu taşıma traji-komedisiydi. Elbet, bu bizim yolların tadını çıkarmamızı, bu beş gün içinde sırasıyla, gemi, otobüs, tren, uçak, tramvay ve taksi gibi neredeyse var olan tüm toplu taşıma araçlarını kullanarak, o meşhur Doğu Avrupa teknolojileriyle (!!?) içli dışlı olmamızı engellemedi. Dönünce, gerek politik gerekse gezi yoldaşım Alp ile, o zamanlar daha da popüler olan bir haftalık dergiye, Yeni Harman'a bir mülakat vermiştik (Bknz. kutucuk). Kimi kaygılarımız vardı. Bu kaygılarımız bilinsin istedik, bunların üzerine düşünülsün istedik. Biraz naifmişiz.

Ertesi sene, bu heveslerle katıldığım 2004 Hollanda Ekotopya ise, bu kaygılarımız zemininde, nispeten rahatlatıcıydı. Doğu Avrupa'nın, Hollanda'yla karşılaştırıldığında yoksunluklar bölgesi olarak belirmesi, hele ki bu durum Ekotopya gibi yarı-ilkelci bir ekolojik kamp zemininde oluşuyorsa, dikkat çekiciydi. Ama dedim ya, tüm bunlara rağmen, Hollanda Ekotopya'sı verimliydi. Günde üçer seans halinde paralel atölye çalışmaları, Batı Avrupa yeşil/ekolojist hareketinin neredeyse uzmanlaşıp profesyonelleşmiş eylemcilerinin katkıları azımsanamazdı. Ama gene kaygılarımız süregitti.

Ekotopya, 2008 Ağustos'unda, son olarak Türkiye'de, Sinop yakınlarında Sarıkum'da toplandı. Öyle ya da böyle, bizlerin de dile getirdiği kaygılara benzer gerekçelerle, Ekotopya artık bitiriliyordu neredeyse 20 yıl sonra. Bunun nedenlerini, deneylimli Ekotopyacılarla konuştuğumuzda hissetmemek mümkün değil. Bir eylemlilik, politik hareketlilik ve örgütlenme kampı olması gereken Ekotopya, yıllar içinde, kapitalist bezginlik ve liberal bencilliğin katılımcı bireyler üzerindeki malum yansımalarının birer doğal sonucu olarak belki de, işe yaramaz ve verimsiz bir etkinliğe dönüşmüştü. Bırakın bir politik kampta rastgelmeyi, sıradan bir (politik) "kaave" muhabbetinde bile tartışmaya değer görmeyeceğiniz derecede sıradan, gereksiz ve aptalca konu başlıkları, tartışılır ve gündeme taşınır olmuştu Ekotopyalarda. Dahası, ekolojist (ve anarşizan) omuzdaşlık da yitiyor muydu? Yarı-uzman, neredeyse-profesyonel mutfak ekiplerinin oluşturulması örneğin, tüm işlerinin paylaşılması diskuruna sahip bir ekolojik ütopyada yer almaması gereken bir durum değil miydi? Katılımcıların temizlik, yemek pişirme gibi günlük rutinlere değil de kirletme ve yemek yeme gibi günlük asalaklıklara daha da artan bir hevesle iştirak etmeleri, ben dahil, bir çok kişi tarafından artık tahammül edilemez bulunmuştu.

Ama, gene de bir enerjim ve umudum vardı: Nil desperandum! [asla umutsuzluğa kapılma]. Gauss okurken öğrenmiştim bu sözü. Cebir ne kadar zor olursa olsun (yoksa cebir Arapça 'zor' anlamına mı geliyordu?), ne kadar karmaşık gelirse gelsin, umudumu kaybetmemeliydim. Ekotopya umudum, gene de vardı. Yola koyuldum. Az zamanım vardı, kısa zaman diliminde aynı anda birden çok yerde bulunmam gerekliydi. Hiç gitmemektense, 5-6 günlüğüne gitmeyi tercih ettim ve Sinop'a otobüs biletimi aldım.

Ekotopya'nın yer seçimleri, dillere destan olmuştur yıllar içinde. Ücrada, büyük şehirlerden uzak, nadir işleyen toplu taşıma vasıtalarıyla ve hayal mayal anımsanan tariflerle ve krokilerle bulunmaya çalışılan, ama her seferinde de kaybolunmadan bulunan kamp, bu özelliğini bu sene de korudu. Sinop'a yaklaşık 20 km. uzaklıktaki "Sarıkum Doğayı Koruma Bölgesi"nde, aynı adlı köyün bir kaç kilometre ötesinde, denizin kıyısında hoş bir kamp alanı bulunmuştu.

Sinop karayolunda, sabah altıda otobüsten indim. Kampın sevimli bir tabelası iliştirilmişti indiğim yere. Doğru yerdeydim. Yürümeye başladım. Karadeniz'in sabah serinliği, yol kenarındaki böğürtlen çalılarıyla birleşti. Köye ve ilerisindeki kampa yürümeye başladım. Sırt çantam ağır değildi - yaz gezginliğinin avantajını tekrar sevdim. Neredeyse her siyah böğürtlen beni yoldan çevirdi, beklenen sürenin iki katı sürdü varmam kampa. Sabah erkendi hala, kamp uykudaydı. Kampa gelen bir kaç Doğu Avrupalı ile İranlı bir yogi ayaktaydı. Tanıştık. Çadırı kuracak yer aradım ve beğendiğim bir yere kurdum. Denize çok yakındık. Geniş, incekumlu bir sahilin hemen berisindeydik. Değindim, kamp alanı nispeten medeniyetten korunabilmiş bir noktadaydı. Ama elbette, vahşi arabalarıyla, memleketin tüm kıyılarını tekrar fethe çıkmış şehirli (ve hatta gurbetçi) güruhu, kampın ötesindeki plajı ve ağaçlık alanı meğer sık sık kullanırmış. Denize gelenler, pikniğe gelenler etrafta eksik olmadı. "Avrupalı gençlee, çadır kurmuş"un ötesine ise geçemedi kampın kendini tanıtması. "Sen bunların çevirmeni misin?" dedi, arabasından inip kampa yürüyen biri. "Yok, biz genelde zaten İngilizce konuşuyoruz kampta" dedim. "Talebe mi bunlaa?" sorusunu ise mecburen geçiştirdim. Kampı izah etmeye çalışırken, utandırıcı indirgemelerle, "çevrecilerin kampı" olarak tarif etmekten başka bir çıkış da bulamadım.

Kaldığım kısa süreye dayanarak, elbette tüm kampı değerlendirmeyeceğim. Fakat, gerek kamptayken gerek kamp sonrasındaki iletişimim, aslında, bu değerlendirmelerin çok da abes olmadığını gösterdi. Türkiye'de daha önce katıldığım politik kamplardan belleğimide kalan, belki beklentilerimi hep çok yüksek tutmaktan kaynaklanan, olumsuzlukların bir potansiyel olarak var olduğunun farkındaydım. Özellikle, kamptan bir iki hafta önce EYFA ofisten gelen ve Ekotopya'da atölye çalışması ve sunum için hala yer olduğunu anlatan e-posta canımı sıkmıştı. Aynı anda 3-4 atölye çalışmasının, günde 3 kere yürütüldüğü ekotopyalar aklıma geldi. Evet, biliyorum, bir kampı kamp yapan katılımcılardır.

Kampın genel havasını yansıtması minvalinde, bir iki atölye çalışması ve sunumun içeriklerinden söz etmek istiyorum. Yeşiller'den gelen katılımcılar, Sinop'un konumuna da binaen Karadeniz ekolojisi üzerine bir dizi sunum gerçekleştirdiler. Uluslararası hareketler zeminindeyse, "Zapatistalar ve Feminizm" adlı sunum, Zapatistaların militan sosyalizminin şaşırtıcı olmayan bir sonucu olarak belki de, neden ve nasıl feminist olamadıklarını izah etmesi açısından ilgi çekiciydi. Ukraynalı veganlar, ünlü film Earthlings'i (Dünyalılar) gösterdi. Film sarsıcıydı, bir çok insan sonunu getiremedi. Gerçekler acıtıyordu. Benzer minvalde, bendeniz de devrimci bir politika olarak vejetaryenliğe değinip meselenin devrimci feminizmle bağlantılarını inşa etmeye çalıştığım bir sunum gerçekleştirdim. İlgi ve aldığım eleştiriler beni mutlu etti (sunumumun özeti, www.canbaskent.net 'te).

Kamp esnasında, günler geçtikçe, Avrupalı eylemci arkadaşlarla, bir politik eylemin gerekliliğini konuşmaya başladık. Sabah toplantılarında bu istek, açık bir şekilde dile getirildi defalarca. Nükleer santral yapımına aday olmuş ve nispeten ses çıkarabilen bir hareketi oluşturabilmiş bir kente katkıda bulunmanın ekolojist eylemciler için bir gereklilik olduğunda hemfikirdik. Kampta bir eylem enerjisi vardı, insanların gözlerinde "Artık bir şeyler yapalım" motivasyonu okunuyordu. Olası bir doğrudan eylem için, ünlü bir çevreci organizasyondan bir "şiddetsiz eylem/şiddetten arınmış eylem" antrenörü davet edildi.

Eyleme ilişkin hazırlıkları ve tartışmaları daha takip edemeden, kamptan ayrılmak zorunda kaldım. Görünen o ki, Ekotopya, kendinden bekleneni layıkiyle yerine getirmiş ve ses getiren ve hatta medyatik bir eylemle inisiyatifini kullanmıştı.

Kampın son gününde, 20 Ağustos'ta, Ekotopya'dan eylemciler, Sinop Valilik'i önünde, şiddetsiz bir eylem yaptılar. "Nükleer öldürür" diskurunu canlandırma üzerine kuruluydu eylem. Polis, bekleneni yaptı ve 6'sı yabancı 11 kişiyi göz altına aldı. Gözaltına alınanlar, kabahatler kanununa göre, 125 YTL civarında bir para cezasına çarptırıldılar. Elbette, bunla beraber, kampa polis ve jandarma baskısı uygulanmaya başladı. Kampın o günlerde yaptığı açıklamadan okuyalım:

"Önce, Sinop'taki Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) önünde 20 Ağustos Çarşamba günü nükleer enerjiyle ilgili olarak haklı bilgilendirmek amacıyla yaptığımız barışçıl bir eylem sırasında 6 yabancı uyruklu, 5 TC vatandaşı, 11 arkadaşımız gözaltına alındı. Ardından bizlere destek olmak için gelen ve yaşadıkları bölgede kurulması düşünülen termik santrale karşı seslerini daha fazla duyurabilmek için bizlerden destek bekleyen Gerze halkı sadece bizimle görüştüğü için jandarmanın baskılarına maruz kaldı. Son olarak da bugün bölge jandarmasından gelen yaklaşık on kişilik grup, hemen kamp alanını terk etmemiz gerektiğini, aksi halde zor kullanarak kampı dağıtacaklarını söylediler. Özetle iznimizin bitmesine iki gün kala etkinliğimiz tehditlerle engellenmeye çalışılmaktadır."

Bunu takip eden günlerde, vali imzasıyla gelen belge, kampın izninin 22 Ağustos itibariyle iptal edildiği belirtiliyordu. 23 Ağustos'ta da kamptan gelen haberler, kamp alanının jandarma tarafından çevrildiğini anlatıyordu. Dolayısıyla, eylemin tedirgin ettiği otoriteler, ancak kampı kapatarak bu tehdidi bertaraf edebileceklerini düşünmüşlerdi. "Zaten" kampçıların çoğu o günlerde ayrılacaktı kamptan, bu abluka ve tehdit de tüm bunlara mukabil geçiştirildi. Kamp, Eoin'in de dediği gibi, en etkili ve hareketli Ekotopya olarak tarihe geçecekti.

Dolayısıyla, tüm bu gelişmeler ve olaylar ve tatsızlıklar, Ekotopya Sinop'un misli misli amacına ulaştığını ispatlıyor. Demek ki, "Nil desperandum!".

EKOTOPYA NEDİR?

Bu sene Yeşiller'in oluşturduğu Ekolojik Ütopyalar Derneği'nin, hakkını vererek organize ettiği Ekotopya 19 yıldır, dönüşümlü olarak Batı Avrupa ve Doğu Avrupa'da düzenleniyor. Türkiye'de ilk defa bu sene düzenlendi.

Ekotopya'nın çıkış nedeni, 80'lerde nükleerin güçlenmesiyle, nispeten sesi kısılan ekolojik harekete yeni bir ivme kazandırmaktı. İklim değişikliği karşıtlarının, nükleer enerji karşıtlarının, Rainbow'a benzemeyen, politik motivasyonlu bir eylemci kampı oluşturma isteğinin bir sonucuydu Ekotopya. bu hareketlerin bilindik organizasyonlarından EYFA (European Youth For(est) Action / Avrupa Eylemci Gençliği/Ormanı) tarafından büyük eforlarla düzenlenegeldi. Anarşist gruplardan tutun da, özellikle Doğu Avrupa'da düzenlendiğinde sıkı sosyalist ve/veya komünistlerin de sunumlarıyla hareketlendirdiği bir atmosferdi Ekotopya. Konsensüs karar almanın, mükemmele yakın bir netlikle uygulandığı ender etkinliklerden biriydi kamp. Benzer şekilde, bana kalırsa her ekolojistin takip etmesi gereken vegan diyet, kampın diskuruydu. Keza, kompost tuvaletler, aşırı tasarruflu duşlar ve ekolojik deterjanlar da, aslında ekolojik hayatın ne kadar da rahat bir hayat olduğunu ispatlıyordu. Ekokur denen, kampın zaten cüzi olan katılım payının, katılımcıların ülkelerinin gelir düzeyine göre orantılanarak "zenginden çok, fakirden az" paranın alındığı bir kamptı. Sunum yapanlar, bütçesi yetişmeyenler de büyük ihtimalle zaten yol paralarının çoğunu EYFA'dan geri alabiliyorlardı. Gerek katılımcılara mali destek sağlama ihtiyacı, gerek yüzlerce kişinin geldiği kampın beklenen giderleri nedeniyle, ciddi bir bütçe gerekliliği, genellikle Avrupa Birliği ya da Avrupa Komisyonu'ndan alınan paralarla sağlanmaya çalışılıyordu. Kamp, genel ilkeleri itibariyle, dayanışmanın, konsensüs karar almanın, doğal ve ekolojik hayatın pratiğe döküldüğü bir yaşam alanıydı.

Eyfa'nın Ekotopya 2008 - Sinop basın açıklaması için: eyfa.org/eyfa_newsletter/ecotopia_roundup