tumblr counter

Türkiye'de Antimilitarizm ve Feminizm: Pratik ve İdeoloji | Can Başkent

TÜRKİYE'DE ANTİMİLİTARİZM VE FEMİNİZM: PRATİK VE İDEOLOJİ

Uluslararası Seminer: 27-30 Eylül 2001, Sığacık- İzmir

CAN BAŞKENT - BAŞAK AYTAÇ

İzmir Savaş Karşıtları Derneği’ndeki arkadaşlarımızın büyük özveri ve çabalarıyla, uzun bir aradan sonra, Türkiye’de, bu sefer yanına feminizmi de katarak, antimilitarizm ile ilgili uluslararası bir etkinlik; daha doğrusu bir dizi seminer ve workshop yapıldı.

İzmir’in küçük sahil kasabası Sığacık’taki bir tatil köyünde düzenlenen etkinlik, 25-30’u yurtdışından olmak üzere, yaklaşık 70 antimilitarist ve feministe; fikirlerini paylaşma, uluslararası deneyimleri öğrenme, uluslararası konjonktür ile ilgili yorum yapma ve diğer antimilitarist, anarkist, feministlerle ve devrimcilerle tanışma olanağı sağladı.

Öncelikle, kısaca 4 günlük programdan söz etmeli.. 27 Eylül Perşembe, tanışmaya, tanışma oyunları oynamaya, 11 Eylül saldırısı hakkında bir genel değerlendirme toplantısına ve iki kısa filme [İAMİ’nin hazırladığı Ret 1111 ve İngiltereli ‘Non-violence For A Change’ (Değişim için şiddetten arınmışlık) grubunun hazırladığı ‘For a Change’ (Değişim için)] ayrılmıştı. Akşam yemeğinden sonra, havuz başında eğlenceli bir tanışma oyunu oynadık. Böylece, katılımcılar ortama ve birbirlerine ısındı.

Cuma ve cumartesi günleri ise sabahları 4’er, öğleden sonraları da 4’er olmak üzere toplam 15 sunum [bir sunum, sunucunun gelememesi nedeniyle iptal edildi] ve / veya workshop yapıldı. Her iki günün sonunda workshop gruplarından birer kişi, çalışmalarının sonuçlarını, ortak bir toplantıda tüm katılımcılara kısaca anlattı. Böylece, katılamadığımız diğer workshop’lar hakkında bilgi ve fikir edinme şansımız oldu. Pazar günü ise, ‘open space’ olarak ayrılmıştı. Pazar akşama doğru da, katılımcılar evlerine doğru yola çıktılar..

27 Eylül Perşembe günkü, 11 Eylül saldırısının değerlendirme toplantısında, ABD War Resisters League’den [WRL] (savaş karşıtları birliği’) Vivien, Norveçli vicdani redci barış aktivisti Jörgen ve Nilgün görüşlerin aktardılar. Vivien, saldırıdan hemen sonra, WRL’nin durum değerlendirmesi yaparak, üç temel noktada tavır aldığını anlattı. “Birincisi, Müslümanların günah keçisi haline getirilip, Araplara ve tüm Müslümanlara yönelik sivil halkın baskı ve ayrımcılığı; ikincisi, saldırıya ABD’nin vereceği askeri yanıt; üçüncüsü ise, ulusal güvenlik bahanesiyle, hükümetin temel hakları kısıtlamasıydı.” Nilgün ise, antimilitarist hareketin, politika ve sivil siyaset sahnesinde yer alması gerektiğini belirterek; antimilitarist hareketin parlamento içinde yer almasının doğru olacağını söyledi. Bu, isebizce, hala parlamenter politikadan medet uman, biraz fazla ve saf bir iyimserlikti. Dahası, antimilitarizmin; iç dinamiklerini ve varoluşsal politik ve felsefi kimliğini yok sayan bu konuşmayı pek de beğenmedik. Ülkesinde, bir vicdani red aktivisti olan Jörgen; detaylı bir açıklamayla; aktüel konseptin, alışılmış savaş tanımına ve hukukuna uygun olmadığını ve dolayısıyla, barış aktivistlerinin ve antimilitaristlerin bu ‘yeni’ tanıma uygun; geliştirilmiş stratejiler ve yöntemler bulması gerektiğini söyledi. Söz ettiği yeni savaş konseptini ‘ağ [network] savaşı’ olarak adlandırdı. Bu ağ’ın ise, farklı noktalardaki görünmeyen kişiler ve örgütler kümesi olduğundan; dolayısıyla alışılmış olan, aleni iki ülke savaşlarına benzemediğinden söz etti. Dinleyicilerden söz alan Koen [Belçika], barış hareketinin sadece bir savaş için geçerli olmaması gerektiğini ve var olan barış hareketinin de (peace movement) mesajını değiştirmesine gerek olmadığını söyledi. Barış hareketinin amacının kalpleri ve beyinleri kazanmak olduğunu belirtti. Ayrıca, şiddetten arınmış devrimin (non-violent revolution) gerekliliğini savunan Koen, bu yeni savaşın ekonominin üzerinde yükseldiğini; bu nedenle, ekonomiye vurulacak bir darbenin savaşı geriletebileceğini; önemli ticaret yollarının birkaç gün bloke edilmesinin ya da büyük bir kitlenin vergilerini bir süre vermemesinin savaşı sekteye uğratabileceğini anlattı. Daha sonra bu konudaki tartışmalar ve soru-cevaplar devam etti. Sonrasında gösterilen, filmlerden ‘For a Change’ bizler için yeniydi. İngiltereli aktivistlerin, şiddetten arınmış eylemlerinden ve antrenmanlarından sahnelerin yer aldığı film Türkiyeli katılımcılar arsında tartışmalara yola açtı, şiddetten arınmışlığın Türkiye’ de mümkün olmadığını iddia edenler olduğu gibi, Türkiye’de dahi şiddetten arınmışlığa yürekten inananlar vardı.

28 Eylül Cuma sabahı katıldığımız iki aktivite vardı; Serdar Şen ve Serdar Tekin, Türkiye, Politika ve Militarizm başlıklı, panel şeklinde gerçekleştirdikleri söyleşilerinde, Türkiye’de militarizmin ve darbelerin, politikaya etkilerini anlattılar. Ordunun politikadaki rolünün bir kez daha ayrımına vardık. Açık bir şekilde ordu, politikaya müdahale ediyordu. Hatta, son zamanlarda gündemde olan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi hakkında da konuştuk. Diğer etkinlik ise ‘Lezbiyenlik ve Feminizm Arasındaki Bağlantı’ idi. Hilal ve Alev’in hazırladığı workshop’ta; kadın hareketlerinde, lezbiyenlerin dışlanmışlıklarından, önyargılardan ve bunların aşılması için yapılabileceklerden bahsedildi. Sonuç olarak, iletişimin arttırılmasından, iki-üç günlük bir antrenman düzenlenmesine kadar uzanan bir öneriler listesi oluşturuldu.

WRI’dan Andreas’ın hazırladığı ‘Erkeklik ve Ordu’ ile ‘Savaşta ve Militarist ülkelerde vicdani Red-Uluslararası Deneyimler ’ başlıklı, Şili’den Oscar ile Sırbistan’dan Sicko’nun hazırladığı workshop’lara katılamadık. Cuma öğleden sonrasında ise, Coşkun ve Ferda’nın hazırladığı ‘Şiddetten Arınmışlık ve Şiddetten Arınmış Eylem-Türkiye’de Olabilir mi?’ workshop’undaydık. Burada, küçük gruplara ayrılıp, iki senaryo üzerinde beyin fırtınası yapıp; fikir üretmeye çalıştık. Amacımız, ‘Her şiddet içermeyen eylem şiddetten arınmış mıdır?’ sorusuna yanıt bulmaktı. Böylece, herkes kendi ‘şiddetten arınmışlık’ fikri çevresinde düşünceler üretti. Bu beyin fırtınaları sonucunda, ‘Nesneye uygulanan zarar verici eylemlerin şiddet olup olmadığı’, ‘Hiyerarşik yapılanmanın şiddetten arınmış eylemin özüne uygun olup olmadığı’ gibi tartışma konuları belirdi. Bunun üzerine, şiddet arınmış eylemin nasıl olması gerektiğine dair, bir liste yaptık. Daha sonra, Türkiye koşullarını göz önüne aldık ve bu listemizin ne kadar uygulanabileceğini sorguladık. Fikirlerin söylenmesinden sonra fark ettik ki, katılımcıların çoğu ‘şiddetsiz eylem’ konseptini ilgiyle karşılıyordu, ve Türkiye şartları gibi paranormal şartlar altında dahi şiddetsiz eylemi bir seçenek ve olasılık olarak görüyordu. Elbette, bu bizler için sevindirici ve umut verici bir sonuçtu. Kimimiz, şiddet paradigmalarını destekleyen, kimimiz ise şiddetsiz ütopyalarına destek bulacak sonuçlarla workshop’tan ayrıldı. Öğleden sonraki diğer workshop’lar şunlardı:
‘Yeni Toplumsal Hareketler ve Eşcinsel Hareket’ – Kaos GL
‘Feminizm ve Antimilitarizm Arasındaki Bağlantı’ -- Ellen (Norveç) ve Gülkan
‘Silah Üretimi ve Ticareti- AB, NATO ve Türkiye Arasındaki Bağlantı’ –Serdar Şen ve Guido (Hollanda)
Bu yazıyı yazan iki güzel insan, maalesef bu workshop’lara katılma fırsatını da bulamamıştır.

29 Eylül Cumartesi sabahı, iki workshop’a katılamadık. Bunlar, İAMİ’den Uğur’un, ‘Vicdani Redde İlişkin Vaka İncelemesi ve Bunun Bir Sonucu Olarak Vicdani Red Stratejisi’ adlı eğlenceli workshop’u ile Zelha ve Erkan’ın hazırladığı ‘Tahakküm Karşıtı Hareketler ve Anarşist Kültür’ adlı çalışmaydı. Katıldığımız bir etkinlik, Hollanda’dan Bart’ın ‘Vicdani Red Hakkı var mı?-Uluslararası Hukuk Sistemi ve İnsan Hakları’ çalışmasıydı. Pek heyecanlı ve eğlenceli olmasa da, bilgilendirici olduğunu söylemeli. Hollanda gibi, vicdani reddin gayet sıradan bir hak olarak ‘tanındığı’ bir ülkeden olan Bart, ülkesindeki vicdani red aktivitelerini anlattı. Profesyonel ordunun ve sivil hizmet seçeneğinin, antimilitarist hareketi gerilettiğinden ve sekteye uğrattığından; dahası militarize olmayan bir toplumda hareketin görece zorluğundan söz etti. Biz ise, Türkiye’deki gibi, farkına pek varılamayan, bir militarist sindirilmişlik içinde yaşamak zorunda olmanın açmazlarından ve uluslararası sözleşmeleri ve hukuku tanımayan bir devlet ve hükümet yapısını muhatap almanın güçlüklerinden söz ettik. Pek iyimser bir tablo değildi çizilen. Ama, biraz da buydu bize enerji ve güç veren... İşimiz zor ama, yılmamalı..

Cumartesi sabahı katıldığımız diğer bir workshop ise Hilal ve Jörg’ün hazırladığı ‘Karma Politik Gruplarda Erkek Egemenliği ve Kadınlar’ idi. Çalışmanın ilk bölümünde kadınlar ve erkekler ayrı gruplara ayrıldı. Kadın grubunda, “Karma gruplarda erkeklerin hangi davranışları, neden bizi rahatsız ediyor?” sorusu tartışılırken; erkekler ise kadınlar tarafından nasıl algılandıklarını ve erkek egemen toplumun kendi üzerlerindeki etkisi hakkında konuştular. İkinci bölümde ‘akvaryum (fishbowl)’ tekniğiyle, birinci bölümde çıkan sonuçları paylaştık. İç içe iki daire şeklinde sıralanarak kadın-erkek farklı daireler oluşturuldu. İç dairedekiler, diğer grup hakkında içlerini dökerken; dış daire grubu ise, içtekilere müdahale etmeden izledi. Sonuçta; kadınlar, en çok muzdarip oldukları konuların; erkeklerin yanında kendilerini baskı altında hissetmeleri, erkeklerin sürekli her şeye hakim bir görüntüde davranmal arı ve kadınların fikirlerine değer vermemeleri olduğunu anlattılar. Erkekler, bu ve benzeri davranışlarının gerekçesi olarak, içlerine işleyen ataerkil kültürü gösterdiler.

Cumartesi öğleden sonrasını iki ayrı workshop ile değerlendirdik. Biri ‘Fanzin ve Dergi Bizim İçin Nasıl Etkin Araçlar Olabilir?’ çalışmasıydı. Bu, İngiliz Peace News dergisinden Ippy ile Hollanda’dan Yarının Dünyası dergisin editörü Jan’ın hazırladığı bir çalışmaydı. Alternatif medyanın güvenilirliği ve çıkmazları, internetin getiri ve götürüleri gibi hemen hemen her alternatif medya üyesinin ilgili olduğu konularda görüş alışverişinde bulunduk. Diğer çalışma ‘Militarizme Karşı Stratejiler ve Antimilitarist Kampanyalar’ idi. Bu çalışmayı, Oğuz, İnci ve Hollanda’dan Guido hazırlamıştı. Guido, Türkiye’deki militarizmi iyi tanıyan bir insan. Hollanda’da bu konuda araştırmalar yapıyor. Haliyle, anlattıkları ve önerdikleri, Türkiye realitesine uygun düşebilecek bir perspektifteydi. Sonrasında, iki saat kadar, Türkiye’deki militarist koşulları ayrıntılı bir şekilde konuştuk. Yabancı katılımcıları ürpertip, dehşete düşüren bir liste ortaya çıktı. Özellikle, okullarda söylenen ‘Andımız’ı hatırlamak midemizi bulandırdı. Hala bu uygulamanın sürmesi, militarizmin içkin ve derin stratejilerinden biri olarak tanındı.

Gülkan ve Nilgün’ün ‘Semboller’ workshop’una katılamadık. Fakat, akşamki paylaşmada yaptıkları sunuş ilginçti. “Namus Belasına” şarkısını söylediler ve eklediler: ‘Bu türkü, sadece bir türkü değildir.’ Pazar günü ise ‘open space (açık alan)’ olarak ayrılmıştı. Almanya’dan Christine, bizlere kısaca açık alan etkinliğinin amaçlarını anlattı. Açık alan, workshop’larda konularını bitiremeyenler, ya da eksik buldukları bir konuyu sunmak ve tartışmak isteyenlere ayrılmış bir zaman dilimiydi. Ayrıca, açık alanın diğer bir özelliği de, insanlara, programlı workshop’lardaki uygulamanın aksine, istedikleri çalışmalara herhangi bir anda katılıp-ayrılma seçeneğinin sunulmasıydı. Bu şekilde sabit bir programa bağlı kalmanın sıkıcılığı, uyuşukluğu ve verimsizliğinden kurtulup; daha dinamik ve simültane bir workshop günü oluşturacaktık. Bu workshoplardan bazıları; ‘Tahakküm karşıtı hareketler ve anarşist kültür’, ‘Eşcinsel hareket’, ‘Barış karavanı’, ‘Türkiye’de antimilitarist kampanyalar ve stratejiler’, ‘2002 15 Mayısı WRI eylemi tasarısı’, ‘Karma politik gruplarda cinsel taciz’, ‘Antimilitarizm ve feminizm idi..

Pek fazla yeni yüz görememiş olsak da, katılımcılara verdiği enerji ve proje üretme verimi açısından oldukça yararlı bir toplantıydı. Toplantı sırasındaki en büyük lüksümüz, kulaklıklı simültane çevirinin üç dilde (Tr, İng., İsp.) sağlanmış olmasıydı. Aslına bakarsanız, bu bizim için değil, bizden önce orada toplanan WRI yıllık konsey toplantısı içindi. Nitekim, WRI konsey katılımcılarından bir kısmı, seminerlerimize de katıldı. Öte yandan, bazı workshop’larda uluslararası katılımcılar nedeniyle yabancı dil sorunu ortaya çıktı. Zaman zaman simültane çevirmenler, zaman zaman da katılımcıların gönüllü olmasıyla bu sorun giderilmeye çalışıldı.

Genel olarak, iyi düşünülmüş ve sorunsuz bir organizasyondu. Pazar akşamı, umut ve heyecan içinde otelden ayrılırken; gelecekle ilgili planlar yapmaya başlamıştık bile.

Bu dört günü bize hazırlayan arkadaşlarımıza teşekkür ediyoruz.

Bu site, Can Başkent'in 1999 yılından beri yazdığı politik, felsefi ve akademik çalışmaların (neredeyse) eksiksiz bir derlemesidir. Bu yazılar veganizmden, beden politikalarına, dijital kültürden ahlak kuramına dek birçok konuyu kapsamaktadır.

Can Başkent'e e-posta ve twitter ile ulaşabilirsiniz.

This website collects all written output of Can Başkent since 1999. It includes his political and academical articles as well as his opinion pieces on a broad variety of issues ranging from veganism to digital culture.

You can reach Can by e-mail and twitter.